Futbol Basit Bir Oyun Değildir

Futbol Basit Bir Oyun Değildir

Galatasaray ve Jupp Derwall’in yolları kesiştiğinde iki taraf da buhran içerisindeydi. Birlikte iyileştiler, yeniden ayağa kalktılar. Yollar ayrıldıktan sonra bile etkileri görülecek bir birliktelik oldu onlarınki. Çalışkanlığı, kararlılığı, detaycılığı ve en önemlisi insanlığıyla, kalıplaşmış deyişle, bu ülkeden kelimenin tam anlamıyla bir Derwall geçti.


Gary Lineker’in meşhur sözünü futbolseverlerin çoğu bilir: “Futbol basit bir oyundur. 22 adam 90 dakika boyunca topu kovalar ve sonunda hep Almanlar kazanır.” 2002 yılında Almanya’da yayımlanan ve Alman bir futbol adamı tarafından yazılan bir kitabın adı da Lineker’in bu sözüne gönderme yapıyordu: “Futbol Basit Bir Oyun Değildir”

Bu futbol adamı, Almanların sonunda hep kazanmayışına birincil sorumlu olarak iki kez doğrudan tanık olmuştu. Kitabın yazarı, yalnızca Alman futboluna değil, ülkemizde de futbolun evrimine damgasını vurmuş Jupp Derwall’den başkası değildi.

1978 Dünya Kupası sonrası Almanya Milli Takımı teknik direktörlük görevini efsane teknik adam Helmut Schön’den devralan Derwall, iki yıl sonra Almanya’yı tarihinde ikinci kez Avrupa şampiyonu yaptı. 1982’de oynadıkları Dünya Kupası finalini kaybetseler de, ortada yadsınamaz bir istikrar vardı. Fakat Almanya Futbol Federasyonu’nun Derwall’e yönelik bu iyimser bakışı 1984 Avrupa Şampiyonası ile son buldu. 

Grup aşamasında favori oldukları ve beraberlik halinde dahi gruptan çıkacakları maçın 90. dakikasında yenilen golle İspanya’ya mağlup olunmasının ardından, federasyon Derwall’den desteğini çekti. Teknik adamlık kariyerine adım atan Alman futbolunun Kaiser’i Franz Beckenbauer’i tüm karizmasıyla milli takımın başına geçirme fikri, federasyona karşı konulmaz gelmişti. Hayal kırıklığı ve üzüntüyle görevinden ayrılan “Gümüş Şef” eşiyle İsviçre’deki evinde tatilini geçirmek için hazırlıklara başladı. Derken hiç beklemediği bir yerden ve birinden bir telefon geldi.

Şampiyonluk hasreti

1983-84 sezonunda da şampiyonluk hasretine son veremeyen Galatasaray’ın son şampiyonluğu üzerinden 11 yıl geçmişti. Fakat bu sezonda Hırvat teknik adam Tomislav Ivic’in takıma oynattığı futbol beğeni toplamış ve Ivic yönetimin güvenoyunu almıştı. Bir sonraki sezon için yönetime transfer listesini sunan Ivic, tüm bu oyuncular alınabilirse takımı bir sonraki sezon mutlaka şampiyon yapacağını yönetime iletmişti.

Galatasaraylı yöneticiler Ivic’in raporu doğrultusunda tüm bu futbolcuları transfer etti. Sezon öncesi kamp planlaması yapıldı ve artık bekleyişe geçildi. Fakat dönemin yöneticisi Faruk Süren’e gelen bir telefon tüm planları alt üst ediyordu. Arayan Tomislav Ivic’ti. Başka bir takımla anlaştığını ve İstanbul’a dönmeyeceğini söylüyordu. Ivic’in sözüne güvenerek sırf bu takımı oluşturabilmek için, Galatasaray’da o dönem alışık olmadık şekilde, transfer bütçesi dışına çıkan yöneticiler şaşkındı. Başkan Ali Uras yöneticiler Alp Yalman ve Faruk Süren’den bir antrenör bulup gelmelerini istedi. Antrenör bulunurdu bulunmasına ama kim olmalıydı? İspanyol Antonio Maceda’nın İspanya-Almanya maçında son dakikada ağlara gönderdiği gol bu soruya bir yanıt verilmesini kolaylaştıracaktı.

Güzel bir sohbet

Jupp Derwall çalan telefonu açtığında hattın diğer ucundaki kişi kendisine İstanbul ve Galatasaray hakkında bir şeyler söylüyordu. Bu kişi Alp Yalman’dı. Ne için arandığının farkına varan Derwall net bir dille asla böyle bir şey düşünmeyeceğini ve tatile çıkmak üzere olduğunu karşı tarafa iletti. Milli takımda yaşadığı ayrılık ona orta çaplı bir buhran yaşatıyordu. Yalman ise en azından yüz yüze gelip konuşmanın kimseye bir zararı olmayacağını anlatıyordu. Derwall işi yokuşa sürmeye devam etti ve İsviçre’ye olan yolculuğu sırasında bir yerde yemek molası vereceklerini, o gün orada olurlarsa kendisiyle konuşabileceklerini iletti. Bu öneri Yalman ve Süren’i yıldırmamış, ikili Almanya’ya doğru yola koyulmuştu. 

Derwall’in dediği günde ve yerde taraflar yemek için buluştu. Konuyu hiçbir şekilde Galatasaray’a getirmeden uzun süre başka şeylerden konuştular. Karşısındaki iki yöneticinin akıcı şekilde Almanca konuşması ve entelektüel donanımları Derwall’i etkilemişti. Nihayetinde konu Galatasaray’a geldi ve Alp Yalman, Derwall’den beklentilerini şu şekilde kendisine aktardı: “Biz sizi sadece bir teknik direktör olarak görmüyoruz. Siz Türkiye’de futbolun altyapısını gerçekleştirebilecek birisiniz. Türkiye’de futbol anlayışını yeniden doğurabilecek biri olduğunuz için bunu istiyoruz.” Yalman’ın sözleri Derwall’in ilgisini çekmişti ancak kararını vermek için İstanbul’a gelerek şartları yerinde görmek istediğini söyledi.

Hoş geldin Herr Derwall

İstanbul’a geldiğinde Florya’daki tesisleri inceleyen Derwall’i gördüğü manzara hayal kırıklığına uğrattı. Çakıl taşlarıyla dolu toprak bir sahada antrenman yapan oyunculara bildiği futbolu öğretmek ve burada yeni oyuncular yetiştirmek kendisi açısından akıl dışı olarak adlandırılabilecek bir durumdu. Böyle bir zeminde oyuncuların pas yapma, şut atma, rakibe müdahale gibi becerileri doğru şekilde öğrenmeleri söz konusu bile olamazdı. Gurbetçilerin ülkemize geldiklerinde karşılaştıkları şartlar karşısında verdikleri “Almanya’da böyle değil” tepkisinin bir benzerini Derwall veriyordu: “Çoktan emekliye ayrılması gereken futbolcular. Çamurlaşmış bir toprak saha ve 32 adam. Kim bu kadar adamla ilgilenebilirdi ki?”

Derwall yöneticilere bu şartlarda antrenörlük yapamayacağını belirtti ve iyileşme olmazsa Almanya’ya döneceğini söyledi. Artık Galatasaraylı yöneticilerin önünde Derwall’e teklif ettikleri rolün hakkını vermeleri açısından bir samimiyet testi vardı. Fakat geri adım atmadılar. Dönüşüm isteniyorsa gereği yapılacaktı. Zemini çimlendirmek için çalışmalar başladı. Hatta Başkan Ali Uras bu işi o kadar ciddiye aldı ki, yerleştirilen çimlerin sağlamlığı bozulmasın diye tüm gün tesislerde tüfeğiyle havaya ateş açarak zemine inmeye niyetlenen kuşları kaçırıyordu. 

Derwall’in isteği üzerine tesislerde bir de kondisyon merkezi oluşturuldu. Taleplerine gösterilen ilgi ve özenden memnun kalan Derwall nihayet teklifi kabul etti ve sadece Galatasaray’ın değil, tüm Türk futbolunun dinamiklerini etkileyecek bir süreç başlamış oldu.

Sistem, sabır, çile

Antrenman şartlarını iyileştirmek ve altyapıyı düzene oturtmak çok önemli işlerdi. Ancak tabelada yazan sonuca göre kaderinizin çizildiği bir ülkede bunlar bir teknik direktörün geleceğini garanti edemezdi. Derwall için asıl sınav elindeki oyuncuları Avrupa’da oynanan tarzda futbola adapte etmek ve bunu istikrarlı hale getirmek olacaktı. İşin henüz başlarında ne kadar zor bir işe kalkıştığını anlayan Derwall, o dönemki tabloyu şu sözlerle anlatıyor: “Avrupa’da her zaman tempolu futbol oynamanız istenirdi. Adam adama ve prese dayalı top oynanırdı. Türk oyuncularım o güne kadar böyle ifadeleri hiç duymamışlardı. Ama diğer takımlardan daha fazla antrenman yaparak bunu öğrendiler.”

İşler bir noktada yoluna girecekti ancak bunun için ciddi bir sabır dönemi gerekecekti. 1984-85 futbol sezonu öncesi, yılların şampiyonluk hasretinin ardından takımın başına getirilen kariyerli bir teknik adam ve yapılan önemli transferler Galatasaray taraftarını oldukça heyecanlandırmıştı. Fakat sezon öncesi düzenlenen TSYD Kupası’nda Fenerbahçe ve Beşiktaş karşısında oynanan keyifsiz oyun ve alınan skorlar, hemen ardından da ligin ilk beş maçında sadece iki galibiyet alınması tepkileri beraberinde getirdi. Neyin peşindeydi ki bu Derwall denen adam?

Sezonun devamında da takımın performansında sıra dışı bir istikrarsızlık söz konusuydu. Takım favori gösterilmediği derbi maçlarında önemli galibiyetler alırken, favori olduğu maçlarda şaşırtıcı puan kayıpları yaşıyordu. Galatasaraylı yöneticiler bir yandan büyük bir inançla göreve getirdikleri Derwall’e güvenirken, diğer yandan da kadroyu oluşturmak için harcadıkları büyük meblağların karşılığını almak istiyordu. 

Derwall’in sallanan koltuğunu sağlamlaştıran şey ise Türkiye Kupası olmuştu. Çeyrek finalde Fenerbahçe, yarı finalde Beşiktaş ve finalde de Trabzonspor’un mağlup edilmesiyle kazanılan kupa, Derwall’e olan inancı sağlamlaştırmıştı.

Beşincilikle biten ilk sezonun ardından artık hedef şampiyon olmaktı. Bu hedef doğrultusunda, eldeki yerli oyuncuların bazılarını artık dönüştüremeyeceğini fark eden Derwall, bunların yerine altyapısını Avrupa’da almış Türk oyuncuların transfer edilmesini isteyerek daha uyumlu bir takım kurmayı arzuluyordu. Altay’da efsaneleştikten sonra kariyerinin son yılını Galatasaray’da geçiren Mustafa Denizli, geleceğin teknik direktörü olmak üzere Derwall’in yardımcısı olarak göreve başlamıştı. Bir önceki sezona kıyasla çok daha derli toplu ve keyif veren bir futbol oynanıyordu. 

Hürriyet

Fakat dünyanın herhangi bir liginde, herhangi bir takım için ulaşılması güç bir hedef olacak bir durum, Galatasaray’ın o sezon laneti olmuştu: Namağlup unvanı. Mustafa Denizli bu durumu şu şekilde açıklıyor: “Namağlup unvanının bu kadar gündemde olması, başarı gibi gösterilmesi insanın elinde olmadan savunma düşüncesini ön plana çıkarıyor. Neyse bu unvan?  Unvanı koruduk ama şampiyon olamadık.”

Oyuna dair meseleleri birer birer çözen Derwall, bu kez de psikolojik engellere takılmıştı. Şampiyonluk adayı bir takımda -günümüzde de olduğu gibi- o dönemde bir teknik adamın şampiyonluğu ilk iki yılda elde edemedikten sonra, üçüncü yılında koltuğunu koruması neredeyse imkansızdı. Tıpkı Başkan Ali Uras’ın da vurguladığı gibi: “Derwall başka bir takımda olsaydı kalamazdı. Tahammül etmezlerdi.”

Sabrın sonu selamet

Ali Uras’ın sözleri tabii ki de Galatasaray’da yerleşmiş bir anlayışı işaret etmiyor. En nihayetinde, uzak sayılmayacak bir geçmişte liderin bir puan gerisindeyken teknik direktörün kovulduğu bir kulüpten bahsediyoruz. 

Derwall üçüncü sezonunda her ne kadar yönetim ve taraftardan destek görse de 14. senesine ulaşan şampiyonluk hasreti gerilimi artırmış, kötü sonuç alınan haftalar paniğe sebep olmuştu. Ligin bitmesine dört hafta kaldığında Galatasaray ve Beşiktaş eşit puandaydılar. Fakat bu haftada alınan Rizespor mağlubiyeti büyük bir şok yaratmış, taraftarlar şampiyonluğun bir kez daha kaçtığını kabullenmeye kendilerini ikna etmeye başlamışlardı. 

Galatasaray yönetimi yine de Derwall’in arkasında durduklarını ve Alman hocanın hiçbir yere gitmeyeceğini açıkça gösterdi. Derwall ise Türkiye’ye geldikten sonra “Almanlık yapmak” için en yanlış zamanı seçmişti. O hafta verdiği bir röportajda Napoli’nin 61 sene şampiyonluk beklediğini, 14 senenin çok da fazla olmadığını ve Avrupa kupalarında yer almanın da çok değerli olduğunu söylemesinin ardından Galatasaraylı taraftarlar adeta zıvanadan çıkmıştı. Bir grup taraftar tesisleri basıp Derwall’in üzerine yürümüş, futbolcuların araya girmesiyle olayın büyümesi engellenmişti. Galatasaray’ı dönüştürmek için verdiği tüm çabaların ardından gördüğü muamele sonrası derin bir üzüntüye kapılan Derwall hemen ülkesine dönmeye karar vermişti. Fakat yöneticilerin ısrarları sonrasında Derwall kararından geri adım attı.

Gitmekten vazgeçmeseydi muhtemelen sonrasında çok pişman olacaktı. Çünkü 7 Haziran 1987 günü Galatasaray sezonun son karşılaşmasında Ali Sami Yen’de Eskişehirspor karşısında şampiyonluk maçına çıkacaktı. Stadın seyirci kapasitesinin fazlasıyla aşıldığı maç öncesi tribünlerdeki 50 bin kişi “14 senelik bu çile bitsin artık bu sene” diye haykırıyordu. Karşılaşmayı Cevad Prekazi ve Muhammet Altıntaş’ın golleriyle 2-1 kazanan Galatasaray’da büyük hasret son bulurken, Jupp Derwall ile başlayan dönüşüm süreci nihayet beklenen asıl meyveyi vermişti. 

Geldiği günden itibaren önyargıya, eleştiri bombardımanına, hatta saldırıya maruz kalan Derwall, kazanılan şampiyonluk sonrası omuzlara alınmıştı. Tribünler “Derwall” diye inliyordu. Hikaye bu kez hüzünlü şekilde son bulmuyordu. Modasının geçtiğini düşünen ülkesi Almanya’ya, imkanlar oluştuğunda sistemi, tesisi, altyapısı, sabrı olmayan bir ülkede futbolun dinamiklerini baştan yazacak gücü olduğunu göstermişti. 

Güle güle Herr Derwall

Kazanılan şampiyonluğun ardından Derwall bir yıl daha Türkiye’de kaldı ancak teknik direktör olarak değil. Sağlık sorunları baş gösterdiği için koltuğu Mustafa Denizli’ye bırakmıştı. Kendisi de bu son yılında danışman olarak Denizli’nin yanında olmaya devam etti. Bu sezon çok daha rahat şekilde şampiyonluğa ulaşılmış, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynanmıştı. Steaua Bükreş formasıyla yarı finalde Galatasaray’ı saf dışı bırakan Gheorghe Hagi, yıllar sonra durumu telafi etmeye gelecekti.

Alp Yalman’dan gelen ilk telefonu mutsuzluk içerisinde açan Jupp Derwall ülkesine çok mutlu bir adam olarak dönüyordu. Üzerine titrediği altyapıdan yetişecek Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Okan Buruk gibi isimler hem Galatasaray’ın hem de milli takımın en büyük başarılarında takım iskeletinin önemli parçaları olacaktı.

Derwall dönemi Türk futbolunda sistem, altyapı, tesisleşme gibi meselelerin daha dikkatli ele alınmasını ve sorgulanmasını sağladı. Onun Galatasaray’da yarattığı dönüşüm Sepp Piontek’in milli takımın başına getirilmesinde ilham kaynağı oldu.

Fakat ne yazık ki Derwall’in bıraktığı miras layığıyla yaşatılamadı. Ülkemizdeki her işin kestirme yolunu bulma sevdasından olsa gerek “ligi bilen hoca” safsatası nedeniyle başka futbol akıllarından beslenmek, onlarla zenginleşmek uzun yıllardır angarya veya bir tür eziklik olarak kabul görüyor. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insandan tekrar tekrar farklı mucizeler yaratmaları bekleniyor. Üstelik bu insanlar “camia evladı” oldukları için Derwall gibi “Bu tesisteki şartları iyileştirin, altyapı oyuncularına daha iyi çalışma imkanları sunun. Bunlar olmazsa ben yokum” diye rest çekmiyor. Belki de çekmedikleri için tercih ediliyorlardır ancak bu bambaşka bir yazının konusu olur.

Derwall’e göre futbol basit bir oyun değildi. Futbolu iyi oynamak veya bilmek Almanlara doğuştan bahşedilmemişti. Kusursuz bir iş ahlakıyla her ayrıntıya odaklanmak gerekiyordu. Sahada arkadaşına pas atmaya çalışan bir çocuğun topuna müdahale eden tek bir çakıl taşı Derwall için mesele edilmesi gereken bir durumdu.

Jupp Derwall 26 Haziran 2007’de hayata veda etti. Florya’da canlandırdığı saha bugün onun adını taşıyor. Futbolla ilgili sorularına bir derviş edasıyla uzun uzun ve içtenlikle yanıt verdiği mahalle aralarında futbol oynayan çocuklar, bugün kendisini çok iyi hatırlıyordur. Aslında Derwall’i hatırlamak belki de hepimize iyi gelecektir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş