Dünyada bir heyula dolaşıyor: Yapay zeka heyulası

Şimdiye dek ekonomik sistemin yüksek eğitimlileri gözeten, niteliksiz çalışanları kendi hâllerine terk eden yaklaşımı, teknolojinin gidişatına yön verdi. Bu eğilim tersine dönerken, yapay zeka insanların becerilerini tamamlayacak şekilde geliştirilebilir mi? Toplumda ve siyasette dengeleyici güçler, bu gidişata etki edebilir mi? Soli Özel, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson'un İktidar ve Terakki (Power and Progress) kitabından cevap arıyor.
Dünyada bir heyula dolaşıyor: Yapay zeka heyulası

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Malumunuzdur Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto adlı risaleleri “Avrupa’da bir heyula dolanıyor–komünizm heyulası” cümlesiyle başlar. Financial Times gazetesi yazarlarından Gillian Tett de bu yılki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarını özetlediği yazısında Stanley Kubrick’in ünlü filmi 2001: Bir Uzay Yolculuğu'nun kötü huylu yapay zekası Hal’in heyulasının Davos’un tepesinde dolandığını yazıyordu. 

Gerçekten de yapay zekanın insanlık açısından bir varoluş tehlikesi yarattığını, bilgisayarların insanları hâkimiyet altına alacağını düşünerek bundan korkanların sayısı her geçen gün artıyor. Bir dönem yalnızca mavi yakalıların işlerine musallat olan teknolojik gelişmenin şimdi beyaz yakalıların/beyin işçilerinin de istihdam imkanlarını tehdit etmesi bu korkuların daha yüksek sesle dile getirilmesine yol açıyor. Yapay zekanın gelişiminin mutlaka kontrol altına alınması gerektiği, devletlerin kamu yararına bu işe el atmalarının şart olduğu da savunuluyor. 

Kendisi de yapay zekanın gelişmesine kurduğu şirketlerle ciddi katkılar yapmış olan Mustafa Suleyman bile Gelmekte Olan Dalga (The Coming Wave) başlıklı kitabında benzer kaygıları içeriden bir ses olarak dile getiriyor. Bu teknolojinin gelişmesinin mutlaka kontrol altına alınması gerektiğini ve bunun nasıl yapılabileceğini anlatıyor. Kitabının önsözünü yapay zekaya yazdıran Suleyman, bu teknolojilerin “olağanüstü iyi şeyler yapabileceğini, gelecek neslin temiz enerjisini bulmaktan en zor tıbbi sorunlara tedavi geliştirmeye kadar pek çok meseleyi hallederek, sayısız hayatın akışını daha iyiye götürebileceğini” savunuyor. "Ancak," diye ekliyor “acilen, gelmekte olan dalganın nasıl denetleneceği ve çevreleneceği, demokratik ulus-devletin korunma mekanizmalarıyla imkanlarının nasıl muhafaza edilebileceğini bize anlatacak su geçirmez cevaplara ihtiyacımız var. Ama şu sıralar kimsenin böyle bir planı da yok.”

Bugüne dek insanların ürettikleri her teknolojiyi kontrol edebildiğini yazan Suleyman, ilk kez yapay zekanın ortaya çıkışıyla insanların teknolojiyi kontrol edemeyebileceklerini, hatta teknolojinin yarattıkları tarafından kontrol edilme tehdidiyle karşı karşıya olduklarını öne sürüyor.

Suleyman’ın kitabı türümüzün devamı için yapay zekayı kontrol altına alma çabalarının başarılı olması gerektiğinin altını çizerek bitiyor. Dünya kamuoyuna bakıldığında da yapay zekayı benimsemek isteyenlerin yüzde 30’da kaldığı, reddedenlerin ise yüzde 35’lik bir kitleyi oluşturduğu anlaşılıyor. Davos’ta ve genel olarak dünyada bu konuya kafa yoranlarda kesif şekilde hissedilen karamsarlık, Gillian Tett’in DEF toplantısında sahnede mülakat yaptığı rapçi will.i.am tarafından paylaşılmıyor. 

Bu mülakat üzerine yazdığı yazıda Tett, önce yapay zekanın istihdam üzerindeki yıkıcı etkisiyle ilgili rakamları veriyor: PwC şirketinin anketine göre şirket yöneticilerinin yüzde 25’i, sadece bu yıl üretken yapay zekanın yüzde 5’lik bir istihdam azalmasına yol açacağını düşünüyor. IMF’ye göreyse yapay zeka küresel istihdamın yüzde 40’ını değiştirecek ve bu değişikliğin etkileyeceklerinin yüzde 60’ı gelişmiş ülkelerde yaşayanlar olacak. Ve etkilenenlerin önemli bir bölümü de eğitimli seçkinlerden oluşacak. 

Rapçi will.i.am’in iyimserliğinin kaynağında da bu var. Ona göre yapay zeka “hiçbir şeyi olmayanların önündeki engelleri” neredeyse bugüne dek görülmemiş bir şekilde yıkacak, eğitimli seçkinlerin bilgi üzerindeki tekelini kıracağı için alttakilerin önünü açacak, onlara imkanlar sağlayacak. Aslında müzisyen çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Teknoloji ile iktidar arasındaki ilişkinin altını çiziyor.

İktidar ve terakki

Geçenlerde Prospect dergisi okurları tarafından bu yıl dünyanın en önemli düşünürü seçilen Daron Acemoğlu, Simon Johnson ile birlikte yazdığı İktidar ve Terakki (Power and Progress) başlıklı kitapta, teknolojiyle terakki (gelişme) ve iktidar arasındaki ilişkiyi irdeleyerek yapay zekaya dayalı teknolojinin gelişme modelini kıyasıya eleştiriyor.* “Vizyon tuzağı” diye tanımladıkları bir tehlikeye karşı da uyarıda bulunuyorlar. Buna göre “Bir vizyon bir kez egemen hâle gelince onun zincirlerini kırmak hayli zor, zira insanlar artık o vizyonun öğretilerine inanmaktadır.” Hemen her dönemde var olan bu tehlike günümüzde teknoloji devlerinin anlatısının sorgulanamaması ve alternatiflerin düşünülememesi sonucunu veriyor.  

Yazarlar bu nedenlerle iktidar boyutunu anlamadan ne “Terakki”yi—ki bu teknolojik gelişmeyi de içeriyor—ne de bölüşüm konusunu anlamanın mümkün olduğunu savunuyorlar. Tarihsel örneklerle destekledikleri tezlerine göre teknolojinin genel toplumsal refaha katkı yapması ancak toplumsal mücadeleler sonucunda mümkün olabilir.

Bu yaklaşıma göre teknolojinin üretilmesinde, kullanılışında, toplumsal fayda ve refaha katkısını değerlendirmede toplumsal iktidar ve tercihler arasındaki bağı ön plana çıkarmak gerekiyor. Teknoloji ile genel ve paylaşılan refah arasındaki ilişki kendiliğinden gerçekleşmiyor. Bu değerlendirmelerinin ışığında yazarlar AI tartışmalarının toplumsal bağlamdan soyutlanarak yapılmasına itiraz ediyorlar. Bu teknolojinin yönünü yalnızca tekelci teknoloji şirketlerinin belirlemesinin mutlaka engellenmesi gerektiğini savunuyorlar. Nitekim gerek Avrupa Birliği’nde gerekse ABD’de yapılan tartışmalar da bu doğrultuda. 

Kitabın yazarlarından Johnson’un bir mülakatta söylediği gibi: 

“AI çok yararlı bir güç hâline gelebilir. Ancak çoğu algoritma mümkün olduğunca çok insanı işinden edecek şekilde yaratılıyor. Bu da yanlış bir yaklaşım. Teknolojinin gelişmeye yol açması için makineleri insanlara yararlı hâle getirmesi gerekir, onları devreden çıkarması değil. Önceki dönemlerde de otomasyon vardı ama onun yanında insanların yapacakları yeni işler ve toplumda da dengeleyici güçler vardı.” 

Kitabın en önemli savlarından birisi de şu: Toplumda insanın işlevselliğini, ona sağlanan iş imkanlarını kısıtlamayacak, makineleşmeyi ve otomasyonu hedef hâline getirmeyecek bir teknoloji kullanımı seçeneği aslında var. Yapılması gereken de buna odaklanmak. Zira insanların sahip olduğu ve üretim sürecinde, iş ilişkilerinde kullanabilecekleri becerilerin makinelerce ya da yapay zeka tarafından aynen sergilenebilmesi mümkün değil.

Devletlerin büyük teknoloji şirketlerini denetlemelerinin ve kontrol altına almalarının gerekliliği siyasetçilerce de kabul görüyor. Teknolojik sıçramanın yönünün, AI teknolojisinin kullanılacağı alanların belirlenmesinin yalnızca piyasa mekanizmasına ve piyasaları kontrol etme gücüne sahip aktörlere bırakılamayacağından yola çıkarak siyasi gündem şekilleniyor. Tam da bu nedenle yazarlar “Teknolojinin nasıl kullanıldığı her zaman iktidar sahiplerinin vizyon ve çıkarlarıyla iç içe geçmiştir” mesajını kitapta sık sık tekrarlıyorlar.  

Geçmişten bugüne teknoloji, terakki ve bölüşüm

Her ne kadar kitap odağına teknolojiyi alıyorsa da piyasaya çıktığı günden beri büyük ilgi çekmesinin ve genelde olumlu eleştiriler almasının önemli sebeplerinden birisi teknoloji konusu etrafında günümüzün önemli gündem maddelerine değinerek analize bunları da dahil etmesi. Bunlar arasında küreselleşmenin geleceği, gelir eşitsizlikleri, AI'ın devletlere sağladığı geniş gözetim ve denetim yani baskı imkanları, büyük teknoloji şirketlerinin bedava veri toplayarak elde ettikleri gücü kötüye kullanabilmesi ve kısıtlı sayıda bireyi zengin etmesi var. 

Teknolojinin bu şekilde kullanılması, gelir eşitsizlikleri ve istihdam imkanlarının gene teknoloji nedeniyle daralması nedeniyle demokrasileri zayıflatan, popülist otoriter liderleri ön plana çıkaran bir etki yapıyor. Yazarlara göre bugünkü kullanımıyla “AI'In gidişatı ne ekonomi ne de demokrasi açısından olumlu ve maalesef bu iki sorun birbirilerini besliyor da.”  

Yazarlar teknoloji ile gelişme arasındaki bağın otomatik olmadığını savunuyorlar. Vardıkları sonuca göre herhangi bir dönemde teknolojide büyük sıçramalar yaşanması genel refahın artmasına katkıda bulunmuyor. Bu yönde bir gelişme ancak toplumda karşı denge oluşturacak güçler şekillendiğinde ve bunlar örgütlendiğinde 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren mümkün oluyor. 

Üzerinde yeterince durmasalar da uluslararası konjonktürün paylaşılan refahın artmasında ciddi bir rolü bulunuyor. 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sömürgeci emperyalizm buna katkıda bulunurken dünya tarihinde bölüşümün en adaletli olduğu, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık 30 yıllık dönemde de etken olan unsur Sovyetler Birliği’nin varlığı ve Soğuk Savaş bağlamıydı.  

Gerçekten de Fransızların “30 muhteşem yıl” diye andıkları 1945-1975 arası, 19. yüzyıl sonunda başlamış ve çok ciddi verimlilik artışlarına yol açmış teknolojik gelişmelerin hızlandığı, istihdam olanaklarının da arttığı bir dönem. Aynı zamanda çalışan kesimin üretilen değerden de yüzde 70’lere varan oranda pay alabildiği yıllar bunlar. Alternatif bir ekonomik sistemin varlığı ve gelişmiş ülkelerde çalışan kesimlerin örgütlülüğü sayesinde kurulan dengeler, bölüşümde böyle bir sonuca varılmasını sağlıyor. 

Yazarlara göre, temelleri 20. yüzyılın başlarında atılan iki gelişme savaş sonrasındaki yapıyı tanımladı: “Birincisi, yeni teknolojinin yönünün yalnızca otomasyon yoluyla maliyetleri düşürmekle kalmayıp pek çok yeni görev, ürün ve fırsat yaratmasıydı. İkincisi ise, işçilerin dengeleyici gücünü ve devletin düzenleyiciliğini teşvik eden kurumsal yapıydı.” 

Ücretlerin bazen verimlilik oranları üzerinde arttığı, düşük niteliklilerin ya da az eğitimlilerin kolayca iş bulabildiği, otomasyon nedeniyle yok olan işlerin yerine kısa sürede yenilerinin ortaya çıktığı, gelir dağılımının düzelip, yüksek öğretimin geniş kitlelere açıldığı bu “paylaşılan refah” döneminin paradigması 1970’lerde zayıflamaya başladı. 1973 yılındaki Arap-İsrail savaşı akabinde petrol fiyatlarının dörde katlanması, gelişmiş Batı ekonomilerindeki krizi derinleştirince alternatif bir model daha gür sesle savunulmaya başlandı. Eşitlikçi bölüşüm yaklaşımından pek hazzetmeyen alternatif modelin, teknolojiden beklentileri ve teknolojiyi kullanma şekli de 1980’lerden günümüze kadar gelen ekonomik modelin temel taşlarından birisini oluşturdu.

Yeni vizyon, yapay zeka ve olası sonuçları

1970’lere gelindiğinde şirketlerin yegane sorumluluğunun kârları en yüksek düzeye çıkarmak ve hissedarların varlıklarını korumak olduğu tezi, güçlü ve etkili odaklarca da desteklendiğinden, yaygın kabul görmeye başladı. Bu bağlamda, dijital teknolojiler otomasyonu ve niteliksiz işgücünü devreden çıkarmayı kolaylaştıracak şekilde gelişti. 1970’lerin başında teknoloji önderlerince ortaya atılan ve filizlenmeye başlamış yaklaşımlar, farklı gelişme yolları terk edildi. Acemoğlu ve Johnson açısından sorunlu sayılması gereken otomasyonun kendisi değil otomasyonu ön plana çıkaran ve çalışanlara yeni iş kolları yaratmayan teknoloji portföyü. 

Teknolojinin seçtiği ya da ona seçtirilen yol, ekonomik sistemin yüksek eğitimlileri gözeten, düşük eğitimlileri ya da niteliksiz çalışanları kendi hâllerine terk eden bir şekilde gelişmesine yol açtı. Yazarlar bunun yarattığı sosyal sorunların özellikle ABD’de derin bir kriz yarattığını ve Trumpçılığın köklerini de burada aramak gerektiğini düşünüyorlar. Batı Avrupa ülkeleri daha az tahripkar şekilde de olsa benzer bir süreçten geçti. Acemoğlu ve Johnson’a göre 1980’lerde kendini iyice hissettiren “Teknolojinin eğilimi kesinlikle bir tercihti ve toplumsal olarak yapılandırılmıştı. Bunun ardından teknoloji vizyonerleri toplumu yeniden şekillendirmek için Yapay Zeka adlı oyuncağı bulunca, işler ekonomik, toplumsal ve siyasal açılardan daha da kötüye gitmeye başladı.”   

Yazarlar, “tüm uygunsuz teknolojilerin anası” diye tanımladıkları AI'ın kendisine değilse bile işlenişine, pazarlanışına ve kullanılışına son derece olumsuz yaklaşıyorlar ve eleştirileri de hayli sert. 

“(AI) fikirler üzerinde yükselen bir vizyon. Ne var ki teknolojiyi otomasyon ve gözetim yönünde geliştiren seçkinleri zenginleştirip, iktidarlarını artırdığı için daha fazla destek görüyor. (…) Maalesef AI'ın üzerinde mutabık kalınmış bir tanımı da yok (…) Ancak çağdaş makine zekasının tam tanımı ne olursa olsun hayatımızın her safhasında yeni dijital algoritmaların uygulandığına şüphe yok.” 

Bu teknoloji insanların rutin işlevlerini yerine getirebileceği için giderek daha yaygın şekilde kullanılıyor ve aslında verimliliği artırmadığı ve daha önceki dönemdekine benzer şekilde yeni iş alanları açacak şekilde kullanılmadığı için emeğin baskılanmasına yol açıyor. Yazarlara göre toplumsal açıdan sorunlu olan bu durum aslında bir yanılgıyı da gizliyor zira, “Türümüzün yaptığı işlerin çoğu bir nebze de olsa sorun çözme içerir ve ancak küçük bir kısmı rutindir. Yeni durumlar ve sorunlarla uğraşırken geçmiş deneylerimizden ve bilgimizden yararlanarak ürettiğimiz çareler buluruz. Bizi çevreleyen ortam değiştikçe esneklik becerimizi devreye sokarız.” 

AI’ın bunu yapabilmesi ise mümkün değil.

Yazarlara göre AI şu güne dek sadece şöyle böyle bir otomasyon (so-so automation) getirdi. Yani çalışanları işsiz bırakırken verimliliğe pek katkı sağlamadı. İnsanların ve toplulukların yaratıcı, sorun çözücü niteliklerinin AI lehine bir kenara atılmasının sebebini de yazarlar teknoloji seçkinlerinin kibirli tavrının bir ürünü olarak görüyorlar: “İnsanların yaratıcılığı ve farklı durumlara uyum sağlayabilmeleri modern ekonomi açısından hiç de önemsiz değil ancak teknoloji odaklı seçkinler bunu görmezden gelmeyi yeğliyorlar.” Halbuki, “İnsan zekası gücünü duruma uyma ve toplumsal olmaktan alıyor: Ortamı kavramak ve bireylerin onun çıkardığı zorluklara başarıyla karşılık verme ve bu şekilde değişen şartlara kolayca uyum sağlama becerisi” insan zekasını farklı kılıyor. 

Körü körüne bir otomasyon sevdasının yanı sıra AI sayesinde sürekli bir gözetim rejimi de kuruluyor. Önceleri mavi yakalılar üzerinde üretim alanında başlayan bu eğilim giderek beyaz yakalıları da kapsayacak şekilde yayılıyor. Herkesin her saniye işiyle uğraştığından emin olmak için yoğunlaşan bu eğilim bazı durumlarda, ancak insanların anlayabileceği esneklik gerekliliğini ortadan kaldırdığı için aslında çalışma ortamını zehirliyor ve verimsizleştiriyor. COVID sırasında genelleşen evden çalışma eğiliminin salgın geçtikten sonra da çalışanlarca tercih edilmesine bir de bu yönden bakmak gerekecektir herhalde. 

İnsanla tamamlanan teknolojiler

Varılan bu yolun mukadder olmadığını savunan yazarlar “Dijital teknolojiler insanlara yardımcı olmak ve onların becerilerini tamamlamaya yöneltildiğinde sonuçlar daha iyi olabiliyordu ve oldu” diye yazıyorlar. “Makine Yararlılığı” adını verdikleri bu yaklaşıma göre, makineler ve algoritmalar öncelikle halen yaptıkları işlerde çalışanların verimliliğini yükseltebilir. İnsan odaklı makine tasarımları insanlara uygun ve onların kullanımını kolaylaştıracak tasarımlara öncelik verilmesi verimliliği artırıyor.  

Ne var ki bu tür bir rota değişikliğine şirketlerin para harcamak istemediklerini de düşünerek, şu kötümser notla bu konuyu kapatıyorlar: “İnsanları tamamlayan makineler hedefleri masraf kısmak olan kuruluşlar açısından pek cazip bulunmuyor.” Ancak bu da çeşitli teşvik siyasetleriyle değiştirilemeyecek bir durum değil. Teknoloji aslında buna cevaz veriyor. 

Bugüne dek dijital teknolojilerin kullanımı ve AI genelde az eğitimli, düşük becerili, mavi yakalı kategorisindeki işleri devreden çıkardı ya da o sektörlerdeki ücretleri düşürecek baskıyı kurdu. Son zamanlarda AI konusundaki yükselen telaşın önemli bir nedeni, sıranın yüksek eğitimli kişilerin çalıştığı beyaz yakalı işkollarına da geleceği korkusu. Avukatlar, gazeteciler, öğretmenler/akademisyenler ve benzerleri gibi bugüne dek dijital teknolojilerin uygulamalarından yararlanan eğitimli kesimlerin işleri ilk kez bu denli ciddi bir tehdit altında. 

Daha öncekilere göre seslerini çıkarma imkanlarının daha geniş olması ve bir toplumsal itirazı örgütleyebilme kapasiteleri teknolojinin sürekli ve daha fazla otomasyon yönünde gitmesini engelleyebilir. Acemoğlu ve Johnson bu konuda çok iyimser değiller zira halen egemen olan söylemin büyük teknoloji şirketlerinin çıkarlarına uygun bir formülü yansıttığını düşünüyorlar. Böyle bir durumda da “Eğer herkes AI teknolojilerinin gerekli olduğuna ikna olursa, şirketler de üretimi örgütlemek için alternatif ve daha yararlı yollar mevcut olsa da AI'a yatırım yapacaktır.” 

Süreç bu şekilde gelişirse demokrasilerin temel direğini oluşturan orta sınıfların göreli yoksullaşması devreye girecektir, ki tarihsel olarak böyle zamanlar otoriterliğin de yükseldiği zamanlardır.    

Demokrasi nasıl kurtulur?

Kitabın en kötümser bölümlerinden birisi “Demokrasi Kırılıyor” başlığını taşıyor. İnternetin ve daha sonra sosyal medyanın bir dönem demokratik hareketleri güçlendiren, toplumların çürümüş rejimlere karşı koyuşunu kolaylaştıran ortamlar olduğunu hatırlattıktan sonra yazarlar, bugünkü durumu şöyle özetliyorlar: 

“Bize göre dijital teknolojilerin ve AI'ın siyaset ve toplumsal söylem üzerindeki zararlı etkisi kaçınılmaz değildi ve bu teknolojilerin geliştirilme tercihinin sonucuydu. Bu dijital araçların başlıca işlevi muazzam veri toplama ve işleme olarak belirlenince gözetim ve manipülasyon meraklısı devletlerin ve şirketlerin elinde güçlü araçlar hâline geldiler. Halklar güç yitirdikçe, tepeden denetim hem otoriter hem de demokratik ülkelerde yoğunlaştı, kullanıcıların etkileşimini ve öfkesini maksimize edip paraya çeviren iş modelleri de çığ gibi çoğaldı.”

Bu teknolojileri kendi toplumunu en etkili şekilde kontrol etmek, dünyadan haber alamaz hâle getirmek ve beyin yıkama düzeyinde eğitmek konusunda da Çin Halk Cumhuriyeti başı çekti. İran ve Rusya da bu konularda Çin’den özellikle sansür konusunda geri kalmadılar. Ancak yazarlar “dijital araçların muhalif gruplara karşı kullanılmasının diktatörlüklerle sınırlı olmadığını" da kayda geçiriyorlar.

Bu verilerden dolayı yazarlar son dönemin gözde sloganı “Demokrasi karanlıkta ölür” cümlesine bir ekleme yapmışlar: “Aynı zamanda modern AI'ın projektörü altında mücadele etmek zorunda kalır.” Aslında dijital teknoloji ne demokratik ne de anti-demokratiktir. Teknolojinin nasıl kullanılacağıyla ilgili kararlar ve tercihler bunun işlevini tanımlar. Teknoloji şirketlerinin tüm güçlerini kişisel veri toplamaya adamaları, bundan gelir elde etmelerinin onları sevk ettiği yön otoriterliği besledi. 

Otoriterleşmeyi ve devletlerin vatandaşları gözetim altında tutmasını kolaylaştıran bu gelişmelerin yanı sıra sosyal medya devlerinin tekelci güçleri ve benimsedikleri iş yapma modeli de demokratik toplumlarda güven erozyonunu hızlandırarak demokrasilerin krize girmesine, demagogların yükselmesine imkan sağladı. 

Acemoğlu ve Johnson açısından “İçinde bulunulan durumun trajedisi AI'ın demokrasiye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda onu zayıflatması. Dijital teknolojilerin yönü değiştirilmediği taktirde bunlar eşitsizliği derinleştirecek ve çalışan kesimlerin önemli bir kısmını hem Batı’da hem de dünyanın başka yerlerinde marjinalleştirecek.”

Bunca eleştirinin ardından yazarlar son bölümde önümüzdeki dönemde bu gidişatı yavaşlatacağını, hatta geriye döndüreceğini düşündükleri bazı önerilerini paylaşıyorlar. Bölümün başına koydukları, daha sonra ABD’nin en saygın Yüksek Mahkeme üyelerinden birisi olacak avukat Louis Brandise’tan yaptıkları alıntı bir bakıma kendi savunmaları da: “Dünyada yapmaya değer şeylerin çoğu gerçekleşmeden önce yapılması imkansız diye tanımlanmıştı.”

Yazarların bugünün şartlarında bir kısmı ütopik diye görülebilecek, diğer kısmı ise geçmiş dönemlerin sosyal demokrat uygulamalarından esinlenen düşünceleri var. Geçmişte olduğu gibi toplumda ve siyasette dengeleyici güçlerin yeniden sahne almasını, çalışan kesimin haklarını daha örgütlü şekilde savunabilmesini olumlu gelişmeler olarak görüyorlar. Yaklaşımlarını en özlü şekilde şöyle özetliyorlar diyebiliriz: Yapılması gereken “devlet politikalarıyla şekillenen, yapıcı bir söylemle desteklenen bir kurumsal yapı ve teşvik sistemi, özel sektörü aşırı otomasyon ve gözetimden caydıracak ve çalışanlara daha dost teknolojilere yöneltecek önlemler.” 

Demokratik bir siyaset ortamı ve sosyal medya tarafından zehirlenmemiş bir tartışma alanı ise böyle bir yöne gidilebilmesi için olmazsa olmaz şartlardır.

•⁠  ⁠Dipnot: Kitap, Doğan Kitap tarafından İktidar ve Teknoloji başlığıyla Türkçe yayımlandı. Ben teknoloji yerine "Terakki" kelimesinin korunmasından yanaydım. Metinden alıntıların tercümeleri de bana aittir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Soli Özel

Akademisyen. Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim görevlisi.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak