Gezegenimizin Sınırları var ve biz onları zorluyoruz

Bu haftanın belgesel önerilerinde Netflix’de 4 Haziran günü yayına giren Gezegenimizin Kritik Eşikleri adlı belgeseli bulacaksınız. Bu belgesel David Attenborough’nun Gezegenimiz belgesel serisinin bir parçası.
Belgeselde Stockholm Direnç Merkezi (SRC) direktörü Johan Rockström’un liderliğinde ortaya sunulan, Gezegensel Sınırlar konsepti ele alınıyor.
Yapılan çalışma ile dünyadaki yaşamsal sistemin dirençliliği ve devamını sağlayacak toplam 9 süreç belirlemiş.
Bu sınırları aşmak, büyük ölçekte ani ve geri döndürülemez çevresel yıkımların, geri dönülmez eşiklerin (tipping point) ortaya çıkmasını arttırmak anlamına geliyor.
Kısaca gelin bu 9 süreci ele alalım:

İklim Değişikliği: Bunu burada görmek kimseyi şaşırtmadı herhalde. hatta iklim krizi gezegensel sınırlar içinde ilk sırayı almakta.
Özellikle havadaki karbondioksit oranından ilerleyen bu süreçte güvenli sınırımız 350 ppm olarak belirlenmişti. Şu an 418 ppm’de olmamız bu sınırda güvenli sınırı çoktan aştığımız anlamına geliyor.
İklim değişikliğinin etkilerini burada bi daha tekrarlamaya gerek yok ama artık geri dönülemez noktaya çok daha fazla kalmadığını belirtelim.
Biyolojik Çeşitlilik: Biyoçeşitlilik, Dünya üzerinde birçok işleve sahiptir. Ekosistemin dengede kalmasını sağlar, ne kadar çok canlı birbirini dengede tutarsa Dünya da o işlevleri kolayca devam ettirir.
Burada genelde arı ve çiçek örnekleri verilir. Arıların sayılarının azalması ise meyve üretimi onlara bağlı çiçeklerin sayısı azalır, buna bağlı olarak bu çiçekten farklı şekilde faydalanan canlılar da etkilenir.
Dünya’da hızla artan popülasyonun sonucunda, tarım alanlarının uygunsuz kullanımı, şehirleşme, fosil yakıtların kullanımı, karbondioksit salınımı gittikçe artmakta. Artışın sonucunda canlı çeşitliliğinin azalması tehditi ile karşı karşıya kalmaktayız.
Biyoçeşitlilik konusunda yine tehlikede olan eşiği aşmış durumdayız, ama uzmanlar bu kadar çok birbirine bağlı olan sistemler için kesin bir tahmin yapamıyor.
Azot ve Fosfor Dengesi: Biyokimyasal süreçler olarak adlandırılan bu ayakta, Bitkilerin büyüyüp gelişmesi için gerekli azot ve fosforu ele almakta. Maalesef bu süreçte insan eli ile havadan ve topraktan çıkarılan azot ve fosfor sistemin içerisine “gübre” olarak geri girmekte.
Bu aşırı giriş sistemin dengesi bozarak havanın ve suyun kirlenmesine neden olur. Gezegenimizin Sınırları içerisinde bu sınırları da ciddi anlamda geçmiş bulunmaktayız.
Aerosol Yüklemesi: Volkan, yangın, plankton, ve insan faaliyetlerinden kaynaklanır. Hava kirliliği olarak basitçe adlandırdığımız bu durum Güneş’ten gelen ışınların yansımasını ve atmosfer tarafından tutulmasını etkiler.
Ama bu iyi gibi dursa da, aslında iklim krizinin gerçek etkisini görmediğimiz anlamına geliyor. Daha sağlıklı bir dünya için aeresol dengemizi diğer dengeler ile birlikte geriye çekmeliyiz. Bu süreçte güvenli sınırımız daha hesaplanmış değil.

Arazi Kullanımı: Doğal alanlara etkimiz de diyebiliriz. İnsanların kullanımı için genellikle gezegenin yarısı tarım alanına dönüşmüş durumda.
Toprakların tarım arazisi olarak kullanılması ve tarımda kullanılan kimyasal ilaçlar o topraklardaki habitatların bozulmasına ve yok olmasına yol açıyor.
Maalesef bu süreçte de gezegensel güvenli sınırımızı aşmış durumdayız.
Tatlı Su Kullanımı: Dünyada kısıtlı yani yaklaşık tüm su kaynaklarının %3’ü olan bir kaynak tatlı su.
Eğer tatlı su kullanımı doğru şekilde uygulamazsak ekosistemde bulunan bütün canlılar doğrudan olumsuz etkilenir.
Özellikle tarımdaki su kullanımının baştan aşağı değişmesi gerekmekte. Yoksa güvenli sınırın içinde olduğumuz bu süreci de tehlikeye atacağız.
Okyanus Asitliği: Sera gazlarının dörtte birinden fazlasını “yutan” okyanuslar eğer böyle olmasaydı, küresel ısınmanın etkilerini çok ama çok daha hızlı hissederdik.
Ama tabii ki okyanusların da bir sınırı var. Eğer bu dengeler bozulursa okyanusların “yutak” yapısı kaybolabilir ve deniz canlıları tehlikeye girebilir.
Bu süreçte de gezegensel güvenli sınırların içindeyiz ama sınırı geçmemize çok az kaldı. Uzmanlar 2030 yılında sonra okyanuslarda oksijensiz bölgelerin ciddi anlamda çoğalacağını ve yaşam havuzu mercanların çok büyük tehlikeye gireceğini belirtiyor.

Kimyasal Kirlilik: İnsanlığın faaliyetlerinin sonucunda oluşan toksik madde içeren yani doğanın ürünü olmayan şey kirliliktir. Kimyasal kirliliğin oluşmasındaki mikroplastik kirliliği, sanayi atıkları, tarım ilaçları ve böcek ilaçlarının kullanımı ciddi paya sahip.
Bu durum biyoçeşitliliğin azalmasına ve su, toprak, iklim değişikliği gibi diğer gezegensel sınırların süreçlerin de etkilenmesine neden olur. Bu kadar ciddi etkisi olan bu süreçte maddelerin çoğunluğundan dolayı sınırımız daha hesaplanmış değil, ama biliyoruz ki bu ciddi bir sorun.
Stratosferik Ozon Tüketimi: Güneşten gelen ultraviyole (UV) radyasyonu engelleyen ozon tabakası olmasaydı, yaşam olmazdı diyebiliriz.
Bu tabaka incelir veya delinirse UV ışınları yer seviyesine ulaşır. Bu da insanlardaki cilt kanseri olma olasılığının artmasına neden olup, kara ve deniz biyolojik sistemlerine zarar verecektir.
1986 ve 87’deki ozon krizinin krizinin tüm ülkeler tarafından kabul edilmesi ve harekete geçmesi bu yüzden önemliydi. Bu anlaşmalar sayesinde şu anda gezegensel güvenli sınırımızın içindeyiz.
Rockström tüm dünyanın bir araya gelere ozon seviyesini sınırlandırmasının diğer seviyeler için de yapılabileceğini belirtiyor.
Tüm canlıları etkileyen ve gezegenimizi yaşanmaz bir hale getirecek iklim krizine karşı bu sınırları bilmemiz ve ona göre hareket etmemiz gerekli.
Maalesef, Çevreci Geek bültenlerinde makaleleri sürekli bitirdiğim bir cümlem var onu yine kullanacağım. Üzülerek bir daha söylüyoruz ki, elimizde imkanlar ve bilgi var, eksik olan politik irade.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Eylem planını inceleyen uzmanlar önceki örneklerden dolayı endişeli
08 Haz 2021

YAZARLAR

Çevreci Geek
İklim haberleri üzerine yorumlar.
İLGİLİ OKUMALAR


