
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Gelecekte üretilecek elektrikli araçların enerji ihtiyacının büyük bir bölümüne karşılık gelen ham metal rezervleri Pasifik Okyanusu'nun diplerinde, özellikle Hawaii ve Meksika arasındaki bölümde yatıyor. Yani okyanusun derinliklerinde dünyanın enerji tarihinde yeni bir sayfa açacak potansiyele sahip olan ve henüz hiç el değmemiş muazzam boyutlarda maden yatakları var.
Siyah renkte, büyük patates boyutlarında taşlar düşünün. Bu taşlar (nodüller, maden parçacıkları) manganez, kobalt ve nikel gibi değerli metaller açısından çok zengin. Bu taşların, köpek balığı dişi gibi organik materyallerin zaman içinde okyanustaki diğer bileşenlerle etkileşimi sonucu milyonlarca yılda oluştuğu söyleniyor. Tahmin edebileceğimiz gibi bu siyah taşlar bir yandan büyük bir zenginliğe, muazzam bir potansiyele işaret ediyor, bir yandan da devasa sorunlara ve risklere.
Bu taşları okyanusun dibinden büyük ölçeklerde çıkartmaya çalışmak ne derecede güvenli? Madenciliğin okyanusların dibine kadar genişlemesi anlamına gelecek bu tür girişimlerin içerdiği riskler var mı? Uluslararası sularda bulunduğu için insanlığın ortak malı/mirası olarak değerlendirilmesi gereken bu taşların pratikte mülkiyeti kime ait? İşlendiği takdirde ortaya çıkacak gelir nasıl paylaşılacak? Arama, tarama faaliyetlerini ve sonrasında işleme ve ticari süreçleri kim, hangi kurumlar yürütecek ve yönlendirecek? Bütün bunlar teknik olduğu kadar dünyadaki ekonomik ve siyasi dengelerle yakından ilişkili siyasi ve toplumsal sorular.
Daha önce de Zappa Zamanlar’da bahsettiğimiz New York Times’ın Daily başlıklı podcast serisinin “Promise and Peril at the Bottom of the Sea” (Denizin Dibindeki Umut ve Tehlike) başlıklı bölümü bu zor soruları gündeme getiren ve onlara yanıt arayan çok faydalı bir kaynak. Program büyük ölçüde gazetenin en tecrübeli muhabirlerinden olan üç Pulitzer ödüllü Eric Lipton’ın konuyla ilgili araştırmasına dayanıyor. Lipton bu araştırma için bilim insanlarıyla, Birleşmiş Milletler yetkilileriyle ve bu nodüllerin istihracıyla (çıkartılmasıyla) ilgili girişimlerin başını çeken Avustralyalı The Metals Company isimli maden şirketinin CEO’su Gerard Barron’la konuşmuş.
Bilim insanlarına göre okyanusların madenciliğe açılmasının sonuçlarını, özellikle de ekolojik maliyetlerini, bugünden öngörebilmemiz imkânsız. Lipton’ın sözleriyle:
"Pasifik'in dibi hakkında, ayın yüzeyi hakkında bildiklerimizden daha az şey biliyoruz. Bu nodüllerin içinde ve çevresinde yaşayan, çoğunu daha önce hiç görmediğimiz balık, karides gibi canlılar ve her türlü mikrop ve başka şeyler var.
Ve konuştuğum bilim insanları, orada karşılaştıkları türlerin yüzde 90'ının henüz sınıflandırılmadığını tahmin ediyorlar. Başka bir deyişle, bu türlerin orada olduklarını biliyorlar ama ne olduklarını bilmiyorlar. Bu bilim insanları, madenciliğin bu nodüller üzerinde ne tür bir etkisi olacağını anlamaya başlayabilmek için çevresel verileri topluyor ve inceliyorlar."
Fakat Lipton şunu da ekliyor:
"Bu nodüller olmadan, yaşayamayacak birçok organizma var. Dahası, bu nodülleri çıkartırken kaçınılmaz olarak deniz tabanında yüzlerce metre ilerleyebilen tortu bulutları üretirsiniz. Bu tortu bulutlarının diğer okyanus yaşamına nasıl zarar verebileceğini henüz bilemiyoruz. Dolayısıyla, pek çok araştırma ve tartışma bu etkinin nasıl ölçüleceği ve en aza indirileceği üzerinde yoğunlaşıyor."
Okyanusun altındaki siyah nodüllerin (kendilerinden önce) su yüzüne çıkardığı ekonomik ve politik sorular da en az ekolojik sorular kadar dünyadaki mevcut dengesizliklere ve sorunlu alanlara ışık tutar nitelikte.
Birleşmiş Milletler okyanusların altındaki madenlerle ilgili ekonomik ve siyasi süreçleri kontrol edebilmek ve daha yoksul ülkelerin bu süreçlerden dışlanmasını engelleyebilmek için 1982’de Uluslararası Denizyatağı Teşkilatı’nı (International Seabed Authority) kurmuş ve bu kurumu 100 milyon mil karelik bir alan üzerinde (bu rakam dünya yüzeyinin yarısına tekabül ediyor!) yetkilendirmiş. Bu gelişmenin arkasında yatan ana neden, 1960’lar ve sonrasında zengin ülkelerin başta Pasifik olmak üzere okyanuslarda maden arama, tarama ve haritalandırma girişimlerini arttırması. Merkezi Jamaica’da olan bu kurum vasıtasıyla BM yoksul ülkelerin de uluslararası sulardaki metallerden eşit derecede yararlanabilmesini güvence altına almak için maden zengini okyanus dibi alanlarının önemli bir bölümünü yoksul ülkeler adına rezerve etmiş. Bu metallerin çevre-dostu yöntemlerle araştırılmasını ve çıkartılmasını sağlamak yine bu teşkilatın sorumluluğu olarak belirlenmiş.
Ama gelin görün ki çevre dostu ve küresel adaleti amaçlayan iyi niyetlerle yapılan bu girişim yıllar içerisinde bütçesizlikten iş göremez hâle gelmiş ve Uluslararası Denizyatağı Teşkilatı misyonuna uygun icraatlarda bulunabilmek için 2000’lerde çareyi piyasa ve sermaye güçlerine açılmakta bulmuş. Bizim Lipton’ın anlattıklarından anladığımıza göre, bu durumun kuzunun hayatını kurtarmak için onu kurdun önüne atmaktan pek farklı olmadığı kısa sürede ortaya çıkmış. Teşkilatın denizaltındaki maden rezervlerinin konumuyla ilgili gizli tutulması gereken bilgileri Avustralyalı The Metals Company’le paylaşmasından sonra bu şirket arama ve maden çıkarma çalışmalarını hızlandırmış.
The Metals Company okyanus altında maden arama ve çıkarma çalışmalarına başlayabilmek için öncelikle mevcut düzenlemelere uygun olarak iki yoksul ülkenin bu yönde rızasını ve sponsorluğunu almayı ihmal etmemiş. Bunlar Pasifik’teki iki küçük ada ülkesi: Tonga ve Nauru. Nauru’nun toplam nüfusu 11,000, Tonga’nınki 110,000 civarında. Tonga’dan bir temsilci Lipton’a yapılan anlaşmayla nodüllerin tonu için 2 dolar alacaklarını beyan etmiş. Bu miktarın piyasa değeri ise 700-800 dolar civarında. Yani Tonga’nın bu nodüllerin çıkartılmasından alacağı pay, toplam değerin yüzde 1’inin yarısından bile az. Bütün bu ayrıntılardan belki de en trajiği, Avustralyalı şirketin kendisine sponsor olarak bulduğu Nauru’nun bağımsızlığını 1968’de kazanan eski bir Avustralya sömürgesi olması.
The Metals Company’nin 2024’te okyanus dibinden nodül çıkarmaya başlamayı hedeflediğini not edelim ve tekrar Eric Lipton’a kulak verelim:
"Neredeyse bir asırdır, gücün ve paranın kısmen petrole erişimle tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Ama şimdi güç ve para, en azından yine kısmen, bu deniz nodülleri gibi metallere erişimle tanımlanacak. Muhtemelen The Metals Company veya International Seabed Authority'yi hiç duymamış birçok insan var. Bunların başındaki Gerard Barron'u ya da Michael Lodge'u çok az insan biliyor. Ama bunlar arka planda durmadan bu konularda çalışan insanlar. Ve bu yeni dünyada güç simsarları olarak ortaya çıkmaya hazırlanıyorlar.
Yani deniz dibi madenciliğinin hikâyesi, yaşadığımız bu dönüşümün sadece bir bölümü. Ama mesele arabanızı doldurduğunuz yakıttan çok daha fazlası. Olaylar nasıl gelişirse gelişsin, önümüzdeki on yıllarda bunların sonuçlarıyla yaşayacağız."
Kısacası, güncel gelişmelere bakınca sermayenin, piyasaların önümüzdeki yeni hedefinin denizler olduğu ortada. Dünya yüzeyinin yüzde 70’i sularla kaplı. Kıyı bölgelerde yaşayan halklar dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturuyor. Denizler dünyadaki canlıların çok büyük bir bölümüne ev sahipliği yapıyor. Soluduğumuz oksijenin önemli bir bölümü denizlerden geliyor. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığımız durumun içerdiği ekolojik, toplumsal ve ekonomik riskleri görmemek imkânsız. Denizlerin özelleştirilmesi ve mavi müşterekleri (denizlerden kaynaklanan, denizlerde yaşayan, denizlerle varolan insanlığın ortak değerlerini) tehdit eden süreçlerle ilgili geçtiğimiz yaz Guy Standing’in yeni bir kitabı yayımlandı: The Blue Commons: Rescuing the Economy of the Sea (Mavi Müşterekler: Denizin Ekonomisini Kurtarmak).

Guy Standing daha önce emeğin kırılganlaşması (prekarite) ve vatandaşlık geliri üzerine yaptığı çalışmalarla iyi tanıdığımız, sosyal politika, kalkınma ve emek çalışmaları alanlarına çok önemli katkılar yapmış bir isim. Standing yeni kitabında ulusal ve uluslararası sularda yaşanan özelleşme ve metalaşma süreçlerine paralel olarak devasa endüstriyel boyutlar kazanan balıkçılık ve madencilik gibi faaliyetlere odaklanıyor. Bu sürecin içerdiği muazzam beşeri, toplumsal ve çevresel maliyetlerin altını çiziyor.
“Deniz kaynaklarının yok edilmesini ve tükenmesini durdurmanın ve bu yıkımı tersine çevirmenin tek yolu, herkesin yararına, yaşamları ve geçim kaynakları denize bağlı olanlar tarafından yönetilen bir müşterek olarak deniz etosunu yeniden canlandırmak. Yalnızca sıradan insanlar, deniz manzarasını korumak ve denizlerin kaynaklarını sürdürülebilir bir şekilde kullanmak konusunda somut ve duygusal bir çıkara sahiptir.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Havayı değiştirenler, okyanusta madencilik yapanlar ve sıra dışı bir yazar
20 Kas 2022

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




