Peki, yaklaşık 40 yıldır savaş tehdidi ve yüksek tansiyonla yaşayan bu iki ülkede ne değişti de, geçmişte çok daha fazla can kaybına yol açan saldırılardan sonra bile zamanla yatışan gerilim, bu kez soğumaya bırakılmadı?
Güneydoğu Asya’da 'sınırlı savaş' mı, 'nükleer kıyamet' mi?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
22 Nisan'da Keşmir’de hemen hepsi Hindu 26 kişinin öldürüldüğü terör eylemi sonrası Pakistan ile Hindistan arasında gerilim tırmanmaya devam ediyor. İslamabad, olası bir saldırıya karşı alarm durumuna geçti. Peki iki nükleer güç arasında on yıllardır aralıklarla süren çatışma neden çıktı ve neden yeniden alevlendi? Olan biten “büyük resim”de nereye oturuyor?
Pakistan-Hindistan geriliminin arka planı
Pakistan, 1947’de Britanya’nın bölgeden çekilmesiyle Hindistan’dan ayrılan Müslümanlar tarafından kuruldu. Doğu ve Batı Pakistan olarak iki eyaletten oluşuyordu. Aralarında 1.600 km olan eyaletler arasında ise Hindistan bulunuyordu. Batıda da doğuda da nüfusun yüzde 90’ından fazlası Müslümandı, ancak iki eyaletin halkları arasında büyük kültürel farklılıklar vardı. Hatta dilleri bile farklıydı.
Kuruluşun ardından, Hindistan ile Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasında bir nüfus mübadelesi yapıldı. Milyonlarca insan karşılıklı olarak ülke değiştirdi. Ancak her iki ülkede de Müslümanlar, Hindular, Sihler, Budistler ve Hıristiyanlar bazı bölgelerde dinî azınlık olarak varlıklarını sürdürdü. Bu durum, din temelli gerginliklere neden oldu.
Batı’ya göre daha kalabalık ancak daha az gelişmiş olan Doğu Pakistan, 1952’de anadil meselesi nedeniyle başlayan huzursuzlukların ardından, ekonomik ve siyasi adaletsizlikler, 1970 seçimlerinin tanınmaması, demokratik hakların reddi, askerî baskı ve insan hakkı ihlalleri nedeniyle başkaldırdı. 1971’de Hindistan destekli bir iç savaş sonucu Bangladeş ismiyle bağımsızlığını ilan etti. Dolayısıyla Hindistan-Bangladeş ilişkileri, zaman zaman sınır güvenliği, düzensiz göç, su paylaşımı ve Hindu azınlığın durumu gibi nedenlerle gerilse de Pakistan’la olan ilişkilere kıyasla her zaman daha dostane ilerledi.
Keşmir sorunu nasıl çıktı?
Hindistan-Pakistan sürtüşmesinin temelinde Keşmir sorunu vardı. Keşmir, Hindistan ile Pakistan’ın bölünmesi sırasında tartışmalı bir bölgeydi. Nüfusunun çoğunluğu Müslümandı ancak bölgenin yöneticisi, Hindistan’da kalmayı seçti. Pakistan ise duruma itiraz etti.
İki ülke, Keşmir nedeniyle 1948, 1965 ve 1999 yıllarında üç kez savaştı. Bu savaşların ardından Keşmir, günümüzde Hindistan, Pakistan ve Çin tarafından kontrol edilen üçe bölünmüş bir bölge hâline geldi. Ne var ki hem Pakistan hem de Hindistan, Keşmir'in tamamını kendi toprağı olarak görüyor. Barış dönemleri ise hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu geçmiyor. Küçük sınır çatışmaları ya da özellikle Hindistan tarafında etkili olan cihatçı örgütlerin terör eylemleri, ilişkileri sürekli olarak bir stres testine tabi tutuyor.
Son yıllarda Hindistan hükümeti kendine ait bölgede hızla gelişen turizm üzerinden bir “normallik” anlatısı inşa etmeye çalışıyordu. Ancak bölgeyi ve geçmişini bilenler bunun en fazla “sınırlı bir sessizlik” olarak yorumlanabileceğini söylüyor.
Keşmir doğumlu Britanyalı yazar Mirza Waheed, 29 Nisan Salı günü The Guardian’daki görüş yazısında, bu "sessizliğin" hükümetler tarafından kasıtlı olarak "barış" ile karıştırıldığını ve bunun, oluşturulmak istenen anlatının bir parçası olduğunu belirtiyor. Waheed “2019’da da bize normalliğin geri döndüğü, çatışmanın sona erdiği söylendi. Ancak bu imaj, o yıl Şubat ayında Pakistan merkezli militan grup Ceyş-i Muhammed’in bir konvoya saldırıp 40 Hint askerini öldürmesiyle yerle bir oldu. Ve ardından her şey başa sardı” derken aslında Keşmir için normalin, “birçok bakımdan aslında hep savaşın eşiğindeki iki tarafın” eninde sonunda çatışmaya geri dönmesi olduğunu savunuyor.
Keşmir’deki Müslümanlar neden ayaklandı?
Hindistan kontrolündeki Keşmir’de Müslümanlar, 1989’dan beri dönemsel olarak şiddeti artan veya azalan bir isyanı sürdürüyorlar. 1987’deki parlamento seçimlerinde halk desteği yükselen Birleşik Müslüman Cephesi’ne karşı seçimlere hile karıştırılması üzerine başlayan isyan, bugün hâlâ Hindistan hükümetlerinin Keşmir’i demir yumrukla yönetmesi ve bağımsızlık ülküsü nedeniyle devam ediyor.
Bölgeyi görme ve insanlarla konuşma şansı olan hemen herkes o veya bu şekilde hükümet uygulamalarına karşı insanların çok da açıkça belirtemediği büyük bir öfkeye tanık oluyor. Keşmirliler, merkezî hükümetin bazı uygulamalarını, kademeli olarak mülksüzleştirme ve güçsüzleştirme girişimi olarak değerlendiriyor. Merkezî yönetime karşı giderek artan tepkiye, yeni yerleşim ve toprak yasaları ile gerçek temsilî siyasetin yokluğu da eklenince, bu durum insanların geçmiş travmalarını yeniden tetikliyor.
Baskı altında bir halk
Narendra Modi hükümeti tarafından sınırlı özerkliği resmen kaldırılan bölge, 2018'den bu yana merkezden atanan bir vali tarafından yönetiliyor. Şu anda seçilmiş bir başbakan olsa da bu makam, fiilen sembolik hâle gelmiş durumda; etkisizleştirildi. Zamanında nispeten bağımsız ve güçlü olan basın, neredeyse tamamen hükümete itaat etmeye zorlanmış. İnsan hakları savunucuları, gazeteciler ve siyasetçiler, katı terörle mücadele yasaları altında hapis cezasına çarptırılıyor.
Diğer taraftan Hindistan hem bölge üzerindeki denetimini sürdürmek hem de Pakistan’la fiili sınırını korumak için Keşmir’de yaklaşık yarım milyon asker bulunduruyor. İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre güvenlik güçlerinin karıştığı çok ciddi insan hakları ihlalleri söz konusu. İsyanın başlangıcından bu yana 8 binden fazla Müslüman Keşmirlinin öldürüldükten sonra toplu mezarlara gömüldüğü iddia ediliyor. 2011’de Hindistan’da devlet bünyesinde ilk kez kurulan insan hakları komisyonunun çalışmaları yaklaşık 3 bin kişinin 40 toplu mezara gömüldüğünü ortaya çıkardı. Bununla birlikte yine insan hakları örgütlerinin raporlarına göre faili meçhuller ve işkence, yasalara aykırı şekilde cezasız bırakılıyor.
Ben bölgeye en son 20 yıl önce, çatışmalı bir dönemde gittiğim için, o zamanki izlenimlerimin raporları doğrular yönde olduğunu söyleyebilirim. Ancak aradan geçen zaman dolayısıyla bunları paylaşmam doğru olmaz.
Ne var ki bölge hakkında güncel bilgi ve izlenimlerini paylaşan Mirza Waheed gibi Hint kökenli yazarlar da “büyüyen çaresizliğe ve iradeden yoksun bırakılmanın aşağılanmışlığına karşı bastırılmış bir öfkeye" dikkat çekiyor. Waheed, "Birçok Keşmirli, sessiz ve ezici bir boğulma içinde, nefes alacak alan kalmadığından yakınıyor” diyor. Şunu da ekliyor:
“Tüm bunların, yerel veya Pakistan destekli militan hareketler için elverişli bir zemin oluşturması hiç de şaşırtıcı değil.”
Neden terör saldırıları yaşanıyor?
Hindistan, Pakistan’ı sürekli olarak Keşmir’deki ayrılıkçı isyanı ve Leşker-i Tayyibe ile Ceyş-i Muhammed gibi cihatçı grupları desteklemekle suçluyor. Bu sebeple, 2019 yılında ortaya çıkan Direniş Cephesi’nin üstlendiği 22 Nisan Keşmir saldırısının sorumluluğunu da Pakistan’a yüklüyor.
Karşılığında Pakistan da Hint istihbarat teşkilatlarını Belucistan eyaletindeki isyanı ve Belucistan Kurtuluş Ordusu’nu desteklemekle ve Pakistan Talibanı üzerinden ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçluyor.
Yani, sınır çatışmalarının yanı sıra, taraflar resmî olarak kabul etmese de, karşılıklı bir istikrarsızlaştırma çabasıyla terör örgütleri üzerinden yürütülen bir vekalet savaşı da söz konusu.
Son durum ne?
Bu yazı kaleme alındığı sırada kriz; İndus Sularının Paylaşım Anlaşması’nın askıya alınması, hava sahalarının karşılıklı kapatılması, Pakistan’ın terör saldırısının araştırılması için uluslararası bir komisyon kurulmasını önermesi ve Savunma Bakanı Muhammed Asif’in Hindistan’ın saldırı hazırlığında olduğuna dair ellerinde sağlam istihbarat bulunduğunu, bu doğrultuda hazırlık yaptıklarını söylemesi gibi gelişmelerle devam ediyor ancak bazı yorumcuların nükleer çatışma riskine de dikkat çektiği bir noktaya doğru hızla tırmanıyordu.
Keşmir’de çatışmaya kimin, neden ihtiyacı var?
Hindistan lideri Modi, otoriter popülist bir lider ve gücünü Hinduluk merkezli bir milliyetçilik anlayışından alıyor. Sayıları 200 milyonu bulan Müslümanlar ülkede azınlık konumunda ve Modi yönetiminde gitgide daha fazla ayrımcılığa uğruyorlar.
Modi, kimlik siyaseti üzerinden kutuplaştırıcı bir iç politika izliyor. Müslüman azınlık, çoğunluğu Hindu nüfusa karşı bir "öteki" olarak konumlandırılıyor. Buna ek olarak tarihsel travmalar siyasallaştırılıyor ve Hindu milliyetçiliğini besleyecek şekilde Hindistan’ın Müslüman geçmişine dair negatif anlatılar güçlendiriliyor. Ayrımcı vatandaşlık yasaları ile bazı eyaletlerdeki Müslüman nüfus ve ülke genelindeki Müslüman göçmenler dışlanıyor. Medya ve siyasetin, Müslüman karşıtı ve ayrımcı söylemleri yaygınlaştırmasına, Müslümanları terörle ve nüfus tehdidi gibi anlatılarla özdeşleştirmesine ses çıkarılmıyor.
Modi böylece hem seçmen mobilizasyonu hem de kimliksel konsolidasyon sağlıyor. Dolayısıyla Keşmir meselesi ve Pakistan ile çatışma, iç politikada kendisi için adeta bir nimet. Hatta Modi ekibi fırsat bu fırsat terör saldırısı sonrası el artırarak Devlet Başkanı’nın Pakistan’ı 2025 sonuna kadar dörde böleceğine dair iddialar ortaya atmaya ve Müslüman nüfusu tehdit eden “söylentiler” yaymaya başladı.
Pakistan ise üst üste gelen askerî yönetimlerin yarattığı birçok sorunla boğuşuyor. Ülke, ekonomik ve siyasi olarak iyi durumda değil. Zaten zayıf olan demokrasisi, popüler lider İmran Han’ın 2023’te hapse atılması ve bir sonraki yıl yapılacak seçimlerde partisinin başında yer almasına izin verilmemesiyle ağır bir darbe aldı.
Diğer taraftan ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi ve Taliban’ın yönetimi devralmasından bu yana Pakistan’ın bölgesel jeopolitikteki pazarlık gücü de nispeten azaldı. Zira artık “teröre karşı savaş”ta bir ortak değil. El Kaide lideri Usama Bin Ladin’in Pakistan’da öldürülmesi ve istihbarat örgütü ISI’nin Afganistan’daki istikrarsızlaştırma çabaları ile başlayan güvensizlik bir yana ABD teröre karşı savaşa eski ilgisini kaybetti. Hatta malum, bir süredir teröre de, eski düşmanı olan örgütlere mensup teröristlere de daha pragmatist yaklaşıyor.
Dolayısıyla ABD desteğinden bu anlamda mahrum kalan Pakistan ordusunun devlet üzerindeki tekelini meşrulaştırabilmek için Keşmir’deki soruna ihtiyacı var. Zira çoğunluğu fakir halka “güçlü ve iyi finanse edilen bir orduya” olan ihtiyacın başka bir şekilde anlatılması mümkün değil. Keşmir'deki direniş gruplarına verilen örtülü destek, orduya “İslam’ın savunucusu” kimliği kazandırdığı gibi iç siyasette de ordunun periyodik müdahalelerini meşrulaştırmak için Keşmir’deki "güvenlik tehdidi" söylemi öne çıkarılıyor.
Sorun “Tamamlanmamış Pakistan” söylemiyle halkın kolektif bilincinde sürekli canlı tutuluyor. Özellikle ordunun ve devletteki bürokratik elitin "koruyucu" rolü meşrulaştırılıyor. Yani Pakistan’da yönetim, Keşmir sorununu yalnızca bir dış politika meselesi olarak değil, aynı zamanda ulusal kimliğin temeli, devletin meşruiyet kaynağı ve siyasi istikrarın korunması için bir iç politika aracı olarak da kullanıyor. Bu strateji, toplumun mobilize edilmesini sağlarken aynı zamanda demokratik tartışma ortamını da daraltıyor. Halkın iç sorunlar yerine bununla ilgilenmesi için çalışılıyor.
Çatışma 'büyük resim'de nereye oturuyor?
Peki yönetimler için karşılıklı kazanç sağlayan bu iç politika denkleminin yanında Pakistan ve Hindistan’ın Keşmir üzerinden karşı karşıya gelmesi “büyük resimde” nereye oturuyor?
Soğuk Savaş sonrası liberalizmin krizi ve ABD hegemonyasının çöküşü nedeniyle dünyada bloklar arası büyük bir değişim var. Farklı ittifak arayışlarına girilen bir dönemden geçiyoruz. Pakistan, Soğuk Savaş boyunca Batı kampında yer aldı. Başkan Nixon dönemi ABD-Çin yakınlaşmasının sonucu olarak Sovyetler Birliği'ni kuşatmanın ana aktörlerinden biri oldu. Afganistan’da Sovyet işgaline karşı yürütülen vekalet savaşının en büyük destek noktalarından biriydi. Yeni dönemde bu stratejik yapılanmanın değişmesi, 11 Eylül sonrası yaşanan gelişmeler, ABD’nin sonunda Afganistan’dan çekilmesi ve Çin’in bölgedeki güç dengeleriyle oynamaya başlaması, birinci Trump yönetimini Pakistan’ı Çin’e karşı diğer cephede; yeni ezeli rakibi İran’a karşı kendi yanında konumlama noktasına getirdi.
- Hindistan ise Batı’nın baskıcı Modi hükümetine rağmen sürekli ve büyük yatırımlar yaptığı bir ülke olarak Çin'e karşı yükselen bir ekonomik değer ve adeta bir bariyer olarak konumlanıyordu.
İkinci Trump dönemiyle uluslararası güç dengesinde ABD’nin Rusya’yı Çin’e karşı yanına çekmek istediği net olarak anlaşıldı. Ancak görünen o ki ABD bunu yaparken Hindistan’ın da kendisine katılması gerektiğini düşünüyor. Nitekim Rusya da bunu gördüğü için, Batı ile uzlaşma masasında elini güçlendirmek için Ukrayna’daki savaşın en çetin dönemlerinde bile Hindistan’ı yanına alıp Çin ile halihazırda Şangay Beşlisi ve BRİCS üzerinden kurdukları birlikteliği başka bir ittifak alanına taşımayı seçmedi.
Diğer taraftan, 7 Ekim 2024’deki Hamas saldırısı sonrası Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve Gazze’nin insansızlaştırılması, Hindistan'dan başlayıp BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail rotasını izleyerek Avrupa'ya ulaşacak yeni ticaret yolu ile ilgili sürekli farklı senaryolar gelişmesine neden oluyor. Şüphesiz Gazze’deki katliamda İsrail’e en fazla destek veren ülkelerin başında silah tedarikçisi olduğu Hindistan’ın gelmesi de bu bağlamda değerlendirilmeli.
Durum böyleyken, Pakistan ile Hindistan arasında gitgide yükselen tansiyon bir çatışmaya dönüşürse ne olur ve bu “büyük resim”de nereye oturur diye İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler uzmanı Dr. Mehmet Ali Tuğtan’a sordum.
Tuğtan, Pakistan ile Hindistan arasında çıkacak bir çatışmanın “özünde ABD'nin Çin ile Hindistan arasında gerilim yaratma stratejisine hizmet edeceğini” düşünüyor:
“Böyle bir durumda Çin, kuşak ve yol inisiyatifi başta olmak üzere çeşitli jeostratejik ve ekonomik gerekçelerle Pakistan'ın yanında konumlanmak durumunda kalacak. Bu da ABD'ye Hindistan'ı kendi yanına çekerek hem Çin'e karşı Asya anakarasında çok ihtiyaç duyulan bir karşı ağırlığı yaratma fırsatı sağlayacak, hem de Transatlantik blokuna alternatif olarak beliren Avrasya blokunun iç bütünlüğünü bozacaktır.
Olası bir çatışmada hem ABD hem de Çin, kamuoyu önünde kendilerini arabulucu ve krizi sönümlendirici büyük güçler olarak konumlandırmaya çalışacak ancak perde arkasında kendi amaçlarını gerçekleştirmek için bu çatışmayı bir vekalet savaşına dönüştürmeyi de deneyecektir. Her iki tarafta nükleer silahların olması bunu çok tehlikeli bir oyuna dönüştürüyor.”
Tuğtan haklı mı değil mi sanırım dünya tarihi için çok kısa sayılabilecek bir sürede anlayacağız. Lakin, ben ondan farklı olarak nükleer bir çatışma tehlikesi görmüyorum. Bu silahların karşılıklı olarak kullanılmasının getireceği zarar, sağlayacağı faydadan büyük olacağı için stratejik caydırıcılık dışında işlevsel değiller.
Bence savaş çıkarsa da sınırlı kalacak. Ancak burada geçen yıl eski CIA görevlileri tarafından dillendirilmeye başlayan bir iddianın altını çizmeliyim. Afganistan ve Pakistan üzerinden Güneydoğu Asya’da Endonezya’ya kadar uzanan cihatçı grupların, tıpkı geçmişte Irak ve Suriye’de olduğu gibi yeni bir İslam Devleti pratiğine kalkışacağını iddia ediyorlar. Bunu, Çin’i çevreleme denklemiyle birleştirince başka kapılar açılıyor.
Şimdilik hipotezden öteye geçmeyeceği için tartışmayalım ancak not etmiş olayım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Utku Başar
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


