
Çocukluğumda bir kalp hastalığından mustariptim. Sanıyorum ilk olarak, ben altı yaşındayken ortaya çıktı. Şirvan’dan Batman’a gidecektik ve gitmeye birkaç dakika kala kalbimde büyük bir acı hissettim. Ancak pencereden baktığımda, bizimkilerin arabaya binip yola çıkacağını gördüm ve ağrıyı bir anlığına unutarak, hareket eden arabanın kapısını açıp içeri daldım.
Olaydan bir sene kadar sonra ise, kardiyoloji doktorunun dediğine göre kalp kapakçıklarımda kemikleşme vardı. Penador adında ağır mı ağır, kâbuslarıma giren bir iğne tedavisi görürken, bir yandan o dönem reklamlarda “kalp dostu” olarak tanıtılan Becel ve Sana marka margarinleri de hafta sonu kahvaltılarında vişne reçeliyle birlikte bol bol tüketiyordum. Aynı dönem beslenme kutumda, haftada en az iki ya da üç kez, margarin sürülmüş ekmek bulunuyordu. Ancak şaşırtıcıdır, öğretmenler de dönen “margarin sağlıklıdır” temalı reklamlara kanmış olacaktı ki, bunları tüketmemem için bir uyarıda bulunmuyorlardı. Burada hem bireysel, hem de yönetimsel bir eksiklik söz konusu diye düşünüyorum şimdi dönüp baktığımda. Milli Eğitim Bakanlığı neden buna yönelik bir eğitim başlatmamıştı? Veyahut, öğretmenler neden beslenme üzerine kendilerini eğitmiyordu? Tükettiklerimin sağlıksız olduğunu ben henüz dünyadaki ilk 10 senemde nasıl bilebilirdim ki?
Not: Okul beslenme programları hakkında ele aldığım bir derlemem var, belki önümüzdeki haftalarda tekrardan burada yayınlayabilirim.
Görsel: Her Şeyin Eskisi
Türkiye’de Unilever ve Margarin
Unilever’ın Türkiye faaliyetleri 1950’li yıllara kadar gidiyor. Üretime başladığı tarihten beridir de en büyük margarin (nebati yağ) üreticilerinden biri. Devletin getirdiği kısıtlamalar nedeniyle, birkaç sene boyunca margarinle birlikte temizlik ürünleri harici bir üretim yapamadığından, ürün çeşitliliğine gidemiyordu.
Unilever, 1953 yılında İş Bankası ile sermaye ortaklığına giderek, bir zamanların ünlü Vita ve Sana margarinlerinin üretimine başladı. Tereyağı ve zeytinyağına nazaran epey ucuz olan bu ürünler, büyük pazarlama ve reklam kampanyaları ile birlikte kısa bir sürede tüketici tabanına yayıldı. En üst kesimden, en alt kesime kadar herkes margarin tüketiyordu.
70’lere gelindiğinde artık her yerdeydiler. 80’li yıllarda ise çeşitlendirmelere gidilerek, yağı azaltılmış süt ürünleri ve “light” margarinler pazara sunuldu. Sırasıyla da dondurma, çay, dondurulmuş gıda ürünleri devreye girdi.
Görsel: Grafika
2000’li yıllara doğru Komili’nin devralınmasıyla birlikte, zeytinyağı üretimine de başlandı. Tabi bu sırada markanın güven veren isminden faydalanarak, daha yüksek kesimlere hitap eden aromalı zeytinyağı üretiminden de geri kalınmadı.
Görüldüğü gibi, Unilever’ın Türkiye pazarına yayılması uzun bir süreç. Tabi buradaki bir neden de, 80’li yıllar itibariyle ülkenin hızlı bir biçimde küresel pazara açılması.
Çokuluslu şirketler bu yıllarda –aslında hâlen– direkt olarak sıfırdan bir marka yaratımı yerine, hâli hazırda var olan tanınmış yerli sermaye markalarıyla ortaklığa gidiyor, böylelikle hem riskleri paylaşıyor hem de pazara atlamadan önce suyu test etmiş oluyordu. Bu ortaklıklar sayesinde yerli firmalarla bir yandan da rekabet etmek zorunda kalınmıyordu, ayrıca bir “kazan-kazan” durumu da söz konusuydu. Yerli firmalar için kârlı olan, çokuluslu şirketlerin ARGE faaliyetlerinden yararlanabiliyor oluşuydu. Bu konuda Mis Süt’ün Nestle ile ortaklığa gitmesi üzerine 1997’de konuşan Mis Süt CEO’su Hilmi Güvenal’a göre Nestle, şirkete paha biçilemez bir kaynağı, yani yıllardır sürdürdüğü ARGE tecrübesini şirkete açıyordu.
Görsel: Peramezat
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




