Evden çalışma hayatı

(Görsel: Christina, Unsplash üzerinden)
Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ve COVID-19 gibi küresel çapta etki eden bir salgın nedeniyle hem sosyal hayatlarımız hem de çalışma koşullarımız geri döndürülmesi zor bir şekilde değişime uğradı. Salgın sürecinde, daha önceleri diğer ülkelerdeki uygulamalarını bazen hayranlıkla dinlediğimiz evden çalışma (home office) kavramı birçok iş alanında uygulanarak hayatlarımıza girdi. Ancak söz konusu uygulamanın birçok iyi özelliğinin yanı sıra, olumsuz özelliklerinden de bahsetmek mümkün. Bu olumsuzlukların en önemli göstergelerinden biri çalışanların yedi gün yirmi dört saat (7/24) çevrimiçi ulaşılabilir olmak zorunda olmaları. Gerek özel yaşantılarımızda gerek çalışma hayatında sürekli ulaşılabilir olma durumu çalışanların boş zaman kavramının yok olmasına ve sosyal hayatlarının sekteye uğramasına neden olmaktadır.
Evden Çalışma kavramı yetmişli yıllarda post-fordizm ile esnek üretim anlayışının bir sonucu olarak hayatımıza girdi. Bu kavramı tanım olarak ifade etmemiz gerekirse; tele-çalışma (bilgisayar ve telefonla işini evden yönetme) tanımını da kapsayacak biçimde, "kişinin ev yaşamını veya dilediği herhangi bir konumdan gerekli araçların yardımıyla çalışabilme özgürlüğünü" ifade etmektedir.
Öte yandan günümüz şartlarında bu özgürlük, esnek çalışma anlayışı ile birlikte normal çalışma süresinin yaklaşık iki katına çıkmasına ve 7/24 ulaşılabilir yeni tipte bir çalışan sınıfını ortaya çıkarmıştır. Bu süreç kişilerin boş zaman algısına zarar vermiş ve işverenlerin çalışanlar üzerindeki etkisini ise pekiştirmiştir. Neticede çalışanlar iş ve özel yaşamlarını bir bütün olarak görmeye ve özel yaşamlarından büyük bir kısmı çalışma yaşamlarına dâhil etmektedirler.
Yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda, katılımcılar iş ve boş zaman arasındaki keskin sınırların yok olduğunu; boş zamanlarında bile işle alakalı araştırmalar yaptıklarını belirtmişlerdir. Yine bu süreçte çalışma yaşamında yasal bir hak olarak tanımlanan öğle yemeği ve dinlenme aralarının da ortadan kalktığını belirtmişlerdir. Bu durum neticesinde çalışanlar sürekli çalışma hali içerisinde olmaları sebebiyle sosyal ve çalışma hayatlarında iletişim becerilerinde azalmalar gözlemlenmiştir. Dolayısıyla birçok çalışan bu süreçte depresyon belirtileri gösterebilmektedir. Öte yandan böylesi haksız çalışma koşulları ile sürekli çevrimiçi olma ve iş yapar halde olma durumu çalışanların verimliliğini de etkilemektedir.
Sonuç olarak, çalışma yaşamında yaşanılan bu dönüşüm doğrultusunda yasal zemini oluşturma arayışı henüz devam etmektedir. Bu nedenle, uygulanan prosedürler şirket bazında değişiklik göstermektedir. Yine işverenler, bu süreçte dijitalleşme vurgusu yaparak, 7/24 yaşayan çevrimiçi bireyler oluşturmaya devam etmektedirler. Ancak söz konusu süreç hem çalışanların verimliliğine, hem de sosyal becerilerine olumsuz yansımaktadır. Oysa ki, çalışma zamanı ve özel zaman arasındaki çizgiyi bulanık hale getirmemek için hassas bir denge gerekmektedir. İşverenlerin, çalışanların mutluluğunu ve verimliliğini arttırmak için güçlü bir ekip iletişimi kurmaları ve buna uygun adımlar atmaları söz konusu dengenin kurulması için elzemdir. Üçlü sac ayağının son halkası olan devlet ise, yasa koyuculuğun yanı sıra; aktif sosyal politikalar eliyle desteğe devam etmelidir. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) hazırladığı ve üye ülkelere tavsiye ettiği uygulama kılavuzunun işleyişi tüm paydaşlara bu konuda yol gösterici olabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


