Hep yuvaya dönmek: Vatanına rağmen vatanına dönen İranlılar anlatıyor

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Bir ülkeyi sevmeye nereden başlarız? Ne zaman onu terk edeceğimize karar verir, ne zaman bu kararımızdan emin olur, ne zaman onunla bağımızın nerede olursak olalım kopmayacağını fark ederiz? Kavafis’in anlattığı gibi, yeni bir kent bulamayacağımızı gördüğümüz gün mü? Hiç anlamasak da bir futbol maçına kilitlendiğimiz zaman mı? Deprem sonrası evsiz kaldığımızda mı? Yoksa tepemize bombalar yağarken mi?
- Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında insanlar bu soruyu kendilerine soruyor ve farklı yerlerden aynı sonuca varıyorlar: Bazen ülke, ne olursa olsun yaşadığın ya da döndüğün yerdir.
Havaların soğuk gittiği, “kork aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden” günlerinden birinde, Aksaray’dayım. Sabahtan beri dinmek bilmeyen yağmur altında insanların peşi sıra sürüklenen ve sesinden tekerlerinin çoktan iflas ettiğini anladığınız valizler modern bir göçün izlerini taşıyor. Burada, İstanbul’un göbeğinde, dünyanın dört yanından gelen ve dört yanına dağılan insanlar arasında, karmaşık zamanların getirip götürdüklerinin peşindeyim.
Yenikapı, Laleli ve Aksaray. Şehrin içindeki bu üç noktanın ortak özelliği yalnızca komşu olmaları değil. Buralar aynı zamanda, yüz yılı aşkın bir süredir İstanbul’un kervansarayı gibi. Başlarından geçen türlü badirelerden sonra bir soluk almaya çalışanların şehirdeki ilk duraklarından. Balkan Savaşı sırasında gelenlerin geçici ikametlerinden biri Yenikapı mesela. Bir şehre alışmanın ilk denemeleri, cami avlularına veyahut düpedüz yollara yayılan denkler arasında burada yapılıyor.
SSCB’nin dağılmasının ardından Laleli’yi unutmak mümkün mü? İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma madalyalar, dürbünler, fotoğraf makineleri ve onları bize ulaştıran yüz binlerce insan. Onların gelmesiyle ortaya çıkan ve bugün bile dilimizde karşılığı olan “bavul ticareti”. Sonra bond çantalardan bozulmuş tezgahlarında sattıkları devasa büyüklükte saatleriyle Afrikalı göçmenler. Bir ara şehrin her yanına yayılan ve geldiği hızla buhar olan Güney Amerika’dan panlar, pançolar; Nepal modasını ayağımıza getiren hırkalar; Afgan işi kalpaklar… Son 10 yıldır sokak lezzetlerimiz arasına giren falafel. Bunların çoğunun son değilse de ilk durağı Yenikapı, Laleli ve Aksaray.
İstanbul Uluslararası Emniyet Terminali, kimselerin gözüne çarpmadan Yenikapı’dan sınırların ötesine yolcu taşıyan otobüsleri uğurluyor. Azerbaycan, Gürcistan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Bulgaristan. Aslında bir süredir kapalı ve firmaların bir kısmı Esenler, Alibeyköy gibi farklı noktalara da taşındı ama şehrin ortasında bulunan yer, işlerliğini koruyor. Yolcular kadar kargolar da gidiyor buradan..
Kara yolu insanlığın ilk keşiflerinden sonuçta. Deniz yollarının kapandığı, uçakların uçmadığı zamanlarda yine akla düşen ilk seçenek. Mesela Uluslararası Emniyet Terminali, son altın günlerini Ukrayna savaşının başlangıcında yaşamış. Memlekete dönmek isteyen Ukraynalılar bilet bulamadıklarında ek seferler konulmuş; bazen 48, bazen 72 saat süren yolculuklar buradan başlamış.
Bugünlerde sakin. Gürcistan’a gitmek isteyip macera arayanlar, Bulgaristan, Romanya gibi kapı komşularına işi düşenler, uçağa parası yetmeyenler uğruyor. Elbette uluslararası gurbetçiler de. Hasta bakıcılar, inşaatlarda günlük yevmiyeyle çalışıp eve para gönderenler, temizlik işlerine gelenler, çocuk bakanlar burada otobüslerinden inip "sınır tanımayan işçiler" olarak hayata karışıyor ya da memlekete dönüyor.
Giderken elleri boş gitmesin diye Yenikapı’nın ara sokakları havlu toptancıları, kıyafet satıcılarıyla dolu. Belki Eminönü’ne inseler daha iyisi, daha ucuzu vardır ama onlar şehrin ancak kendilerini rahat hissedebildikleri kadarında işlerini halledip gidiyor gibiler. Hayatınızda bir kere olsun palmiye yağı görmek ya da yam yemek isterseniz, yine adresiniz burası. Bu gurbetçiler hafta sonları buralarda buluşuyor, mutfaklarını ısıtacak yemek malzemeleri alıp, şehrin içinde şehrin içine karışmadan dönüyorlar yerlerine.
İşte bu Aksaray, şimdilerde hemen gözümüzün önünde bambaşka bir hareketlilikle kaynıyor: Yeni bir savaşın merkezine giden otobüslere.
'Ey İran, ey değerli toprak'
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği hava saldırılarıyla başlayan savaş, beraberinde pek çok soruyu ve sorunu da getirdi. İran uzun yıllardır çocuklarıyla kavgalı bir ülke ve savaşın başlamasıyla bu kavganın nasıl bir yöne evrileceği de merak edilmeye başlandı.
1979’da yaşanan İran Devrimi sonrasında Şah dönemine ait pek çok şey silinse de, unutulmayan bir şey var: Ey İran marşı.
Eski rejimle özdeşleştirildiği için yeni rejim tarafından benimsenmeyen bu eser halen dinlenmeye ve İranlıların kalbinde bir yer bulmaya devam ediyor. “Ey İran, ey değerli toprak” diye başlayan marş “Senin uğruna hayatlarımızın ne değeri var ki?” diye devam ediyor. Aksaray’da kalkacak otobüsünü bekleyen Ali de “Neden İran’a dönüyorsunuz?” sorusuna, buradan yaptığı alıntıyla cevap veriyor:
“Düşüncelerim asla senden uzak olmadı.”
Ali otobüs bekleyenlerden yalnızca biri, İstanbul’da ticaretle uğraşıyor. Üstelik hedefine vardığında onu neyin karşılayacağı da belirsiz. Çocukluğu boyunca savaşa tanıklık ettikten ve gençliğinde İran’dan ayrıldıktan sonra, 42 yaşında onu ülkesine döndüren güç ne?
“Ülkemde değişmesini istediğim çok şey var ama bombalar altında değil; bizim kararımızla, bizim mücadelemizle. Şah ve yanındakilerin İran’ın geleceğini ABD’ye bağlayan tavrı karşısında, vatanımıza dönmek ve ne yapacaksak orada yapmak doğrusu değil miydi?”
Ailesi Karaj’da yaşayan Ali’nin burada da bir kurulu düzeni var. Ancak onun seçenekleri arasında Türkiye’de kalmak yok. Savaşın ilk günlerinde yaşı ilerlemiş babasını ve ailesini Türkiye’ye gelmeye ikna etmek istemiş. Tahran’ın yakınlarında bombalamaların etkileri olduğunu eklerken, babasının gelmeye neden yanaşmadığını anlatıyor:
“Babam devrimi ya da devrimle beraber gelen rejimi destekleyenlerden biri olmadı ama ayrılma ihtimali varken ayrılmadı da. Irak savaşı sırasında ailemizden de kayıplar verdik. Bugün ilerlemiş yaşını bahane ediyor ama gelebilir hâlde olsaydı da geleceğini sanmıyorum. Toprağını seviyor.”
'Yarının belirsiz olduğunu biliyorlar'
Aksaray’dan günde iki kez kalkan otobüs seferleri savaşın başlamasıyla beşe kadar çıkmış. Tahran’a giden ilk otobüs sabah 10.30’da kalkıyor. Yol her şey yolunda giderse 36 saat sürüyor. Biletler 3.500 lira.
“Bu kadar yol gidemem” diyenler için bir diğer seçenek de Van’a uçakla gidip oradan otobüsle devam etmek. Uçak seçeneğiyse savaşla beraber en az akla gelenler arasında. Hava yollarında yaşayan aksaklıklar ve seferlerin iptali ihtimali insanların giderek daha çok karayoluna yönelmesine neden oluyor.
İran’a sefer düzenleyen firmalardan birinde çalışan Rüstem, “Buraya gelen kaçıncı habercisiniz” diyerek karşılıyor beni. Belli ki medyanın insanların İran’a geri döndüğüne ikna olması biraz güç olmuş. Ben de sonuçta benzer bir merakla buradayım:
“12 senedir bu sektörde çalışıyorum. Her gün İran’a buradan bir otobüs kalkar. İranlılar Türkiye’ye gelmeyi ve buradan alışveriş yapmayı seviyor. Buranın kültürünü kendilerine yakın buluyor, vakit geçirmeye de geliyorlar. Belki biliyorsunuzdur, Van’da bazı mağazaların cirosu İranlılardan geliyor.”
Sınır komşusu illere ilişkin bu gerçek biliniyor. Van Ticaret Odası’nın İran Tüccar Danışma Ofisi var, iller arasındaki ticaret hacmi bölge ekonomisine can verenlerden biri. Buna karşılık Ankara, İstanbul gibi büyük şehirler de İranlıların sıklıkla geldiği yerler arasında. Rüstem de buna dikkat çekiyor:
“Savaşın ilk zamanlarında burada turizm için bulunan insanlar döndü. Sonraki günlerde burada yaşayan ya da yurt dışında yaşayıp ulaşım için Türkiye hattını kullanan insanlar da geldi. İnsanlar İran’a uzun süreli gidiyor, zaten mevcut koşullarda gidenlerin her şeyi göze almış olması gerekir. Ortadoğu’da bugün gideyim yarına Allah kerim diyerek yaşanıyor. Yarın var mı yok mu belirsiz. ABD ve İsrail’in merhametine güvenerek gitmiyor bu insanlar, onların merhametsiz olduğunu bile bile gidiyor.”
'Başörtümü ben çıkarırım, ABD değil'
Gitmek için bekleyenlerden biri Shoran. Üstelik muhalif olduğunu da söylüyor:
“İran rejiminin iyi olduğunu düşünmüyor insanlar. İran rejimine rağmen gidiyor. Bunu anlamak zor olabilir ama bu ayrımın yapılması çok önemli. Bizim için kültürümüz önemli. Onun yıllardır nasıl baskı altına alınmaya çalışıldığına şahidiz. İran’a yıllardır ambargo uygulanıyor dışarıdan. Sürekli İsrail tehdidi altında yaşıyoruz. İçeride rejimin yaptıkları da konuşulamıyor, çünkü orada da ciddi bir baskı söz konusu.
Bu gerçekleri göz ardı edemeyiz. Şunu da göz ardı edemeyiz, İranlıların kaderlerini seçme hakkı var. Biz ABD’nin getireceği bir özgürlüğe muhtaç değiliz, onların Irak’ta ya da Suriye’de ya da Afganistan’da nasıl bir özgürlük getirdiğini biliyoruz. Benim başörtümü çıkarmamla ABD’li, İsrailli bir askerin buna benim adıma müdahale edip çıkarması arasındaki farkı unutmayın.”
Elbette ülkesine geri dönenler kadar, ülkesinden ayrılanlar da var. Javad bunlardan biri, savaşın başlamasından sonraki günler bekledikten sonra ailesiyle beraber İstanbul’a gelmiş:
“Savaşın riskini alamadım. Eşim hamile ve burada da iş bağlantılarımız vardı. Ne kadar ailemizden uzak kalmak istemiyorsak da, bebeğimizi riske atmak da istemiyorduk. Bu hepimiz için zor bir karar. Ve nihai değil.”
'Tek pasaportum var, ülkeme döneceğim'
İki haftalık barış görüşmeleri yüzünden ara verilen savaşın bilançosu şimdiden ağır. 716 milyar dolarlık askerî bütçesi bulunan ABD’ye 6 milyar savunma bütçesiyle karşı koymaya çalışan İran’da 3.600’den fazla kişi hayatını kaybetti. Dinî lider Ayetullah Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey askerî yetkili öldürüldü. Minab şehrinde bir ilkokula düzenlenen saldırıda çoğunluğu çocuk 165 sivil de bu kayıplar arasında.
Bütün bu manzara karşısında, İran içindeki muhaliflerin dışarıdan gelecek “kurtarıcı beyaz adam”ı beklediğini düşünmek ne kadar gerçekçi?
Nobel Barış Ödülü sahipleri Şirin Ebadi ve Narges Mohammadi, Altın Palmiye ödülünü kazanan yönetmen Cafer Panahi savaşın derhal sona erdirilmesi ve hem İran hem de İsrail’in sivillere yönelik saldırılarının kınanması çağrısında bulunurken Panahi, hakkında 1 yıl hapis cezası bulunmasına karşılık İran’a geri döndü. Panahi dönerken, “Tek pasaportum var, ülkeme döneceğim” dedi.
Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü ismiyle Nâra Kitap tarafından Defne Demirer çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ve İran cezaevlerinde yaşanan olumsuz koşulları yemek tarifleri üzerinden anlatan kitabın yazarı aktivist Sepideh Gholian, muhalif olmasına ve cezevinden yeni çıkmasına karşın savaşla demokrasi beklemiyor:
“Savaşın demokrasi getirmeyeceğini biliyorum. İstediğimiz yaşam, şu anda yaşanan korkunç olayların tam tersidir.”
Anlaşma ihtimaline ilişkin umutlar da bu haber yazılırken Beyaz Saray’dan yapılan açıklamayla rafa kalktı. Pertevnihal Lisesi karşısındaki hareketlilik belli ki önümüzdeki günlerde de sürecek.
İşgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Masafer Yatta bölgesindeki Filistinli köylerin İsrail ordusuna karşı verdiği varolma mücadelesini anlatan No Other Land belgeselinde Nasır Adra askerden korkan çocuklara “Onlardan korkma, bizim özel bir gücümüz var” diye sesleniyor. Ne olursa olsun bulundukları yerden ayrılmamalarını bu özel güce bağlıyor.
Ortadoğu’da savaş giderek yayılırken, sunulan seçenekler de giderek azalıyor. Cesaret ve kararlılık bunlardan biri.
Sürgün, gurbet, hasret iç içe geçerken, bu coğrafyanın ne iç ne dış siyasetten yüzü gülmeyen halkları yeni bir yol ayrımında. Memleketlerini ya içeriden ya dışarıdan sevecekler.
İranlılar ülkelerini "Ey İran" şarkısını yad ederek anıyor. Benim de aklımda bu dosyayı yazarken tek bir şarkı var:
“Dönmek, mümkün mü artık dönmek?
Onca yollardan sonra yeniden yollara düşmek
Neresi sıla bize, neresi gurbet?
Al bizi koynuna ipek yolları
Üstümüzden geçiyor gökkuşağı
Sevdalı bulutlar, uçan halılar
Uzak değil dünyanın kapıları
Neresi sıla bize, neresi gurbet?
Yollar bize memleket.”
Biliyorum ki nereye gidersek gidelim, hep yuvaya döneceğiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


