Fellini sofralarından akan hayatlar

Emilia Romagnalılar hayatın tadını çıkarmayı bilen, yiyip içip eğlenmeye meraklı insanlar olarak tanınır İtalya’da. O bölgede geçirdiğim kısa sürede, gayet sıradan lokantalarda, gerçekten nefis yemekler ve tatlılar yedim. İtalya’nın neresinde yemedik ki diye soracaksınız, ama peyniri ve jambonuyla meşhur Parma’nın, kırmızı köpüklü şarap lambrusco’nun üretildiği Modena'nın o bölgede olduğuna dikkatinizi çekerim. Kaldı ki yeme - içmenin parçası olduğu keyifli hayat tarzını bir bütün olarak değerlendirmek gerek… Emilia Romagnalıların bu özelliğini İtalya’nın geriye kalanına ve bütün dünyaya duyuran iki önemli kişilik var: Pellegrino Artusi ve Federico Fellini.

Federico Fellini
1992 yazında yolum Fellini’nin doğum yeri Rimini'ye çok yakın olan Adriyatik Denizi kıyısındaki Punta Marina kasabasına düştü. Orada tam da bir Fellini filmine yakışacak bir etkinliğe tanıklık ettim. Otomobille dolaşan iki kişi, megafonla insanlara o gece meydanda bir orkestranın çalacağı dans partisi verileceğini duyuruldu. İnternetsiz ve cep telefonsuz yıllarda bu şekilde duyuru yapılması hiç de alışılmadık değildi. Ama o akşam meydanda toplanan, gayet şık ve zarif giyinmiş, her yaştan Emilia Romagnalının orkestranın çaldığı her salon dansını müthiş bir kıvraklıkla icra edebilmesine ağzım açık kaldı. Sambaysa samba, rumbaysa rumba! Öyle bugünkü gibi her köşede dans kurslarının olduğu bir dönem değildi. Tango ve salsa öğrenme modası yoktu. Zaten kursta öğrenmiş gibi dans etmiyordu kasabalılar ve yazlıkçılar! Figürleri bilerek ama adımlarına bakmadan, sık sık dans eden insanların alışkın olduğu rahatlıkla, dans ederken nasıl göründüğünü kontrol etme ihtiyacı duymadan, keyfini çıkarıyorlardı partinin! Biri Rimini’de geçen “Amarcord” olan üç ya da dört Fellini filmi izlemiştim o tarihe dek... Ama büyük ustanın çocukluk anılarını beyazperdeye taşımasının, onun birer ziyafet, parti ve sirk olan filmlerinin beslendiği kaynağı gözlerimle görmüştüm!

“Amarcord”da Armando Brancia, Stefano Proietti, Pupella Maggio, Nando Orfei, 1973,
fotoğraf: Pierluigi / Cesena Kent Sinema Merkezi
İtalyan mutfağının en leziz tariflerini içeren meşhur La scienza in cucina e l’arte di mangiar bene (Mutfak İlmi ve İyi Yeme Sanatı, 1891) kitabının yazarı Pellegrino Artusi'nin memleketinin de Emilia Romagna olması tesadüf değil. 2020 yılında Fellini’nin yüzüncü, Artusi’nin iki yüzüncü yaşları kutlandı. İstanbul İtalyan Kültür Merkezi’nde, İtalya ve dünyanın başka birçok yerinde bu iki dâhinin buluştuğu bir fotoğraf sergisi açıldı. Fellini’nin kamera önünde ve arkasında kurduğu sofraların fotoğraflarından oluşan sergilerde büyük ustanın hemşehrisi Artusi’nin kayıtlara geçirdiği o leziz yemekleri oyuncularına ve ekibine ikram ettiği anlar paylaşıldı.
Dönemin birçok tanınmış fotoğrafçısı Fellini setlerini görüntülemek için birbiriyle yarıştığı için “Aylaklar / I Vitelloni”, “Sonsuz Sokaklar / La Strada”, “Tatlı Hayat / La Dolce Vita”, “8 ½”, “Amarcord”, “Le Notte ve Fred” filmlerinin kamera arkasından çok özel imgeler kaldı günümüze. Bütün film ekibini koca bir aile olarak gören büyük ustanın onlarla sofraya oturduğu, bazen kendi elleriyle servis yaptığı fotoğraflar onun birlikte yeme içmeye verdiği önemi mükemmel anlatıyor.
Fellini yaptığı bütün işlere de bunu yansıttı, yemek hem fiziksel olarak varoldu hem sadece yemek olmakla kalmadı, mitos ile hakikatin, rüyalar ile gerçeklerin birbirine karıştığı filmlerinde. Fellini karakterleri sık sık elleriyle yemek yerler, özellikle de tavuk! “ dilimlerini elleriyle atarlar ağızlarına! Hele spaghettiyi çatallarına dolayıp yutmaları yok mu! Fellini oyuncuları karakterlerinin yemekten alacağı hazzı taklit etmek zorunda değildir!

“Alta Società - Rigatoni” reklam filminden bir sahne, 1985, Barilla Tarihi Arşivi, Parma
“Luci di Varieta / Varyete”, “Fellini Roma”dan, “Satyricon”dan, “Le Notti di Cabiria / Cabiria’nın Geceleri”nden, “E La Nave Va / Ve Gemi Gidiyor”dan sinematografiyle gastronominin, toplumbilim ve ruhbilimin, felsefe ve tarihin buluştuğu, çok katmanlı benzersiz sahneler kaldı.
“Rigatoni!”
Serginin hatırlattığı bir başka önemli nokta var: Fellini, gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biri olmasının yanı sıra gastronomiyle yakın ilişkisi nedeniyle de İtalya’nın önde gelen yiyecek içecek markalarının reklam filmleri yapması için tercih edildi. Reklam filmlerinden hiç hoşlanmadığı, filmleri televizyonda gösterildiği zaman araya reklam girmesine kızdığı halde Campari ve Barilla’nın tekliflerini kabul etti. Özellikle Yüksek Sosyete diye de bilinen Barilla reklamı, anlam zenginliğiyle filmlerinden bir sahne gibidir. Profiterol ve macaron kulelerinin masaları süslediği çok şık bir restoranda geçer. Kamera dışarıdan içeriyi görüntülediğinde pencere önündeki masada rahipler görünür, anlayın ne kadar pahalı bir restoran olduğunu, demek ister, Fellini. Arkadaki bir masada ise romantik bir gece geçirmeye hazırlanan bir çift vardır. Diğer garsonların arkasında sıraya girdiği şef, başlangıçlar için menüyü sayar, Fransız yemeklerini sıralar… Işıl ışıl tuvaleti içindeki zarif kadın ise ona dönüp “Rigatoni!” der! Garsonun gözleri parlar, diğer garsonlarla birlikte “Barilla, Barilla…” jingle’ını söylerler, diğer masalardaki müşteriler de heyecanla katılır onlara. Dünyanın her yerinde en pahalı restoranlarda Fransız hâkimiyeti vardır. Hele o yıllarda daha muteberdir. Fellini ise İtalyan mutfağının sınıf ve servet farkı gözetmeksizin herkese hitap eden yalın lezzetine ustalıkla vurgu yapar bu reklam filminde.
Fransız mutfağının hakkını vermediğini sanmayın. O tatlı kulelerini birçok planında görürüz. Paris’te onu davet ettikleri ünlü restoranlar Maxim’s ve Tour d’Argent’dan hiç hazzetmemiş, Fellini. Ama “Tatlı Hayat”ın Fransızca dublajı için üç ay Paris’te kaldığı sırada Michelin Rehberi müfettişlerinden biriyle tanışmış, onu her akşam ayrı bir bistroya götürmüş, o zaman “burjuva mutfağı”nın tadına varmış! ABD’ye gittiğinde ise “Clark Gable ve Carole Lombard gibi” şuruplu pancake’li Amerikan kahvaltısının tadını çıkarmasına rağmen yemekte hep egzotik bulduğu Çin lokantalarına gitmeyi tercih etmesini ne siz yorumlayın ne ben yorumlayayım.

Banca di Roma reklam filminde
Anna Falchi ve Federico Fellini, 1992,
fotoğraf: Mimmo Cattarinich / Rimini Sinematek
Epikür felsefesi ve Jung psikanalizi
Fellini’nin yemekle ilişkisi gerçekten özeldir. Biyografisinde de uzun uzun anlatır bu ilişkiyi. Hatta sinemaya gelene kadar daha çok cinsellikten ve yemekten bahseder desek yalan olmaz! Yeri gelir filmlerinden bahsederken yine yemeklere değinir. Hem Proust’u geçmişe götüren madeleine’ler misali çocukluk ve ergenlik anıları yediği yemeklerin tatları, kokuları ve görünüşleriyle yeniden canlanır hem de cinsel arzuyla yemeği özdeşleştirir, psikanalitik bir yaklaşımla.

“Tatlı Hayat”ta Marcello Mastroianni ve Catherine Denise, 1960,
fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek Fotoğraf Arşivi, Roma
Yetişkin bir yönetmen olarak Fellini de mutluluk arayışında tam anlamıyla bir Epikürcüdür. Sofralarının üstünü yemeklerle, etrafını ailesi ve dostlarıyla donatan, bir yandan sürekli çalışan, üreten, paylaşan ve bundan zevk alan bir mutluluk felsefesine sahiptir. Vezüv yanardağının lavları altında kalan Herculaneum kentinin kütüphanesinden kurtarılan papirüslerin bir kısmında Epikür öğretisinin bölümleri okunabildi. Bunlardan birini hemen her Fellini filminin başlangıcına yazabiliriz: “Tanrıdan korkma, ölümden tasalanma / iyi olanı elde etmesi kolaydır, korkunç olana katlanması da”. Epikür’e göre iyi olan şeyler haz verir, haz iyidir. Mutluluğun temeli ise ruhun doyurulmasındadır. Ruhsal hazları bedenin hazlarından üstün görür, gelip geçici olmadıkları için insanın mutlu olmasını sağladıklarını söyler. Menoeceus’a Mektup’ta şöyle der: “Sade, savurgan olmayan hayat tarzlarına alışık olmak insanı tamamen sağlıklı kılar, insanın hayatın zorunlu görevleri karşısında tereddüt etmemesini sağlar, bizi tesadüfen karşımıza çıkan bolluk zamanlarına hazırlar ve talihimizle korkusuzca yüzleşmemize yol açar.
Gurmeliğin ötesine geçen bir haz arayışını filmlerine bütün yönleriyle aktarır, Fellini. Jungcu psikanalize merakı sayesinde kendi geçmişini ve bilinçaltını bilgece irdeleyip anılarını, gözlemlerini, çelişkilerini, korkularını, arzularını ve hazlarını sinema diline olanca yaratıcılığıyla aktarır. Dünyaya gelen bir bebek önce ağız yoluyla ilişki kurar, annesinin memesinden süt emer. İster psikanalitik kuram ister doğanın kanunu diyelim, ilk yaptığımız şey beslenmektir. Hayatımızın geri kalanında da öncelikli olarak yaptığımız şey, tam da budur.
“Beni ilgilendiren pişirmek değil yemek”
“Yaşamımın belli bir noktasında paramı bir restorana yatırma düşüncesini aklımdan geçirdim. Ancak sonradan bunun sorumluluk anlamına geldiğini ve benim için önemli olanın bir restoran sahibi olmak değil, restoranda yemek yemek olduğunu anladım. Her şey karşısında çok duygusal ve sezgisel davranırım. Mutfağındaki bildik ve egzotik pek çok malzemenin arasından, ‘Bugün ne pişireyim?’ diye düşünen bir aşçı gibiyimdir. Sonra esin gelir ve belli malzemeleri seçmeye karıştırmaya başlarım ve aniden yeni bir yüz oluşur. Bu sadece bir karşılaştırma. Yemek pişirmeyi hiç bilmem. Uzun zaman önce, gençliğimde bir kez yemek yapmayı öğrenmenin hoşuma gideceğini düşünmüştüm. Fakat çok çabuk bir şekilde beni ilgilendirenin pişirmek değil yemek olduğunu saptadım.”

“Ginger ve Fred”, 1986, fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek
Fotoğraf Arşivi, Roma
Bolluk ve açlık
Federico, çocukken iştahlı olmasına rağmen çok zayıf olduğu için annesi hep yeterince yemediğinden endişelenirmiş. Babası ailesine “sadece en harika şeyleri” götürürmüş: “Soğuk preslenmiş ekstra saf zeytinyağı, en iyi kahve, çikolatalar, vs.” Gurme haline gelmesinin babası sayesinde olduğunun altını çizer: “İnce damak zevkimi ya da, daha doğrusu, tat alma sinirlerimin gelişmesini ona borçluyum. Bir Parmesan peynirinin eskiliğini belirlemem gerekse her türlü denemeyi kazanırım: üç yıl, yedi yıl, on bir yıl. Aynı şey jambon için de geçerli…” Bolluk içinde geçirmiş çocukluğunu ama nasıl! “Aile evimde muhteşem yemekler pişer ve sofra yiyebileceğimden çok yiyecekle tıka basa dolu olurdu. Ama evde bol ve iyi bir yemek yedikten sonra bile ilk pastanenin önünde durup, burnumu cama dayayıp pastalara hayran hayran bakmaktan vazgeçmezdim. Ve cebimde pastayı almaya yetecek kadar para olmasını dilerdim”. Ama ona gerçek açlığı Roma öğretmiş: “Genelde iki öğüne yetecek kadar param olurdu ama üçüncüyü hiçbir zaman yiyemezdim. Bu öğünlerden biri kahvaltıydı. Ancak yazdığım metinlerden birini sattığımda daha fazla çörek ve ikinci ya da üçüncü kahveyi alabilirdim. Bir anda ‘açlıktan mide kazınması’nın ne olduğunu anlamıştım.”
İlk filmi “Varyete Işıkları / Luci di Varieta”da gezgin oyuncular karınlarını güç bela doyurur kazançlarıyla. Bir planda hasta bir oyuncunun çay ve ekmekle yetindiğini görürüz. Turnede bir zengin evine konuk oldukları, ev sahiplerinin tıka basa dolu dolaplarından çıkan yiyecekleri hep birlikte pişirip yedikleri sahnedeki mutluluklarına diyecek yoktur. Öyle bir neşe ve keyifle yemek yaparlar ki adeta bir müzikalin koreografisidir! Danslı müzikli bir yemek pişirme eylemidir. Masa başına geçtiklerinde ise sadece ortam seslerini duyarız. Kamera sofrada oturanları görüntüler, yavaşça öne kaydırma yaparken çatal, bıçak, tabak ve bardaklardan çıkan sesler dışında kimse konuşmaz. Fellini tek tek her birinin nasıl iştahla yemek yediğini, şaraplarını nasıl yudumladığını gösterir izleyiciye. Giulietta Masina’nın canlandırdığı Melina Amour sevgilisi Checco’yu (Peppino del Filippo) eliyle besler, Checco’nun gözüyse kumpanyaya yeni dâhil ettiği genç ve güzel Lily’dedir (Carla del Poggio). Karınları doyduğunda ise eğlence başlar! Biri piyanonun başına geçer, diğerleri dans eder.

“Roma”dan bir sahne, 1972, fotoğraf: Mimmo Cattarinich / Cesena Kent Sinema Merkezi
Gastro-seksüel Roma atmosferi
Uzak Doğu ve Akdeniz ülkeleri yapımları hariç çoğu filmde ya yemek yeme sahnesi yoktur ya da yenilen yemeğin önemi yoktur veya yemek salt bir metafordur. Romantik bir buluşmaysa mekân öne çıkar, aile yemeğiyse kavga kopar, toplumsal gerçekçi filmse herkes yoksuldur, Amerikan filmiyse zaten ne yediklerini biliriz! Çin ya da Kore filmi izlemenin sonu ağzınızın suyu akarak restoran aramak, olmadı hazır ramene talim etmektir. Fellini filmi izlemenin ise daha komplike sonuçları olur: Yemek yemek, restorana gitmek yetmez, sevdiklerinizle bir araya gelmek, hep birlikte çeşit çeşit yemeğin, içkinin, tatlının tadını çıkarmak, dans edip eğlenmek, sevişmek istersiniz. Yemek bütün beden ve ruh hazlarını birlikte doyurmaya aracılık eder. Fellini’nin deyişiyle gastro-seksüel bir atmosferdir yemek. Bunu özellikle Fellini-Roma (1972) filmi için söylemiştir.
Yer yer belgeselmiş izlenimi vermek üzere çekilen deneysel bir yapıya sahip olan “Fellini Roma”da efsanevi bir yemek sekansı vardır. Adı Fellini olan 18 yaşında bir gencin (Peter Gonzales Falcon) Rimini’den Roma’ya gelişini, oradaki gözlem ve deneyimlerini anlatır. Yaşadığı mahallede komşularıyla birlikte yemek yediği sekans için devasa bir set yaptırılır Cinecitta’nın sesli çekim yapılan en büyük stüdyosunda. Ortasından gerçek bir tramvay bile geçen bir sokak yaratılır. Bir tarafında apartmanlar, karşılarında ise rosticerria, pizzeria, trattoria, cremeria, bottiglieria, gelateria Da Vesuviano ve Da Ciccettto tabelaları göze çarpar. Masalara oturmuş aileler çoluk çocuk neşe ve gürültü içinde akşam yemeği yer. İnsanın gerçekten varolmasını ve oraya gidip yemek yemeyi isteyeceği türden bir mekândır, burası! Kamera hareketlidir, ortamın canlılığını yansıtır. Masa seviyesinden gösterir yemek yiyenleri ki tabaklarında ne olduğunu görelim. Komşulardan biri evden çıkan Fellini’yi yanlarına çağırır, “Yalnız yiyeni şeytan kapar,” der. Masalara tabak tabak geleneksel yemekler gider. Garson başlangıçları sayar bizde fırın makarna olarak bilinen, amatriciana soslu bucatini, tuz biberli cannolicchi (ustura midyesi), içi doldurulabilecek kadar kalın ve kısa kesilmiş bir makarna çeşidi olan schiaffoni… Mekân aile işletmesidir, siparişleri alan kadın “Annem mutfakta pajata yaptı,” der. Süt danası bağırsağının mayalanmasıyla elde edilen, peynirimsi bir sos olan pajata makarnalara konur.
Yönetmen Fellini, Rimini’den alışık olmadığı bu yemekleri sevmediğini ve yemediğini söyleşilerinde belirtmiştir, öte yandan Roma mutfağını tam da bu lezzetleri yüzünden çok ilginç bulduğuna kuşku yok. Müzisyenler bahşiş, bir rahip bağış toplamak için dolaşır. Bir adam iki eliyle koyun kelle yer. Genç Fellini’yi masalarına davet eden ailenin annesi sürekli çocuklarını azarlar. Diğer masalardan da yükselen seslerle tam bir kakofoni vardır ortamda. Biri salyangozun nanesi fazla der, bir diğeri biberi az diye şikâyet eder. Mekân sahibi Fellini’nin önüne bir tabak salyangoz bırakır. Çocuklarını azarlayan anne yabancıya “Ben dışarıda salyangoz yemem. Evde dört gün suda bekletiyorum, dört! Atar ağzına emersin. Ama burada…” Parmağını olumsuz anlamda sallar. Boynunda beyaz boncuk kolyesi, elinde yelpazesiyle dolaşan lokanta sahibi ise yakışıklı bulduğu genç yabancıya salyangozu nasıl kabuğundan çıkarıp yemesi gerektiğini gösterir, çiğnediği lokmanın ne kadar leziz olduğunu belli eder mimikleriyle ve “Bir tane attın mı ağzına seninki kalkar ayağa, kız arkadaşına sorarsın,” der.

“Kazanova”da Danilo Donati ve Federico Fellini, 1976,
fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek Fotoğraf Arşivi, Roma
Fellini afrodizyaklardan hiç söz etmez filmlerinde, ama leziz bir yemeğin ya da yeme eyleminin kendisi baştan çıkarcı ve uyarıcıdır. “Kazanova / Il Casanova di Federico Fellini”de (1976) Giacomo Casanova (Donald Sutherland) bir arabacı ile seks yapma yarışına girerken yumurta, İspanyol şarabı, zencefil, tarçın ve karanfil ister enerji toplamak için. Roma’daki akşam yemeğinin son planında bir garson gözleri kocaman açılmış gibi görünen bir domuz kellesi servis eder! Yedi buçuk dakikalık bu sekansın sonunda masalardan düşen artıkları arayan sokak köpeklerine kalır sokak…
Fellini merhametlidir, hayvanlardan sorumlu olduğumuzun altını çizdikten, sonra şöyle der kitapta: “Bir keresinde Fregene’de elli aç kedi için dev bir tencerede çorba pişirmiştim. Asla yemek pişirmem, gerçekten pişirmem fakat bu tek bir defada aşçılık hünerlerim gerçekten takdir edildi, çünkü hepsini yiyip bitirdiler. Açlıktan yarı ölmüş durumdaydılar ve bu nedenle pek de eleştirel değildiler.”
Çorba seven Fellini, bir röportajında eskisi gibi önem verilmediğinden, iyi çorba yapan kalmadığından yakınır. Çocukluk anılarının hayal gücüyle birleştiği büyüme öyküsü “Amarcord”un altı buçuk dakikalık öğle yemeği sahnesi için la zuppa imperiale (içinde yumurtayla yoğrulmuş irmik küpleri bulunan, kızdırılmış tereyağı ve bol miktarda Parmesan konan et suyu) üzerine bollito misto (karışık haşlama) hazırlatır. Ailenin erkekleri bir yandan muhtemelen lambrusco olan kırmızı şarabı içip bir yandan yemeklerini yerler, ama önce bir baba-oğul, sonra karı-koca kavgasıyla sonuçlanacaktır bu yemek! Filmin kahramanı Titta yaptığı yaramazlık nedeniyle babası Aurelio’yu fena öfkelendirir!
Bedenin bütün açlıkları doyurulmak ister
Fellini doğrudan yemek sekansı çekmese bile insanların ne yeyip içtiğinin altını çizer her daim. Çünkü hayatın bir parçasıdır yemek, eksik kalmamalıdır. İştahla yemek yiyen Titta cinselliğini de yeni yeni keşfetmektedir, Katolik öğretisinin yasaklarına rağmen. Ama ne sofrada eline vuran babası ne günah çıkartmaya zorlayan papaz onun kendiliğinden gelişen Epikürcü zihniyetine engel olmaz. Suçluluk duygusu da ölüm korkusu da yoktur, cinselliğin de ölümün de acıkmak ve karın doyurmak kadar doğal olduğunu hisseder. Bu yüzden de anıları renkli ve neşelidir.
Anlatıcı Titta, amcası Teo’yu kaldığı kaldığı ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden her yaz ayda bir kere çıkardıklarını söyler. O yaz da passatelli yemeye gidiyoruz diye ailece gelirler Teo’yu almaya. Passatelli Emilia Romagna bölgesine özgü, ekmek kırıntıları ve peynirle yapılan bir hamur işidir, et suyuyla pişirilir. Artusi’nin tarifleri arasında yer alır, elbette! Yemekten sonra ağaca çıkar ve “Kadın istiyorum!” diye bağırır Teo… Bedenin bütün açlıkları hazla doyurulmak ister… Bisikletle çektiği tezgâhında kışın fasulye, zeytin, kavrulmuş kavun çekirdeği, yazın karpuz satan palavracı Biscein, Grand Hotel’e gelen bir Arap şeyhinin hareminin daveti üzerine gizlice balkonlarına tırmanıp bir gecede 28 kadınla birlikte olduğu hikâyesini uydurur. Bir seyyar satıcı olan, insanların yemese de olacağı şeyler satan Biscein’ın hayal gücü çok geniştir, kendine böylece statü sağlar.

“Amarcord”da Nando Orfei, Carla Mora, Pupella Maggio, Armando Brancia, Bruno Zanin ve Stefano Proietti, 1973,
fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek Fotoğraf Arşivi, Roma
’30’lu yılların sonunda geçer “Amarcord”. Mussolini iktidardadır. Rejim düşmanları baskı görür. Faşistlerin işkence yöntemi de yeme içme yoluyladır. Uzlaşmaya yanaşmayan Aurelio'ya Hint yağı içirirler! Hazzın tersi acı; sevme, merhamet etme gibi bütün iyi davranışların zıddı eziyet… Madem yemek yemenin özü bedeni sağlıklı ve mutlu olması için besleme, faşistler bir tür tersine tecavüz diyebileceğimiz, insanın bütün sindirim sistemini bozan, acı içinde vücut sıvılarını boşaltan bir işkence yöntemini seçerler.

“Ruhların Jülyeti”nde Giulietta Masina ve Valentina Cortese, 1965, fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek Fotoğraf Arşivi, Roma
İtiraf edilmeyen susuzlukların içkisi sangria
Yemeği sembol ve metafor olarak kullanmadaki en büyük inceliği onirik niteliğiyle öne çıkan “Ruhların Jülyeti / Giulietta degli Spiriti”de gösterir, Fellini. Filmin hemen başında Giulietta, 15. evlilik yıldönümleri için eşine sofra hazırlayıp beklerken Giorgio yanında bir sürü misafirle çıkagelir. Aralarından biri teklifsizce mutfağa dalıp yemek hazırlama işini üstlenir: “Dolores usulü pilav! Giulietta paprikan var mı? Gizli bir tarif bu. Heykel yapmak, sevişmek, yemek yapmak” der… İki hizmetçi şaşkındır, servis yapacak mıyız diye sorarlar. Giorgio, Giulietta’nın “Beni seviyor musun?” sorusunu sözle cevaplamak yerine onu kucaklayıp dans etmeye başlar. Davetsiz misafirler onları kutlarken Dolores elindeki bir tencereyi karıştırır salonun ortasında.
Giorgio’nun ikinci habersiz misafiri Giulietta’yı heyecanlandıran zerafettedir. Yağmurun yeni dindiği bir akşam, buğu tabakası içinde bahçedeki gül ağacının yanında duran Giulietta kapından girince bir yabancı ona doğru yürür. Ağzından dökülen ilk sözcükler “Rosa aurata”dır, o da aynı cins güllerden yetiştirir Cordoba’daki evinin bahçesinde, çiçeklerin hepsinin sevgiyle büyütüldükleri bellidir, şanslıdırlar, Giulietta’nın sevgi dolu bir insan olduğu anlaşılmaktadır. Gizemli ve yakışıklı yabancı bahçedeki masaya doğru yürür, hizmetçiler istediklerini getirmiştir. “Üç dilim limon, üç de portakal, maden suyu. Bir bardak lütfen, hayır şampanya kadehi değil, sıradan bir bardak. Üç kaşık şeker. Valencia’da karanfil de eklerler. Ama biz Cordoba’da daha narin bir lezzeti tercih ederiz”. Giulietta’ya ikram eder. “Lütfen tadın ve söyleyin hoşunuza gitti mi?” “Çok leziz, nedir bu?” “Sangria. İçenin susuzluğunu giderir derler, hiç itiraf etmediğimiz susuzluklarımızı bile… Unutmanın / unutuşun içkisi diye de adlandırılır”. Jose özlemini duyduğu romantik erkektir, Giulietta’nın.
Giorgio evde hiç yemek yemez, ayakta kahvesini yudumlar, sadece sevgilisi Gabriella ile tatile çıkarken oturup hizmetçisinin hazırladığı, tuzunu Giulietta’nın ektiği, ne olduğunu görmediğimiz, yanında salata olduğunu bildiğimiz son yemeğini yer, tek başına. Giulietta hızla yediği son yemeğin üstüne Giorgio’ya meyve ikram eder. Bereketi, refahı, bazen de günahı simgeleyen meyveler vaftiz töreninde, plajda iştah açıcı görüntüleriyle ön plandadır. Hep birer natürmort gibi sunulur. Plaja bir sefahat töreni gibi gelen komşular bir tabak meyve gönderir Giulietta ve ailesine. Yazın sonu gelmiş, bağbozumu yapılmıştır, bir başka davette yine elmalar, üzümler, muzlar sofraları süsler. Ama Giulietta’nın meyvesi yoktur, iki yeğeniyle ilgilenir. Çocuk sahibi olma özlemini hiç dile getirmez film ama meyvelerle ima eder. Artık hayatının da bağbozumudur…Bağbozumu, şarap, içine meyve konan sangria, susuzluğu giderme silsilesi maddi alemden tamamen sıyrılıp ruhlar alemine geçişle sonuçlanır.
Film boyunca doktor, psikiyatr, psikolog, medyum karakterler sürekli libidoya ve hazza, canlı bir cinsel hayatın gerekliliğine dikkat çekerken Giulietta güne sigarayla başlar, çocukluğundan kalma din eğitiminin verdiği suçluluk duygusuyla libidosunu dizginler, gösterişli güzellikleriyle dikkat çeken annesi, ablaları ve kadın arkadaşlarının daha fazla makyaj yapması vb. için baskılarından da rahatsız olur. Çocukluğundan beri baskıladığı hayaller de çıkmaya başlar bilinçaltından. Gerçekten öte dünyadan gelen ruhlar mıdır yoksa Giulietta’nın imgeleminden mi çıkmadır gördükleri? Matador Jose’nin tarifiyle bir bardak sangria içmeli bu filmin üstüne!
“Parmesan yenmeden hemen önce rendelenmeli”
Mimi Sheraton’a “Artık çok sade yemekleri seviyorum, ama mükemmel hazırlanmış olmalı. Bulması en zor olan da bunlar. Sadece tereyağı ve peynirle pirinç ya da makarna yiyeceksen, makarna ya da pirinç birinci kalite olmalı ve mükemmel pişirilmeli, tereyağı taze olmalı, Parmesan yenmeden hemen önce rendelenmeli. Bugünlerde gerçekten iyi Parmesan bulmak neredeyse olanaksız. Babam gezgin bir Parmesan satıcısıydı, kokusu burnumda büyüdüm. Evimiz (önündeki altı kişilik yuvarlak masayı işaret eder) bunun kadar büyük tekerleklerle dolu olurdu”.
Tatlı için asla geç değildir!
Şarap ve başka içkiler gündelik hayatın, hele sohbet ve toplantıların ayrılmaz eşlikçisidir Avrupa’da. Fellini’yi çocukken büyüleyen sirk dünyasına yetişkin gözüyle baktığı “I Clowns / Palyaçolar”da (1970) da öyledir. Hem içki hem tatlı! Fellini’nin çocukluğundaki palyaçoları aradığı bir sahte belgesel olan bu filmin konsepti içinde her fırsatta bir yeme içme planı koyar. Hatta bir patent meselesini sıkıştırır Fellini. Bir sahnede bir bara gelen çift sorar: “Şampanyanız Fransız mı Alman mı?” “Şampanya kalmadı konyak var. Ama Fransız konyağı değil”. Yapıldıkları bölgeler Champagne ve Cognac’tan adını alan içkilerin esasen başka birçok yerde üretildiğinin altını çizmek için bir fırsattır. Cafe Commerce’de geçen bir sahnede kamera keklere çeker dikkatimizi. Bir sahte belgesel olduğu için Fellini’nin bizzat bulunduğu, Anita Ekberg’in de katıldığı bir sahnede yemek servisini kaplan terbiyecisine yaptırır. Geleneksel Fellini ziyafetlerinden biri kadar görkemli değildir, ama o ruhu yansıtır. Hep birlikte film yapıyoruz ve yemek yiyoruz, her şeyi paylaşıyoruz, yaptığımız işten zevk alıyoruz, demek ister. Beyaz palyaçoyla sirklerin merkezi Paris’te geleceği konuşmak için bir cafe’ye geldikleri sahneden ise bir özdeyiş çıkar: “Tatlı için asla geç değildir!”
“Hayat makarna ve sihirin bileşimidir”
Olağanüstü yeteneği ve yaratıcılığı büyük ustaya hak ettiği başarıyı getirdi, ama yapımcı ve dağıtımcılara kazandırdığı kadar kazanmadı hiçbir zaman. Hep para düşünmek zorunda kaldı… Öte yandan “Yemek konusunda tasarruf yapamam, bu açık. Daha perhiz yapma düşüncesi bile karnımı acıktırıyor ve daha da çok yiyorum,” diyordu.

“Ve Gemi Gidiyor”dan bir sahne, 1983, fotoğraf: Mimmo Cattarinich / Cinemazero Images Arşivi, Pordenone
Amerikalı yemek eleştirmeni Mimi Sheraton ile Roma’da yaptığı, Vanity Fair dergisinin 1984 Mayıs sayısında yayımlanan söyleşide fazla kilo aldığı, sağlığı bozulduğu dönemle bile dalga geçmiş: “Bu aralar Dr. Atkins perhizini deniyorum. Aslında Scarsdale deneyecektim, ama korktum, çünkü onu icat eden ama metresi tarafından vuruldu ve ben de buna yediği bir şeyin yol açmış olabileceğini düşündüm. Benim de başıma gelmesini istemem. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sadece hasta ve obez insanlar perhiz yapardı. Artık herkes yapıyor, yemek yeme özgürlüğü ve keyfi kaçtı”.
Günümüzün sağlıklı yaşam tutkunlarından biri olsa Fellini, Fellini olur muydu? La vita è una combinazione di pasta e magia / Hayat makarna ve sihirin bileşimidir, diyen bir sanatçı bugünkü gibi “unsuz, şekersiz, pişmemiş” yiyeceklerle beslense “Dolce Vita”yı, statü göstergesi diye füzyon mutfak sunan restoranlara gitse “Amarcord"u ve “Roma"yı çekebilir miydi? Okuduğunuz yazı için kendime Fellini filmleri izleme ziyafeti çekip notlar alırken bu düşünce beni puttanesca güldürdü! Fellini filmlerinin setinde gerçek yemek olurdu ve oyuncular onları gerçekten yerdi! İçkiyi de gerçekten içerlerdi! Birkaç tekrardan sonra dururlardı muhtemelen, ama önemli olan o set ambiyansıdır. Kendisiyle çalışan herkesin iyi yiyip içmesine özen gösterir ve filmlerinde de karakterlerinin hayatlarının önemli bir unsuru olarak yeme içme sahnelerine özellikle vurgu yapardı.
Fellini, “E La Nave Va / Ve Gemi Gidiyor” filminin ünlü mutfak - yemek salonu sekansının çekiminde ekibini nasıl motive ettiğini şöyle anlatır: “Başlangıçta birinci mevki mutfağındaki faal işleyiş ve yemek salonundaki ağır ritim arasındaki karşıtlığı gösteriyorum. Zenginler çok temkinli yer. Korkmaları gereken bir kıtlık yoktur. Çiğnerken öncelikle dışgörünümlerini düşünürler. Yemeğin sadece lezzetli olması değil, iştah açıcı görünmesi de benim için çok önemliydi. Oyunculara esin vermek icin taze, mükemmel hazırlanmış yiyecekler istedim. Aynı zamanda baştan çıkarıcı kokular yaymalıdırlar ki sonra onları hep birlikte yiyeceğimiz için hepimiz sevinelim”.
Bir opera yıldızının cenazesi için yola çıkan lüks yolcu gemisinin ünlü sekansı öylesine çarpıcıdır ki bir kez izleyince belleğinize kazınır. Sessiz sinemanın stilize anlatımına ulaşırken müzik kullanımı açısından da ders niteliği taşır. Son derece şık yemek salonu ile onlarca aşçı ve yamağın çalıştığı, koca bir kümes dâhil envai çeşit malzemenin bulunduğu, devasa mutfak arasındaki farkı film oynatma hızıyla oynayarak yansıtırken özgün sinema dilinin incelikleriyle politik olma becerisini gösterir. Müziğin temposunun da film oynatma hızına uyum sağladığı bu sekansta yönetmenlikteki ustalığını emekçiler ve ayrıcalıklı sınıflar arasındaki farkı vurgulamak için sergiler. İki dirhem bir çekirdek giyinmiş kibar yolcular zarif biçimde donatılmış masalarında beklerken sipariş yağan mutfaktaki hummalı çalışmayı sessiz sinema tadı verecek biçimde filmi hızlandırarak görüntüler. Bir yandan yiyecekler doğranır, pişirilir, tabaklara doldurulur bir yandan garsonlar salonla mutfak arasında mekik dokur. Salona geçildiğinde ise o leziz yemeklerin tadını çıkaran, şaraplarını yudumlayan yolcuların zevk ü sefasını hissettirecek şekilde yavaşlatır filmi. Yemek bitiminde ise sofrada tatlılarını kaşıklarken şiir okuyan, sohbet edenlerin keyfine bir Strauss valsi eşlik eder.

“Tatlı Hayat”ta Anita Ekberg ve Federico Fellini, 1960,
fotoğraf: Pierluigi / Deneysel Sinematografi Merkezi-Ulusal Sinematek Fotoğraf Arşivi, Roma
Mastroianni’yi lokantada seçti
Fellini’nin fetiş oyuncusunu da sofra performansıyla değerlendirdiğini yazsam şaşırmazsınız sanırım. Marcello Mastroianni ile Giulietta Masina üniversiteden tanışıyorlarmış, ama Fellini pek tanımazmış: “Bazen lokantada karşılaşırdık. Her zaman fazla yerdi. Yemek yemeyi seven insanlara doğal bir ilgi duyduğum için dikkatimi çekmişti. Yemeyi seven bir insan yediği miktardan değil, yerken aldığı gerçek tattan, zevkten anlaşılır. Bu dikkatimi çeken ilk ortak yanımızdı,” diyor Ben Fellini’de. Sinema tarihinin en verimli yönetmen-oyuncu ilişkilerinden biri işte böyle başladı! İlk yaptıkları film de 1960 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan bir başyapıt oldu: “Tatlı Hayat / La Dolce Vita”.
Filme adını veren “tatlı hayat” esasen içi boş, anlamsız, insanın ruhunu doyurmayan, sürekli gezmenin, yiyip içmenin, restorandan bara, kulüpten çıkıp ev partisine gitmenin, farklı partnerlerle flört etmenin ve sevişmenin verdiği sarhoşlukla baş döndüren bir hayat; Hedonist ama Epikürcü olmayan, mutluluğu ince zevklerle, erdemle tamamlamayan… Roma’nın (hayal ürünü) eğlence mekânlarıyla dolu caddesi Via Veneto’da dolaşan, magazin gazetecisi Marcello Rubini’nin öyküsünde aşk, heyecan, melankoli çoktur ama yemek yoktur. Genç, yakışıklı, bitirim bir bulvar gazetecisidir. Kız arkadaşı Emma (Yvonne Fourneaux) ile ilişkisinin ciddiye binmesini istemez, Emma ona âşıktır, Marcello değildir. Emma’ya intihara kalkışmasına yol açacak kadar kötü davranır. Ona yedirmek istediği muzu reddeder. Annesinin zorladığı bir çocuk gibi huysuzlanarak reddeder. O muz sanki kopmaz bir anne-çocuk bağına dönüştürecektir aralarındaki ilişkiyi. Fellini, Jung okuduğunu ve ondan etkilendiğini yazmasa her silindirik nesneyi fallusla özdeşleştiren Freud’e gönderme yapıp, karakterinin iğdiş edilme korkusunu ima ettiğini düşünebilirdik. Marcello evlenmek istemez. Emma’ya serzenişte bulunurken “Tek söz ettiğin yemek pişirmek ve yatmak,” der. Fellini biyografisinde Roma’ya ilk geldiğinde herkesin parti verdiğinden, Rimini’de alışık olmadığı bu partilerden oldum olası hoşlanmadığından söz eder. Sosyalleşmek isteyen Giulietta Masina’yı yalnız bırakmamak için gittiğini itiraf eder. Öte yandan, “Tatlı Hayat”ta Roma’ya gelişi sansasyon yaratan ünlü aktris Sylvia’yı (Anita Ekberg) birden fazla kez yemek yerken görürüz. Fellini, kadınları yemek yerken izlemeyi özellikle sever. Marcello da onu izlemekten haz alır. “Tatlı Hayat”tan başlayarak Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı karakterler yönetmenin beyazperdedeki alter ego’su olarak tanımlanacaktır.
Yemek yiyen kadın fetişizmi
Mimi Sheraton’a şöyle demiş: “Yemeyi severim, ama masa başında oturup arkadaşlarımla sohbet ederken başkalarının yemek yemesini izlemeyi daha çok severim. Bir insanın kişiliği hakkında çok şey öğrenebilirsiniz yemek yemesinden. Çatal bıçağı nasıl tuttukları, nasıl çiğnedikleri, ağızlarına ne kadar yiyecek koydukları. Özellikle bir kadını yemek yerken izlemeyi severim, çünkü ne kadar şehvete düşkün olduklarını keşfederim. İki salata yaprağı kemiren bir kadın gördüğümde işkillenirim.” Laura Mulvey, Görsel Haz ve Anlatı Sineması’nda hadım edilme kaygısından kaçınmak isteyen erkeğin, kadını fiziki güzelliğiyle nesneleştirerek rahatlatıcı, tatmin edici hâle getirdiği, fetişist skopofiliden söz eder… Fellini’ye izleme hazzı veren fetişizmin yemek olmasına şaşıracak değiliz!
“8 ½” filmini yapmakta sıkıntı çeken bir yönetmenin iç dünyası hakkındadır, çok kabaca özetleyecek olursak. Guido, ziyarete gelen sevgilisi Carla’yı gözlerden uzak tutmaya çalışır. Onu ekiple birlikte kaldığı şık otelde ağırlamak yerine daha mütevazı bir otele götürür. Hem onu kaybetmemek ister hem de araya mesafe koymak, bu yüzden düşüncesiz değilse de özensiz davranır. Trenden inince “Açsan odana iki sandviç göndertelim,” der, oysa Carla sofraya oturup yemek ister, “Sen yedin ama ben açım,” diye itiraz eder. Sonra o abartılı şık giysisi içinde, otelin restoranında, ince parmaklarıyla tavuk yer. Fellini kadın karakterlerine iki salata yaprağı kemirtmez! Guido’nun yapımcısının sevgilisi de her göründüğünde dondurma yer!
Küçük bir kasabada yaşayan beş işsiz gencin hayatlarındaki bir dönüm noktasını anlatan “I Vitelloni / Aylaklar”da (1953) güvenilmez ve fırsatçı bir delikanlı olan Fausto (Franco Fabrizi), sevgilisi Sandra’yı (Leonora Ruffo) bara gittiklerinde viski içmiyor, sandviç yiyor diye azarlar: “Hep bir şeyler yiyorsun!” “Ama açım…” diye itiraz eder Sandra. Fausto’nun cevabı Fellini’nin bu karakterine ne kadar eleştirel yaklaştığını net olarak gösterir: “Hiç yakışmıyor”.

“8 ½”ta Sandra Milo ve Marcello Mastroianni, 1963,
fotoğraf: Paul Ronald / Maraldi Koleksiyonu
Gelsomina ve Cabiria’nın hüznü
Başyapıtlarından “Sonsuz Sokaklar / La Strada”da (1954) beyazperdenin en sıra dışı ve trajik aşk öykülerinden birini, yoksul karakterlerinin kursaklarından geçen yemekler üzerinden geliştirir, Fellini. Anthony Quinn’in canlandırdığı Zampano, göğsüne sardığı zincirleri kopartan gücüyle gösteri yapar köy köy dolaşarak. Çok yoksul bir aileden satın aldığı yardımcısı Rosa ölmüştür, onun kız kardeşini ister annesinden. Hem satılan hem ailesinden kopan Gelsomina ile yemek yedikleri sahne filmin trajikomik tonunu, ikisinin arasındaki hiyerarşiyi ve hiç kapanmayacak olan mesafeyi mükemmel betimler:
Zampano kamp ateşinde yemek yapmıştır. Oturmuş iştahla onu kaşıklar. Ondan biraz ötede ayakta duran Gelsomina’nın boğazından geçmez yemek. Elindeki tencereden aldığı lokmayı ağzına götürür gibi yapıp yere atar. Zampano “Sen evde hiç yemek yapmazdın değil mi?” diye söylenirken hepsini boşaltır yere. Ona trampet çalıp palyaçoluk yapmayı öğretir Zampano, rol aldığı gösteriden sonra lokantaya gittiklerinde mutluluğu yüzünden okunur, Gelsomina’nın. Zampano’dan korkusu ona hayranlığa doğru evrilmektedir. Hazırda kuzu ve yahni var, der garson. İkisini de ister Gelsomina. Zampano kuzu kızartmalı erişte ister. Zampano’yu taklit ederek ağzına bir kürdan atar, beklerken. Zincirleme geçişle tertemiz yaptığı tabağını sıyırdığı plana geçilir. Yemeği tabağında görmeyiz bile! Şarap bardağını diker. Zampano ise ikinci karafı isterken çoktan sarhoş olmuştur. Lokantadaki çekici bir kadını davet eder masaya, kabaca bir şaplak indirir kalçasına. Oynaşarak arabaya binerler. Gelsomina’yı sokak ortasında bırakıp gazlar Zampano. Sabahleyin kaldırımda bekleyen Gelsomina’ya acıyan civardaki kadınlar ona çorba verir, ama o çocukça reddeder: “İçmeyeceğim çorbayı işte!”

“Aylaklar”da Alberto Sordi, 1953, fotoğraf: Ampelio Ciolfi / Cinemazero Images Arşivi, Pordenone
Sızmış Zampano’yu bulduktan sonra tarlalarda dolaşır. Bir domates fidesini toprağa eker. Gelsomina’nın yerleşik hayatı simgeleyen bu hareketine güler Zampano. Ona başka kadınlarla görüşüp görüşmediğini soran Gelsomina’ya güler ve ceketinden çıkardığı bir elmayı verir. Sonraki durakları bir kır düğünüdür. Davetliler sofrada yiyip içmektedir. Gösteriden sonra sinema tarihinin en sıra dışı flörtlerinden birine tanık oluruz. Zampano bir kapı önünde tıka basa dolu bir tabaktan yer. Karşısında siyahlar içinde bir hizmetkâr ayakta durur. “Hep böyle at gibi ayakta mı yersin?” diye sorar Zampano. Hep öyle yediğini söyleyen kadın, iki kez evlendiğini, iki kez dul kaldığını, üç saattir mutfakta yemek pişirdiğini anlatır. Zampano neden evlenmediğini sorar, kadın da bir erkek daha istemediğini, kararlarını tek başına vermeyi tercih ettiğini söyler. “Erkekler sadece karar almaya mı yarar?” diye üsteler Zampano. “Yo hayır, ben de insanım zevk almak isterim,” der kadın. İkinci kocam senin gibi iri bir adamdı, giysileri duruyor, der. Bütün bunlar olurken ikisi de sürekli yer, hafifçe tebessüm bile etmezler. Gelsomina çıkagelince ona da yemek getiren kadın, mahzenden şarap almak için Zampano’yu çağırır, o da bunu fırsat bilip giysileri ister, madem kimseye olmuyor… Zampano’nun yerine oturan yüzünde hâlâ palyaço makyajı olan Gelsomina’nın saf gülümsemesi bir anda değişir aslında nereye gittiklerini anladığında. O sırada otomobile binen yeni evlileri yolcu eden kalabalığın neşeli sesi gelir. Gelsomina, Zampano ile evlenme hayalini hiç gerçekleştiremeyecektir.
Birlikte son yemeği Zampano’nun işlediği bir cinayet yüzünden saklandıkları bir yıkıntıda yerler. Günlerdir yerinden kıpırdamayan Gelsomina, Zampano’nun kamp ateşinde pişirdiği, tadına bakıp “Bir şey eksik,” diye söylendiği yemeğe “Bana bırak,” deyip bir konserve kutusundan bir şeyler ekler. Zampano’nun şiddet patlamaları, Gelsomina’nın melankolisi aşklarını imkânsız kılmış ama aralarındaki hiyerarşiyi de kaldırmıştır. Mesafe ise Zampano’nun Gelsomina’yı orada terk edip gitmesiyle bir daha asla kapanmayacaktır.
Mutlu değildir Fellini kadınları, sevgi açlıklarını giderecek erkekler girmez hayatlarına. “Cabiria Geceleri / Le Notte di Cabiria”da (1957) seks işçisi Cabiria (Giulietta Masina) , bir gece kulübünün önünde ünlü oyuncu Alberto Lazzari’ye (Amedeo Nazzari) rastlar. Kız arkadaşıyla kavga etmiştir, canı sıkkındır. Cabiria’yı otomobiline alır, evine götürür. Hizmetkârına atıştırmalık hazırlamasını söyler. Kendi yemek istemez, Cabiria’nın yemesi için ısrar eder. Yatak odasına servis arabasıyla getirilen yemeğin lüks sunumu Cabiria’nın hoşuna gider. Kapakları açar. “Bir zeytin!” Ağzına atar. “Burada ne varmış? Tavuk. Biraz tavuk öğsü hüzne iyi gelir. Bu neymiş böyle?” Istakozu kaldırır. “Daha önce bir filmde görmüştüm”. Kavga ettiği sevgilisi Jessie (Dorian Gray) barışmak için çıkagelince Lazzari Cabiria’yı apar topar banyoya kapatır, ama elinde tabağıyla! Cabiria’nın aşk öyküsü ise öyle hazin biçimde sonuçlanacaktır ki bir parça tavuk iyi gelmeyecektir…

“Sonsuz Sokaklar”da Anthony Quinn ve Giulietta Masina, 1954,
fotoğraf: A. Piatti / Cinemazero Images Arşivi, Pordenone
Antik Roma’da grotesk bir ziyafet
Antik Roma uygarlığı serbest bir Petronius uyarlaması olan “Satyricon"da (1969) MÖ 1. yüzyıldaki haliyle beyazperdeye taşınsa da Fellini o sefahatin bir şekilde hala varolduğunu düşünür ve bu yüzden her filmi yemekli eğlencelerle doludur.
Etik sınırları olmayan bir haz anlayışını, salt bedeni doyurmaya yönelik Hedonizmin doruğunu grotesk bir mizahla görüntülediği “Satyricon”da Fellini bir şöleni bütün görkemi ve iğrençliğiyle sergiler. Hazcılık ahlakçı olmayan bir öğretidir, ama Fellini dekadansa dönüşmesini Trimalcione’nin (Mario Romagnoli) villasında verilen bir ziyafetin şatafatıyla ifade eder. Bütün olarak servis edilen bir domuzu ve bir danayı gösterir bize. Sanki yenen hayvanların birer canlı olduğunu özellikle vurgulamak istemektedir. Kurban sahneleri de izleyicileri irkiltecek mizansenlere sahiptir. Domuzu bağırsaklarını temizlemeden pişirdiği için aşçısını azarlayan, hemen oracıkta temizlemesini isteyen ev sahibi aslında konuklarına sürpriz yapmıştır, domuz kesildiğinde içinde pişmiş kümes hayvanları, sosisler, sucuklar dökülür… Sadece parlak, siyah sırtı görünen bir yayın balığı canlı bir sürüngen gibi görünür. Görkemli ama tiksindiricidir hepsi. İçinden sanki ışık yayılan bir jöle için bütün konuklara uzun pipetler dağıtılır, hep birlikte içlerine çekerler.
Özendirmek değil tiksindirmek ister adeta Fellini. Gerçek yemek pişirilmeyen tek filmi olduğunun altını çizer! Kibir, oburluk ve açgözlülük egemendir bu uzun sekansa. Topraklarında bitki - hayvan her şey yetişen Trimalcione’nin ziyafeti onun zorbalığının ve görgüsüzlüğünün de simgesidir. Cömertliği bir aşağılamadır, bir lütuf gibi ikram eder yemekleri ve yüzüne vurur konuklarının. Bütün yemekler elle ve iğrenç biçimde yenir. Konuklar artık tıka basa doymuş olmaları gerekirken artan bir iştahla tıkınmaktadırlar. Başka bir ziyafetten gelenler bir ayının yumurtayla servis edildiğini anlatır. Madem ayı insanları yemektedir, insanlar da ayı yiyebilir! Karakterlerden şair Eumolpo (Salvo Randone), vasiyetnamesinde mirasını cesedini iştahla yiyecek olanlara bırakır. Afiyetle değilse de karşılığında alacakları para ve mal uğruna dostlarının etini çiğnediklerini görürüz.
Yemek, İtalyan sinemasında her daim önemli bir unsur olagelmiştir ama Fellini filmlerinde anlam yaratmanın öncelikli araçlarından biridir, anılan filmlerden ve sekanslardan anlaşıldığı gibi. Fellini sineması elbette fantazmagorik, sürreal ve carnavalesktir ama bir o kadar da gastronomiktir. Rüyalar kadar mutfaktan da çıkar. Görsel - işitsel olduğu kadar tat ve kokuyla da ilişkilidir. Bütün hazları harmanlar. Sinemasının lezzeti ile sofralarının lezzeti birbirini tamamlar.
Bir damla sos
Tonino Guerra’dan bir anı: “Nasıl olurdu hiç hatırlamıyorum, ama Federico ne zaman çatalını spaghetti tabağının yanına bıraksa, bir damla sos mutlaka kravatına sıçrardı. Gözlerini deviren Giulietta ona bağırmaya başlardı. Ama daha fenası da oldu. Bir sabah Piazza del Popolo’daki Bar Canova’dan çıkmak üzereydik ki bir garson tezgâhın üstüne bir sepet mortadellalı ekmek bıraktı. ‘Mortadella yiyemezsin’, dedi Federico. ‘Ben çok doydum’. ‘Ben de ama mortadella çocukluğumuzun tadıdır.’ ‘Bir tane al da paylaşalım o zaman’. Öyle de yaptık. Ekmeği ikiye bölmeye kalktığımda iki parça yağ uçtu ve Fellini’nin sırtına düştü. Doğru eve gidip hizmetkâra ceketi verdik, ama Giulietta evdeymiş. Kendisini kanepeye atıp bağırmaya başladı ‘Sırtına yağ bulaştırmaya başaran ilk kişi sensin herhalde!’ Federico mahzun bir şekilde yanına oturdu ve alçak sesle şöyle dedi: ‘Ama bir şeyi ilk kez yapan olmanın verdiği bir tatmin vardır hep’.
Kaynakça
Ben Fellini, Charlotte Chandler, çev. İlknur İgan, AFA Sinema, 1995.
Mimi Sheraton söyleşisi https://www.vanityfair.com/news/1984/05/fellini-food-198405
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yemek, İtalyan sinemasında her daim önemli bir unsur olagelmiştir ama Fellini filmlerinde anlam yaratmanın öncelikli araçlarından biridir.
22 Oca 2023

YAZARLAR

Alin Taşçıyan
Yazar @ Yemek ve Kültür

Yemek ve Kültür
2005 yılından bu yana üç ayda bir yayımlanan Yemek ve Kültür, yemek kültürünü tarih, sosyoloji, antropoloji alanları dâhilinde inceleyen, araştıran, çoğunlukla akademik kaynaklı yazılar yayımlıyor. Dergiden özel seçilmiş yazılar her pazar 13.00'te Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR



