Güzelim Gülhane Parkı’nın bugünkü hâli
Mehmet Selahattin, 19 Mart 1932
Gülhane Parkı’na bu yakınlarda uğradığınız var mı? Canım bahçe âdeta balta girmemiş bir Afrika ormanına dönmüş. Hani şu meşhur bir mısra vardır: “Bülbül hamûş, havz tehi, gülistan harap!”. İşte Gülhane Parkı’nın bugünkü manzarası.
Senelerden beri temizlenmemiş yosunlu suyu ve içinde dolaşan kırmızı balıklarıyla zavallı bir zamanki mamur havuz ve kopuk kuyruğu, delik deşik olmuş vücuduyla uzaktan bir iskeleti andıran zavallı aslan heykeli. Suyu akmayan zavallı çeşme, tarhlarını yabani otlar bürüyen zavallı patika yollar ve hele hepsinden fecisi, bir tek çocuğun bile ziyaret etmediği zavallı çocuk bahçesi…
Kim bilir nerelerden bulup buluşturulup ve kim bilir ne kadar itinalarla bahçenin en göze çarpacak taraflarına serpilmiş bu yeşil şemsiyeli ağaçlar niçin göz göre göre ölüme terk ediliyor?
Şu havuz küçük bir el emeğiyle temizlenemez mi? Şu çeşmeye su veren boruyu açmak o kadar güç bir iş mi? Şu delik deşik heykelin yenisini tedarik etmek mümkün olmuyorsa iskeletini ortadan kaldırmak da mı akla gelmiyor? Şu çocuk bahçesini sahici çocuk bahçesi yapmak için devlet şûrasının kararı mı lazım? Sözün kısası bugünkü harap haliyle Gülhane bir park değil bir mezbeledir!
Ziyaretçilerine şöyle bir göz gezdiriniz. Bütün boşta gezenleri burada bulursunuz. Dün bir aralık yolum düştü, parkta şöyle bir dolaşayım dedim. Daha beş on adım atmadan yırtık pantolonlu bir çocuk karşıma çıktı:
“Efendi amca bir cigaran var mı?”
Boş bulunup paketi uzattım. İçinde bir değil, iki sigara aldıktan sonra teşekkür ederek çekildi. Meğer vereceğimiz haraç bu kadarla kalmayacakmış. Biraz daha ilerleyince bu sefer yarım iskarpinli bir sürtükle karşılaştım. Ağzını büzerek yanıma yaklaştı:
“Beyefendi, affedersiniz. İcra dairesine nasıl gidilir?”
Yolu gösterdim. Fakat arkamdan ayrılmadı.
“Şey için uğrayacaktım da. Birinde alacağım var. İnat etti, vermiyor. Dilekçe lazım dediler. Yanımda pul parası…” demeye kalmadan ayaklarım suya erdi. Sen misin parka giren! Ters yüzüne döndüm. Kim bilir belki daha ileride insanı boğuntuya da getirirler?
Ben kapıdan çıkarken baktım arkadan bir ses:
“Pist pist!”
Acaba bu “pist pist” ben miyim dersiniz? Dönüp baktım, hayır. Aşna fişnelerden biri sırık hamalı kıyafetli bir erkeğe işmar ediyor. Herifin keyfinden ağzı kulaklarına vardı. Cebinden yorgan çarşafı büyüklüğünde kırmızı bir mendil çıkararak hora oyununa çıkmış gibi bir iki defa salladıktan sonra müzeye giden yolun üstünde kayboldu.
Şu küçük hanıma da bakın: Elinde bir menekşe demeti, koklaya koklaya geçiyor. Belli ki koklayanın burnunu düşürecek çiçeklerden biri de kendisi. Hızlı hızlı yürürken etraftan öksürenler oldu:
“Ehem!”
“Öhhü!”
“Ahha ahha!”
“Kühhü kühhü!”
Ve lakin menekşeli kız hiçbirine iltifat etmedi. Beklediği varmış meğerse. Uzaktan görünce koşup karşıladı. Beraberce sık ağaçlıkların arasına daldılar.
Ya kapının önündeki satıcılara ne dersiniz:
“Sevda bademi verelim! Çıtır çıtır yeniyor beyler!”
“Hani ya hararet söndürüyor!”
İçlerinden biri mâni bile düzmüş, makamla mırıldanıyor:
“Leblebi, şeker, Şam fıstık
Gel buluşalım sık sık sık.”
***
Tramvay Şehzade durak yerine gelmeden durdu. Önümüzde omuz omuzu sökmeyen bir kalabalık toplanmıştı.
“Sakın bir kaza filan?”
Şapkasız bir herif etrafına toplananlara avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
“Görün beyler, görün hanımlar, görün polis efendiler! Rezaleti görün, ahlaksızlığı görün, kepazeliği görün. Kendi halinde bir adama sululuk edenleri görün!”
Bu hitabeyi irat eden şapkasız herif zilzurna sarhoştu. Yolda iki yanına sallanarak giderken birine çarpmış. Dirseği yiyen adamın “Kör müsün, önüne baksana!” demesi sarhoşu kızdırmış. Şimdi herkese atıp tutuyor. Kopuklardan biri yüksek sesle atıldı:
“On paralık rakı içtim diye yüz paralık çalım atmaya kalkma!”
“Ben ha? Çalım, çalım mı atıyorum ben? İşitin beyler, işitin hanımlar, işitin polis efendiler!”
Açıkgözün biri bilmem nasıl bulmuş, elindeki küçük çıngırağı sallamaya başladı:
“Seyri kırk paraya! Yeni icat bu, sokakta sinema!”
Herkes kahkaha ile gülüyordu.
***
Tramvayda iki hanım konuşuyorlar:
“Aman ne güzel krep birmanlar çıkmış. Bir görsen ağzının suyu akar.”
“Bu sene onların modası yok. Krep ankalar daha fazla geçiyor.”
“Hiç de öyle değil! Krep ankanın yüzüne bakan yok.”
Münakaşa büyüdü ve bir türlü halledilemedi. Renk meselesi de ayrıca ihtilafa sebep oldu.
“Elektrik rengi, canım elektrik rengi!”
“Hadiiii, geç elektrik rengini! Bu senenin modası kumru göğsü.”
“Leylağa bayılıyorum ben.”
“Kumru göğsünden sonra en sevdiğim renk gri-bej.”
Bunca renk arasından bir tanesini seçebilseler yüreğim yanmayacaktı. Kendi kendime düşündüm: Hanımefendileri İpekiş’in bürosuna göndermeli. Belki müşküllerini orada kolayca hallederlerdi.
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Gülhane Parkı, İpekiş, Reşad Ekrem Koçu, dress code
08 Mar 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


