

Abonelik modeliyle çalışan yeni nesil menstrüel hijyen markası: BEIJE BEIJE, Ocak 2020’de; “kullanıcıları kaliteli ürünlerle buluşturmak, değer verdiği konularda toplumsal farkındalığı artırmak; doğaya, topluma ve bireye faydalı olmak” felsefesiyle yola çıkan ve abonelik modeliyle çalışan yeni nesil bir menstrüel hijyen ürünleri markası. BEIJE, ilk ürünü olan ve piyasadaki pedlere kıyasla klor yıkama, azot boyama ve kanserojen madde içermeyen organik bambu pedlere ek olarak, 2021’de ürün yelpazesine kattığı menstrüel kap ve organik pamuk tamponu da kullanıcılarla buluşturuyor. Düzenli bir ihtiyaç olan bu ürünleri abonelik sistemiyle, her iki ayda bir üyelerinin kapısına ulaştırıyor. Bütünleştirici Bir Unsur Olarak Regl: BEIJE; menstrüasyonun herhangi bir fizyolojik fonksiyon kadar doğal olduğuna ve üyelerinin farklı inançlara, hayallere ve hedeflere sahip olsalar da ortak paydaları olan menstrüasyon üzerinden benzer tecrübeler yaşadıklarına inanıyor. Bu inançla çıktıkları yolda, hem üyelerinin bu süreci sağlıklı bir şekilde yönetebilmeleri için ürünler sunuyor, hem de menstrüasyon ve ilgili tüm konularda yanlış bilinen doğrular ile genel bilgi eksikliğini azaltmak ve geçerliliğini yitirmiş toplumsal tabuları kırmak için çalışıyor. Yeni Nesil Tüketici=Yeni Nesil Marka: Bireylerin, kendi sağlıklarını ilgilendiren konularda bilgiye dayalı tercih yapabilmeleri gerektiğine inanan BEIJE; telaffuz edilmesi güç içerikler, değişken fiyatlar ve şaşırtıcı indirimler bir yana; kişisel hijyeni kişisellikten çıkarıp, steril ve kitlesel bir müşteri deneyimi yaratan yaklaşımların günümüzün bilinçli tüketicisine hitap etmediği düşüncesiyle ilerliyor. Bu düşünceden yola çıkarak; müşteri deneyiminden doğru bilgi paylaşımına, ürünlerinin kalitesinden paketlemesine, paylaştığı içeriklerden marka iletişimine ve hatta savunduğu ve yarattığı değerlere kadar, her anlamda yeni nesil bir kişisel hijyen markası yaratmaya çalışıyor. Sorumluluk Anlayışı: “21. yüzyılın ilk çeyreğinde, iklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, gelir adaletsizliği gibi çokça sorunla karşı karşıya kalan bir nesil olarak, artık sadece kendimizi düşünme lüksümüzün olmadığını” düşünen BEIJE; sadece kullanıcılarını değil, tüm toplumu önemseyen bir şirket olma ideali ile çalışıyor. Regl yoksulluğunun, Türkiye’de (ve dünya genelinde) toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşma yolunda en büyük engellerden biri olduğu bilinciyle ise her satıştan elde ettiği kârın %8’ini, Türkiye’de regl yoksulluğunu bitirmek ve menstrüasyon konusundaki tabuları sona erdirmek için çalışan Konuşmamız Gerek gibi dernek ve girişimlere bağışlıyor. Bu iş birlikleri sayesinde menstrüel ürün bağışları Türkiye’nin ayrı bir bölgesinde regl yoksulluğu deneyimleyen dezavantajlı ve ihtiyaç sahibi bir gruba, yerel partner kuruluşları aracılığıyla (muhtarlıklar, ziraat odaları, kadın hakları dernekleri gibi) ulaştırılıyor. Bağışların ulaştırıldığı öncelikli gruplar ise mevsimlik tarım işçileri, mülteciler ve köy okullarına giden ya da büyük şehirlerde sosyo-ekonomik bakımdan dezavantajlı mahallelerde yaşayan çocuklar oluyor! Askıda Ped: BEIJE; Eylül ayında, abonesi olan ve olmayan herkesin ped bağışında bulunabileceği bir sistem olan Askıda Ped’i hayata geçirdi. Proje kapsamında, bağış yapan kişiler tek bir bireyin, üç kişilik bir ailenin ya da 12 kişilik bir sınıfın aylık ped ihtiyacını karşılayabiliyor. Bilgi=Güç: BEIJE, bağış felsefesinin yanı sıra; sosyal medya hesapları, her ay üyeleri için hazırladığı e-gazete ve bütünsel sağlıktan menstrüasyona, toplumsal cinsiyetten felsefe akımlarına kadar birçok konuyu ele aldığı blogu DÖNGÜ (dongu.beije.co) vasıtasıyla, zaman içerisinde tabulaştırılmış veya farklı sebeplerden dolayı konuşulmayan, dijital ortamlarda güvenilir bilgilerin yok denilecek kadar az olduğu konularda merak eden herkesin bilgi edinmek için başvurabileceği, güvenebileceği ve birbirleriyle “konuşabilecekleri” bir multimedya platformu yaratarak, yeni nesil bir marka olma hedefini gerçekleştirmek için çalışmaya devam ediyor.
Daha fazlasını öğren →
Tuluğ Özlü
İstanbul’da yaşamanın kıymeti genelde İstanbul’da bulunmadığın zamanlarda ortaya çıkar. İstanbul’da değilsen İstanbul’u özlersin. İstanbul’da değilsen her şeyden sıkılırsın. İstanbul’da değilsen hep bir yanın eksik kalır, tamamlayamazsın.
İstanbul’da değilsen sonsuz mutluluk yaşanıyordur senden çok uzakta. İstanbul’da değilsen hep senden daha çok eğleniyorlar hissi gelir ve gitmez, orada kalır. Olduğun yer hep soğuktur, İstanbul sıcaktır. En güzel arkadaşların İstanbul’da kalmıştır. En sevdiğin bar ordadır, en sevdiğin sokak, çocukluğunun geçtiği yollar, sokaklarda sarhoş olduğun o unutulmaz yıllar. Yollar yirmi kere kazılmış, yirmi bir kere kapatılmış, kaldırım taşları değişmiş, bir bina yıkılmış yerine bir başkası gelmiştir ama sen küçükken annenle alışverişe gittiğin Beyoğlu'nu hatırlarsın. Yol boyu yürüdüğün İstiklal Caddesi artık aynı olmasa da, Emek Sineması yerinde durmasa da, kesilen ağaçların yerini taşlar ve daha çok bina alsa da sen o yılları unutmazsın, her şeye rağmen hatırlarsın.
Boğaz Köprüsü’nden geçerken camı açarsın, vapurla karşıya giderken martılara simit atarsın, belki dedenin davetini kırmaz Karaköy’de balık tutarsın ve emin ol İstanbul’da değilsen bütün bunları anlar ve hatırlarsın.
Geçen gün Büşra arayıp “İstanbul’la ilgili tweet’inde daha uzun bir hikâye var, bu konu hakkında Tutto’ya bir yazı yazar mısın?” diye sorduğunda bir düşündüm. O tweet’i ne kadar düşünmeden yazdığımı ama ne çok kişide karşılık bulduğunu düşündüm. İstanbul'da yıllar geçirdiğim kız arkadaşlarımla saatlerce yaşadığımız zorlukları, emlak piyasasını, yaşam şartlarımızı konuşup üzerine düşünmemizi düşündüm. Eşinden ayrılan arkadaşımın tek başına eve çıkamamasını, ev arkadaşı aramasını, tek başına bir evde yaşamanın imkânsız olmasını konuşup üzerine yine düşündüm. Sonra o sırada içtiğimiz içkinin pahalılığını, değişen sistemi, farklılaşan hayatlarımızı düşündüm.

Fotoğraf: Tuluğ Özlü
Sonra İstanbul’da olmadığımda hissettiklerimi düşündüm. Kısa tatillerden bile nasıl hemen dönmek istediğimi, sanki bir şey kaçırıyormuşum hissini, İstanbul’dan nasıl vazgeçemediğimi, nasıl bir aşkla ya da hangi amaçla sımsıkı tutunduğumu ve bırakmadığımı hatırladım.
İlk aşkımı hatırladım. 15 yaşında aşık olup tüm İstanbul’u gezdiğimiz o üç yılı unutmadım. 16 yaşında neden Kız Kulesi’ne gidersin, neden Galata Kulesi’nin en tepesine çıkarsın, Ulus Parkı’nda saatlerce neden yürürsün hatırladım. O günlerde babaannemin yazlığında tanıştığım Cansu’yla kıtalararası bir aşk yaşıyorduk. Ben Avrupa yakasındaydım, o Anadolu yakasında. Mesafeler aşkımıza engel olamadı, her gün saatlerce telefonda konuşuyor, okuldan kaçıp Taksim'de buluşuyor, yılbaşında ailelerimizi ikna edip mutlaka birlikte kalıyorduk. O yıl Duman’ın “Eski Köprünün Altında” albümünü kaç kere dinledik bilmiyorum.
Sonra ergenliğimi hatırladım. Beyoğlu’nda reşit olmadan girdiğim, artık açık olmayan Pulp’ı ve bir dönem herkesin Hayal Kahvesi çıkışı Jazzstop’a gittiği o yılları, o barlardan birinde sahnede görüp aşık olduğum davulcu manitamı, bir birayla yerlere düştüğüm zamanları, bir önceki gece içkiyi fazla kaçırdığım için ilk derslerini hep kaçırdığım okulumu hatırladım.
Hatırladım. Cihangir'de kız arkadaşlarımla kafe kafe gezdiğimiz yirmili yaşlarımı hatırladım: Firüzağa Kahvesi’nde çay, Rafineri'de bonfileli salata, Van Kahvaltı Evi’nde yaptığımız geç kahvaltı ya da Kahve 6’da Can Simidi. Her gün kesin Smyrna ve Susam Cafe’ye de uğruyoruz. Paralarımızı birleştirip tuttuğumuz, üst üste uyuduğumuz 1+1 evleri hatırladım. Kiramı ödeyemediğimde nasıl ağlayarak babamı aradığımı hatırladım. O evlerde yaptığımız, günlerce süren partileri ve o partilerde tanıştığım insanları bir kez daha hatırladım. Hepsi hâlâ hayatımda; kimi Bodrum'a kaçtı, kimi evlenip kendinden kaçtı, kimi hâlâ aynı yerde, evinde duruyor. Güneye kaçabilenlerin keyfiyle ise hiçbirimiz yarışamıyoruz.
İstanbul’daki ısrarımı hatırladım. Gün batımlarında söylene söylene karşıya geçerken bir anda kalbimin yumuşamasını, İstanbul’un durmayan taksilerini, trafik var diye binmek zorunda kaldığım kalabalık metrobüsleri, ne olursa olsun en güzel evlerin içinde en güzel hayatları yaşamak istediğimi ve o kira ne kadar pahalı olursa olsun onun için çalışıp perişan olma hissimi hatırladım.

Fotoğraf: Tuluğ Özlü
Ve yine de İstanbul’da ev yok, taksi yok, hayat pahalı, gece hayatı bitti, yaşam standartlarımız yerlerde ve yaşamaya devam diyoruz dimi arkadaşlar istanbul konusunda ısrarcıyız pes etmek yok?
Evet ısrarcıyız pes etmek yok.
Peki neden vazgeçmiyoruz? Neden vazgeçemiyoruz? Herkes gerçekten benim gibi mi düşünüyor? Herkes anılarının gölgesinde, geçmişin izinde ilerlemeden aynı yerde ne yapıyor?
Herkes bir anı biriktirdi mi gerçekten burada? Yaşadıklarımız bu kadar kıymetli mi? Peki gelecekte yaşayacaklarımızın heyecanı nerede gizli?
Bu insanlar bu şehirde ne yapıyor? Bu insanlar bu şehirde gerçekten nasıl nefes alıyor? Çocuklar nerede oyun oynuyor? Bugünlerde okula giderken yollarda saatler nasıl geçiyor? Gençler hangi ağacın altında birbirine sarılıyor? Peki hangi barlarda ilk içkiler içiliyor? Hangi grupların konserleri en çok dinleniyor?
Son olarak sormak istiyorum:
İnsanlar bu şehirde tam olarak kendini ne zaman özgür hissediyor?
Bu sorulara henüz cevap veremezken yazıma devam ediyorum ve maalesef, İstanbul senden vazgeçmiyorum.
Tutamadığımız her eve, binemediğimiz her taksiye, çıkamadığımız her geceye, kazanamadığımız paralara ve ulaşamadığımız hayatlara inat ısrarcıyız, buradayız, gitmiyoruz.
Ne olursa olsun İstanbul, senden vazgeçmiyoruz.
Sevgiler,
-Tuluğ
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tutto
Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.
İLGİLİ OKUMALAR



