Hayatın ne kadar hızlandığının farkında mıyız?

“Elele yürüyen bir çift, yüksek sesle bir adres soruyor. Oradan geçenler meydana doğru yürüyorlar. Bir dilenci oralı olmadan köpeğiyle konuşuyor. Çiftler, tekler, çocuklar, yaşlılar geçiyor. Bir okul zili duyuluyor uzaklardan. Yeni günde dersin başladığını haber veren bir ses. Kaldırım taşlarının sesine topuklu ayakkabı sesleri karışıyor. Hangisi hangisiydi bir süre sonra ayırt edilemez oluyor. Korna sesleri yükselmeye başlayıp, tramvay uzaklardan gelince bütün sesleri yutuyor.”
Hayatın ne kadar hızlandığının farkında mıyız?

Bir drone olduğunu hayal et ve hafifçe yükselerek herhangi bir yere odaklan. Bu açıdan hareketliliğe bakarsan, hayatın ne kadar hızlandığının pek de farkında değilmişiz gibi görünüyor. 

Mart 2020’de Covid-19 şokuyla beraber evlerimize çekilip, hayatın durma noktasına geldiği ve daha önce benzeri olmayan bir süreç yaşadık. Yeniden normalleşmeye çalıştığımız bu zamanlarda bıraktığımız yerden devam edemeyeceğimizi görmek önemli. 

Etrafımızda ne olup bittiğinin farkına varabilmek için biraz yavaşlamaya ihtiyacımız var. Bize ne olduğunu anlamak için yavaşlamak. Ne kadar hızlandığımızı anlamak. 

Peki hız nasıl başladı?

 

Burası biraz teori tabii. 

Şu anda literatür kısaca şunu söylüyor: Avcı toplayıcı kabilelerden tarım toplumuna, oradan da Sanayi Devrimi’ne geçerken yavaş yavaş bu hızlanma hissedilmeye başladı. 

Ara not başlangıç: Sanayi Devrimi’ni hep bir kötülüyoruz tabii. Üretim diyoruz, tüketim diyoruz, fosil yakıtlar ve hayatın hızlanması diyoruz. Ancak ne kadar romantik gözükürse gözüksün, bu yazıyı okuyan pek az kişi Sanayi Devrimi öncesi bir dönemde 24 saatten fazla geçirebilir. Ara not son. 

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşananlar bildiğiniz konular: 

  • Kaynakların kullanımında artış, 
  • Hızlı nüfus artışı, 
  • Tüm dünyada kırsal kesimlerden şehirlere doğru bir kayış ile birlikte metropollerin ve mega şehirlerin ortaya çıkışı, 
  • Hayatımızı ve dünyaya bakışımızı değiştiren teknolojik gelişmeler, 
  • İklimi değiştirebilecek kadar fazla sera gazı salımı, çevre kirliliği, atık problemi ve ekolojik tahribat.

Yeni bir kavram: Küresel Köy

Tam burada Marshall Mcluhan’ın kulaklarını saygıyla çınlatalım ve onun ortaya attığı “Küresel Köy” kavramına bir değinelim. 

Küresel Köy,  iletişim kolaylığı ile küresel düzeydeki tek tipleşmeyi ortaya koyan bir kavram. Ülkeleri ve insanları birbirinden ayıran kültürün ortadan kaldırılarak; Güney Amerika’dan Papua Yeni Gine’ye kadar tüm halkların kola içip hamburger yiyerek aynı haberleri izlemesi, buna en güzel örnek. Veee işte karşınızda: Küreselleşme.

21. yüzyıldaki etkin ekonomik sistem ile küreselleşmenin en çok kentsel yaşamı etkisi altına aldığı söylenebilir. 

Bu arada unutmayalım ki; biz bu cümleleri üzerimizde denim pantolon, internete bağlı cihazlarımızda yazıp, sonra Gmail’daki hesaplarımıza e-posta olarak atıyoruz. Bunu da Android veya iOS kullanarak yapıyoruz. Sabah kahve içiyoruz, bazen avokado yiyoruz. Bu yüzden de bu tarz eleştirileri yaparken kafamız çok da net değil. Yine çuvaldızı kendimize batıralım.

Cittaslow

Cittaslow, çok kısaca “yavaş şehirler” veya “sakin şehirler” ismi verilen bir hareket. Temelde -bütün bu yazının da çekirdeğini oluşturan- hızlı yaşamla ortaya çıkan bozulmalara karşı oluşan bir hareket. Ama bu hareket o kadar fazla kavramı kendi içinde barındırıyor ki, buna ayrı bir başlık açalım dedik. Aşağıda Cittaslow nereden çıktı, nedir, ne değildir - derinlemesine işledik. 

Şimdilik şunu bırakalım:

Hani her zaman şu tüketiciliğe karşı konuşuyoruz ya (sadece pipet almak değil, deneyimleri ve hatıraları da tüketmek), işte Cittaslow burada bize farklı bir yaşam ve şehir modeli sunuyor. Kamu yönetimi, kentsel planlama, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, turizm, çevre bilimi ve iklim gibi disiplinlerin birlikte şekillendirdiği bir yapı sunuyor bize. 

Biliyorsunuz, Esmiyor olarak bu tarz modelleri severiz, işleriz, konuşuruz. 

Tekrar başa dönelim… 

Ennnn en başa. 

Soru şu, geçmişte insanlar nasıl yaşıyordu? Küçük köylerde ve kasabalarda yaşıyorlardı. Kendi ürettiklerinin bir kısmını tüketerek, bir kısmını da hem genel hem de yerel ekonomiye katkı sağlayarak bunu yapıyorlardı. Ve stresten uzakta (bu tamamen bizim kendi streslerimizden yola çıkarak yaptığımız bir varsayım olsa da) yaşam sürüyorlardı. Nasıl mı?

“Bir bahar akşamı. Yağmur sonrası toprak kokusu sarıyor her yeri. Sahilden gelen hafif bir rüzgar açık pencereden girip tül perdeleri dalgalandırıyor. Gökyüzüne bırakılmış bir uçurtma sesleniyor. Bahçeye asılmış çamaşırlar havalanıyor. Üzerine basılan çimenlerin hışırtısı geliyor kulağa. Kapıya asılan rüzgar gülü dönüyor. Çok uzaktan gelen ve ağır ağır yanaşan geminin yorgun sesi duyuluyor. Ama en çok camdan cama fısıldaşmalar.”

Dünyanın belli yerlerinde böyle yaşayan yerleşimlerin varlığını bilmek güzel. Bize uzak olsa da umut verici. 

Peki ya büyük şehirler? Ya da metropoller?  Pandemi sonrası hız kesmeden devam eden yerler?

Kendimize ve birlikte yaşadığımız topluma sormamız gereken -belki de- en önemli soru; yavaşlamayı ve yavaş yaşam tarzını  büyük şehirlere nasıl entegre edebiliriz? 

Hadi bu konuda düşünmeye devam. 

Şimdi yaza da giriyoruz, bitirirken bir kitap önerisiyle kapatalım:


Yazar: Semra Sağlam

Yardımcı Yazar: Derin Altan

Editör: Ceylan Kara, Merve Apaydın

Araştırma: Semra Sağlam

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

BÜLTEN SAYISI

Hayatın ne kadar hızlandığının farkında mısınız?

Yaşam alanlarımız. Şehirler. Hızlı hayat.

12 May 2022

Hayatın ne kadar hızlandığının farkında mısınız?

YAZARLAR

İLGİLİ OKUMALAR