Hüsnü Arkan: "Bazı tarihlerde ya da bazı coğrafyalarda doğmuş olmak…"

Her şeye rağmen edebiyatın siyasete bulaşan alanlara kıyasla daha dik durduğunu düşünüyorum. Hâlâ “diplomatik” bir dili var edebiyatın. Hâlâ devlet karşısındaki, toplum karşısındaki, aidiyetler karşısındaki bireyi inceliyor. Bu da bir şeydir.
Hüsnü Arkan: "Bazı tarihlerde ya da bazı coğrafyalarda doğmuş olmak…"

Hiç kuşku yok ki siz öncelikle bir müzik insanı, önemli bir yorumcu, hatta Ezginin Günlüğü’nün solisti olarak tanınıyorsunuz. Ama ben romanlarınızla başlamak istiyorum. Notos okurlarının sizi romancı olarak da yakından tanıdığını biliyorum. Üstelik ilk romanınız Ölü Kelebeklerin Dansı yayımlanalı yirmi üç yıl olmuş. Az zaman değil. Sizi bu ilk romana götüren düşünceler neydi? 

Romanı yazıp bitirdiğimde mülteciydim. Seksenlerin sonuydu, basılmasından on yıl kadar önce. Avrupa parlamentolarında sığınma hakkı tartışılıyordu. Hak demişken, Afrika göçlerini engellemek için İtalyan sağcılarının Akdeniz’e bariyer koymak gibi enteresan fikirleri de vardı.

Sekiz dokuz yaşlarındayken günlük gazete çıkarma merakındaydım. Bir de kovboy romanı yazmaya başlamıştım da ablam, “Bildiğin, tanıdığın şeyleri yaz” diye uyarmıştı. On beş yıl kadar sonra göçle, mültecilikle ilişkili notlar almaya, karakterler, psikodinamikler, diyaloglar oluşturmaya başladım ve ortaya bu kitap çıktı. O sıralarda ablam da mülteciydi, “Bildiğin şeyleri yaz” diye söylenmeye devam ediyordu. Şaka bir yana, küresel adaletsizlik hâlâ derin bir mesele, insanı etkiliyor.

Ölü Kelebeklerin Dansı fantastik bir metin. Aynı yıllarda yazdığım, hatta ilk romandan daha önce bitirdiğim ve dördüncü kitap olarak yayımlanan Uyku da öyledir. Bana öyle geliyor ki fantastik metin yazmanın iyi bir yanı da bir hikâyenin kendi gerçekliğini oluşturmakta size özel, kişisel bir eğitim sağlaması.

Hikâyeleri gerçek tarihi alanlara, bilmediğim, yaşamadığım ya da az bildiğim tarihi alanlara oturtmayı daha sonra denemeye başladım. Bu epeyce çileli ama bir o kadar da eğlenceli bir iş. Merakı, öğrenmeyi elden bırakmamak, karşılaştırmalı okumaya açık olmak gerekiyor. İlk metinlerden sonraki kitaplar böyledir. Doğu Savaşı’nın, Sarıkamış’ın, askeri darbelerin ve daha geniş tarihi dilimlerin arka planda durduğu metinlerdir. Bu biraz da merak tabii. Şimdi bilgi sahibi olmam gerektiğini hissettiğim alanlara yönelmiş olduğumu fark ediyorum. Bu, son roman Nasreddin için de geçerli.

İlk romanınızda da hayat, ölüm, arkadaşlıklar, politik ilişkiler vardı ve bunlar sizin sonraki romanlarınızda da ardını bırakmadığınız izlekler. Politik seçimleriniz ve duyarlığınızla edebiyatı iç içe getirme tutumunuz yirmi üç yıl önce neydi, bugün ne ve nasıl değişti?

Siyasetin içinde olmak bizim kuşak için kendiliğinden gelişmiş bir varoluş biçimi galiba. Gençliğimizin geçtiği dönemin etkileri çok güçlü. Franco ve Salazar hâlâ iktidardaydı. Hatırladığım kadarıyla yetmişli yılların ortalarında yok oldular. Amerika’da Vietnam Savaşı’nın, savaşa karşı muhalefetin izleri canlıydı. Joan Baez dinliyorduk, oradan Robson’ı ve giderek Blues’u keşfediyorduk. Avrupa’da hak mücadeleleri vardı, sendikal hareketin, sınıf hareketlerinin ateşli yıllarıydı. Cezayir meselesi, Fransız aydınlarının, Sartre’ın tavrı anılarda canlıydı. Latin Amerika kaynıyordu, Guevara’nın Birleşmiş Milletler’deki konuşma metninin etkileri sürüyordu. Velhasıl bir dayanışma iklimi oluşmuştu. Eğitimimizi, eğitimle öğrendiğimiz aidiyetleri sorguluyorduk. Eh, Türkiye de gelişmelerden pek geri kalmıyordu. Nâzım’ın bütün şiirleri basılıyordu. “Tanganika Röportajı”, “Havana Röportajı”, “Saman Sarısı” geç kalmış gazete haberleri gibi zihnimize kazınıyordu. Meğer dünyada neler olmuş, hâlâ da neler oluyor diyorduk ve bu duyguyu yaşadığımız güne uyarlamaya çalışıyorduk. Ruhi Su diye bir adam vardı. Eğitimli sesiyle başka bir hikâye anlatıyordu. TİP’in meclise girmesi dönemin CHP’sini “ortanın soluna” çekmişti. Sonraları Ecevit, “Toprak işleyenin, su kullananın” demişti. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş söyleyeceklerini söyleyip gitmişlerdi ama zihnimizde önemsediğimiz sorular, cevaplar, derin izler bırakmışlardı. Böyle bir dönemde gençliğini yaşayanlar için siyasetin ve katılımın çözüm alanı olmaktan çıkması pek mümkün değil. Biraz yakın dönem tarihi gibi oldu ama politik konumumun arkasında neler olduğunu belirtmeden geçemedim. 

Bana okumayı öğreten, sevdiren şey her şeyden önce bu sürecin kendisiydi. Sonra yakın çevre ve arkadaşlıklar tabii. Birbirinizi öğrenmeye kışkırtırsınız, yarışırsınız ve bu yarış dünyadaki en adil yarışlardan biridir. Müzik işi de böyledir. Arkadaşlardan, arkadaşlıklardan öğrenirsiniz. Birbirinize omuz verirsiniz, enstrümana zaman ayırmayı, bağlılığı keşfedersiniz.

Edebiyata gelince, ben yazdıklarımı kırk yaşında yayımlamaya başladım. Konunun siyaset değil de insan olduğunu öğrendikten sonra. Bu açıdan şanslı sayılırım. Ama iki gerçekliğin yarattığı duygunun, asıl gerçek ile yazdıklarınızın iç gerçekliğinin yarattığı duygunun birbirini ezmemesi gerektiğini düşünüyorum. Arada bir hâlâ ezmeye kalkarlar. Yeniden yazarım, toparlamaya çalışırım.

Aynı kuşağın içinde 12 Eylül acımasızlığını yaşadık. Ayrıca siz 12 Eylül’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldınız. O felaketin içindeki insanların yaşadıklarını bence olması gerektiği gibi anlatıyorsunuz. Peşini bırakmadığınız bir sorun bu. Sizin için romanlarınızdaki politik hayatlar neydi ve bir yazar yaşadığımız politik hayatları anlatmalı mı, nasıl anlatmalı?

Yazarların siyasi sorumluluğu diye bir genelleme yoktur herhalde. Kimse politik hayatlar anlatmak zorunda değil. Politikaya bulaşmak zorunda da değil. Edebiyat fazlasıyla derin bir kuyu, bir kırkambar. Ne çekip çıkardığımız, neyi ortaya döküp saçtığımız, bütün bunlar sonradan değerlendiriliyor. On dokuzuncu yüzyıl insanının derinliğini Kafka’dan, Dostoyevski’den, diğerlerinden öğreniyoruz. Rus insanının derinliğini hem Tolstoy’dan, Çehov’dan hem de Gorki’den öğreniyoruz. Bu adamlar birbirleriyle kıyaslanabilecek metinler yazmadı. Brecht ile Beckett’in değerini onları ayrı kefelere koyarak ölçemeyiz, anlayamayız gibime geliyor. Aynı kefede durunca, karşı kefeye de insan, sistem meselelerini koyunca daha iyi anlaşılıyorlar. Tabii, bu adamların hepsi yaşadıkları dönemlerin edebiyattaki sonuçları. Dönemin meselelerinden hareketle insanı, bizi anlatıyorlar, bizimle ilgileniyorlar. Doktor gibiler, dertleri bizi iyileştirmek. Bu insanların izlekleri sadık kalmaya değer izlekler. Nasıl ve hangi yordamla takip edeceğimiz, nelere önem atfedeceğimiz, politikaya bulaşıp bulaşmayacağımız bize kalmış. Ama tabii uzak durulması gereken şeyler var. Benim açımdan, anlattığım gerçekliği okuyanın gözüne sokmak, açıktan bir bilinç taşıyıcısı olmak tercih edilir bir durum değil ki edebiyatın işi de bu olmamalı zaten. Ama belki yüz yıl önce ya da yüz yıl sonra yaşasaydım başka bir anlatım yolunu yeğlerdim. Ayrıca bütün bunlar okurla yakınlaşmak, anlaşılabilirlik, anlam ve kabulle de ilgili şeyler.

12 Eylül konusuna gelince. Bizde bunu Türkiye’ye özgü bir mesele olarak anlama eğilimi var. Oysa 1980 global bir değişim tarihinin başlangıcı ve bu, öncüsü olmakla iftihar edilebilecek bir değişim değil.

Bu arada bir yerde, “Büyük sözler fısıltıyla söylenir” dediğinizi okudum. Bunu da yazıp başucumuza asmalıyız...

Böyle bir şey demiş miyim, hatırlamıyorum. Şimdi duyunca biraz fazla büyük bir sözmüş diye düşündüm. 

Politik tezlerden uzak, insanı merkeze alan politik hayatları anlatıyorsunuz. John Berger da, “Dünya daha insancıl bir yer olsaydı hiç yazmazdım” diyor...

Tez, mesaj, bunlar bana fazla iddialı geliyor. Bir şeyi anlaşılması için göze sokmak politik jargonların, politik programların, ticari tanıtım metinlerinin işi olmalı. Ama anlam yokluğu da bir o kadar itici. Çevresinden, tarihten soyutlanmış, üsluptan ibaret bir insan anlatısı herhalde boş bir çaba olurdu. Mesele oluşturmayan bir insan tanımı da öyle. İnsanı bu şekilde tanımlayabiliyor olsaydık ya da öyle bir çağda yaşasaydık yazmaya değer bir şeyler kalır mıydı? Kalırdı herhalde. Aşk, ihtiyarlık, yalnızlık, doğa... Ama böyle bir dünyada yalnızca insanca yaşamak belki daha değerli bir şey olurdu. Neyse, olmayacak duaya amin demeyelim, ütopyalar iyidir deyip geçelim.

Sonunda insan başkaları tarafından etkilenmiş olmakla birlikte, kendisine kendi biçtiği hayatı yaşıyor. Kaderini kendisi çiziyor. Sonra o kaderi elinden kaçırmamaya çalışıyor. Yaşadıklarımız da demek ki kendi çizdiğimiz yolda karşılaşmak zorunda kaldıklarımız. Sanırım siz de romanlarınızda böyle insanları anlatıyorsunuz...

Bu kader meselesini çözene madalya vermek lazım zaten. Bir yandan kendi elimizde, bir yandan da olanakların ve zorunlukların elinde. Kâğıt dağıtılırken beş benzemez alanların işi çok zor. Bazı tarihlerde ya da bazı coğrafyalarda doğmuş olmak bile sonu başından belli hikâyeler anlatıyor bize. Büyük göçler, kırımlar, savaşlar, siyasi çıkarlar için, güç için feda edilmiş yığınlar... Fakat her çağın edebiyatı buna rağmen bireyden ve kaderinden bahsedebilmiştir. Bu, eski metinler için, Eski Ahit için, Homeros’un anlattıkları için, halk hikâyeleri için de geçerli. Edebiyat gözünü bireyden ayırmıyor. İnsan doğasının sabitliği, tek yanlılığı fikriyle çatışıyor ve çeşitliliği yönelim zenginliğini kayıt altına alıyor. Bu aslında derin bir karşı çıkış. Yalnızca politik olana değil, tarihi ve coğrafi kader algısına da bir karşı çıkış. 

Bu anlamda edebiyatın itirazları çekicidir. Ben de bu işin büyüsüne kendini kaptıranlardanım. 

Edebiyat bir toplumun en güçlü belleği. Bunu sizin romanlarınızda da hissediyoruz. Birbirinden farklı hayatları anlatırken de böyle. Ölü Kelebeklerin Dansı’ndan Mino’nun Siyah Gülü’ne, Gülhisarlı Terziler’e, bunun için de yazdığınızı düşünüyor musunuz?

Toplumsal bellek diye bir şey vardır herhalde. Ama gerçeğe ne derece tekabül eder, bilinmez. Galiba biraz parçalanmış bir şey bu. Türk sağcıları 6-7 Eylül’ü hatırlar mı, hatırlamak isterler mi? Yetmişli yılların solcuları olarak birbirimizi öldürdüğümüzü hatırlamak ister miyiz? Ermeni meselesi, Kürt meselesi kansız, acısız süreçleri mi ifade ediyor ki hiç yokmuşlar gibi davranıyoruz? Böyle onlarca soru sorulabilir, bunların cevapları yoktur, büyük çoğunluk susar. Yalnızca bizde böyle de dünyada farklı mı? Hatırlamak denince toplumların, bir yerde kümelenmiş insanların çoğunun kaşı gözü oynuyor, göğe bakıp ıslık çalıyorlar. En kötüsü de hatırlamayanların siyasi, sosyal hegemonyası altında yaşamak. Böyle bir durumda belleğe ve belleğin işlevine daha çok sarılıyorsunuz. Sözünü ettiğiniz kitaplarda yazdıklarım büyük ölçüde bu duyguyu yansıtıyor. Hatırlamayı, toplumca, parçalanmadan hatırlamayı ne zaman başarırız, yani toplum olmayı ne zaman başarırız, bilmiyorum. Herhalde ergenlikten kurtulunca.

İnternette hakkınızda yazılanların büyük çoğunluğu elbette müziğinizle ilgili. Yorumcu olarak büyük bir izleyici kitlesi var arkanızda. Ama romanlarınızla şarkılarınızı izleyenler birbirinden ayrı duruyor sanki... Ya da bizde bu ikisi pek yan yana gelmiyor mu?

Bu bana normal geliyor. Müzikte popüler bir iş yapıyoruz. Ne kadar kıyısında olursak olalım pop müzik piyasasının içindeyiz. Bu işin alıcılarının, dinleyicilerin sayısı okur sayısıyla kıyaslanamayacak kadar çok. Okumak zahmetli bir iş. Kelimeleri tek tek izleyip algılayacaksınız, anlamları zihninizde canlandıracaksınız, gerekirse sözlüğe başvuracaksınız ve bu “eza”dan zevk alacaksınız. Bu eylemlerde bulunurken başka bir şeyle uğraşırsanız okuduğunuzu anlayamıyorsunuz. İstikrarlı klasik ve caz dinleyiciliği bir yana bırakılırsa müzik dinlemek nispeten kolaydır. Mesleki deformasyonunuz yoksa, şurada bas ne yapmış, burada piyano ne demiş diye takılmıyorsanız, dikkatinizi vermeden, günlük hayatınızın bir eşlikçisi olarak müzik dinleyebilirsiniz. En azından melodik hattın, armonik yürüyüşün size ulaşması için başka bir şey yapmanız gerekmez. Tabii bir de aynı müziği dinleme hazzını tekrar yaşamanız için aynı plağı pikaba koymanız yeterlidir. Edebiyat okumalarındaysa tekrarı genellikle içinizden yaparsınız. Çünkü daha kalıcı, biraz daha sonuçlanmış bir etki oluştururlar. Kısaca dinleyici profiliyle okur profili farklı şeylerdir gibime geliyor. Bu yüzden yan yana gelmemelerini normal karşılıyorum. Elbette birtakım geçişkenlikler oluyor, ben bunu tanıyorum, roman da yazmış, acaba ne yazmış, nasıl yazmış diyenler oluyor. Ayrıca hem okur hem de dinleyici olarak ilgi gösterenler de oluyor. Şu da var tabii: Adam müzisyen, münhal mi var edebiyat âleminde, herhalde yazdıkları abuk sabuk şeylerdir diye düşünenler de oluyor. 

Bu arada şiir var, yayımlanmış şiir kitaplarınız. Şiirin müzik ve romanın yanında nasıl bir yeri var?

Çok sayıda şair arkadaşım var, onların şiirle ilişkilerini iyi bildiğim için şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: Şair değilim. Bazen anlatıyı daha kestirmeden, daha vurgulu dile getirmek olanaklı hale geliyor. Şarkı sözünde bu zaten gerekli bir şey ama şiirde zamanla, tartımla ilgili seçme özgürlüğünüz daha fazla. Şiir üstüne müzik yazanlar iyi bilir, aslında bu ikisi zaten birbirine dönüşebilen şeyler. 

Bir de okur olarak en çok şiire düşkünüm. Eski şiirin, divan edebiyatının, anlamsızlığa bu kadar değer atfedilmeyen yılların söyleyiş gücünü bulmak artık çok zor ama arada bir pırıltılı işler çıkmıyor da değil. Yalnızca arayıp bulmak gerekiyor.

2010’da Ezginin Günlüğü’nden ayrıldınız. Bu ayrılığın sonuçlarından, etkilerinden söz eder misiniz...

Ezginin Günlüğü’yle on yedi yıl birlikte iş yaptık. Galiba on bir albüm ve yüzlerce konser. Ayrıldıktan sonra çalışma zamanımı daha efektif kullanma olanağı buldum ki bir yaştan sonra bu değerli hale geliyor. Öte yandan müzik çalışmalarında yine bir ekiple çalışıyorum. Bir yıl öncesine kadar eskisi gibi, hatta daha yoğun bir programımız vardı, pandemiden sonra sıfırlandı. Burada yeri gelmişken bir konuya değinmek istiyorum. Pandemide yaşadığımız zorluklar dinleyici nezdinde müzisyen olmanın zorlukları olarak anlaşılıyor ama gerçek bundan daha can yakıcı. Mekân çalışanları, girişimciler, menajer ekipleri, rodiler, ulaşımcılar işsiz kaldı. Biz sahnede beş kişi görünüyorsak da tur ekibimiz on bir, on iki kişi. Göründüğünden, bilinenden çok daha geniş bir kesim açlık sınırının altında. Açıkçası yakın geleceği karanlık görüyorum. “Sosyal” devlet nasıl görüyor bilmiyorum. 

Örnek aldığınız müzik insanları var mı?

Bunlar yıllara, yaş dönemlerine göre hep değişti. Çocukluğumda pederbeyin cümbüşü nedeniyle klasik Türk müziğiyle büyüdüm. Arap udiler gibi biraz sert çalardı, nüanslarda mızrap çarpmaları çatır çatır duyulurdu. Bunun bir ekol olduğunu sonradan öğrendim. Sonra birçok albümde Yurdal Tokcan’la, kanuncu Göksel Baktagir’le çalıştık. Yumuşak dokunuşların ifadesinin bana daha çok uyduğunu keşfettirdiler. 

Yine çocuklukta Timur Selçuk’tan etkilenmiştim, onun şarkılarına öykünen şeyler yazardım. Fikret Kızılok vardı. Bu iki isim daha çok şiir üstüne çalışırdı. Şiir üstüne çalışmak başlı başına bir eğitim. Vurguları, prozodiyi öğreniyorsun, şair tanıyorsun, bir biçimde şiire giriyorsun, okumayı, değerlendirmeyi, bir kelime üstünde düşünmeyi öğreniyorsun. Bir de tabii söz düşürme ustaları vardı. Âşık Veysel’in mısra-ı bercestesi çoktur mesela. Daha sonra Rock dinleyiciliği başladı, klasik müzik dinleyiciliği başladı. Etkilenme alanı biraz genişledi.

Sonraları örnek alma yaşını geçtik ama hayranlıklar başladı. Özellikle iyi enstrümantalistlere... Bu anlamda son yirmi otuz yılda Türkiye’de olup biten en iyi şey belki de hem klasik müzikte hem de etnik işlerde iyi çalgıcıların çıkmış olması. 

Edebiyat artık günümüzde piyasaya ve yeni zamanların kültürüne de bağlı. Pek çok yerde de böyledir elbette ama bizde daha fazla mı böyle? Üstelik bu hayatın içinde edebiyat dünyasının giderek değerlerini yitirmeye, niteliğini düşürmeye başladığını, yazılanlardan önce yazarı öne çıkaran bir hayatın içinde yaşamayı seçtiğini düşünüyorum. Sizin düşüncelerinizi merak ediyorum.

Bu durum sanırım popüler alanın dışında kalan işlerin görünmez kılınmasıyla ilgili. Bu konuda dünyadaki modalardan pek uzak olduğumuzu düşünmüyorum. Fokstrot’ta ve Tango’da birkaç yıl gecikmiştik, şimdi de herhalde ancak o kadar gerideyizdir. Popüler edebiyat her zaman her dönemde vardı. İçlerinden iyi şeyler de çıkar; Turhan Oğuzbaş’ın da güzel şiirleri var. Ama sorun bu değil tabii. Sorunun bir parçası, genç yazarların neye kışkırtıldığıyla ilgili. Şöhret ve satış diye bir gerçek var. Bu devirde kaç genç yazar yeni bir dil oluşturma cesareti gösterir, okunmayacağını, görünmez olacağını bile bile deneysel işlere girişir? Sorunun bir başka parçası okur. Bir başka parçası yayınevleri, eğitim politikaları. Bütün bu sorunlar yazarlara bir biçimde yansıyor. Zamanında Mısır hükümetinin sipariş ettiği Ramses romanlarını biliyoruz. Kendine ait bir meseleyi anlatmaktansa timsah yılında timsahı, maymun yılında maymunu anlatma durumu da var. Satmak istiyorlar, görünür olmak istiyorlar. Bunu çok normal buluyorum. Tanıtım, reklam çabalarını da normal buluyorum. Normal olmayan şey sorunun ilk parçası. Yakın geleceğin edebiyatının renkleri cesaretlerini kaybediyor.

Asıl sorun galiba birbirimizi ne üzerinden anlayabileceğimiz. Bugünlerde birey üzerinden anlayamıyoruz, özellikle siyasi literatürden ödünç alınan aidiyet temaları üzerinden anlıyoruz. Aidiyet kümelerinin matematiksel bir doğrulukla her şeyi açıkladığını sanıyoruz. Siyaset sosyolojisi, siyasi tarih bu kolaylığın cazibesine kapılan ilk alanlar oldu. Artık kuşdili konuşuyorlar. Kapitalizmin adı en iyi ihtimalle “sistem” oldu. Harcıâlem kullanımlarla zaten sorunlu bir kelime haline gelen emperyalizm kavramı geçen yüzyılın başındaki kullanımının bir karikatürü olarak milliyetçiliğin, popülizmin kaldıracına dönüştü. Siyaset diplomasi kültürünü, dilini kaybetti. Ah ne güzel, artık her şeyi açıkça konuşabiliyoruz demek de mümkün tabii. Ama geçen yüzyılın savaşlarının arife günlerine, açıkça saldırganlığın konuşulduğu günlere de bakmak gerekiyor. Bu aleni bir tekrardan başka bir şey değil.

Karikatürleşme birçok alanda var. Psikiyatrların yerini kişisel gelişimciler aldı. Gazetelerin yerini emir kulları aldı. Kanaat önderi diye bir şey var mesela. Bu kavram 15 Temmuz darbesinin faillerini de açıklıyor mu, merak ediyorum. Gerçi bu tür yakınmalar Eski Mısır’da da vardı. Zaman neyi ne kadar değiştirdi, onlara bakmak lazım.

Her şeye rağmen edebiyatın siyasete bulaşan alanlara kıyasla daha dik durduğunu düşünüyorum. Hâlâ “diplomatik” bir dili var edebiyatın. Hâlâ devlet karşısındaki, toplum karşısındaki, aidiyetler karşısındaki bireyi inceliyor. Bu da bir şeydir.

Sizin bir sanatçı duruşunuz var. Daha doğrusu günümüzde çoğu sanatçıda rastladığımız gibi bir duruş değil de sıradan bir insan olarak duruşunuz. Örnek alınası. Üstelik entelektüel bir duruş bu. Kimsenin gözüne sokmayan, kendini öne çıkarmayan. Düşünceleri var, tavrı var. Peki bir yazarın ve sanatçının felaketlerin içinden kurtulamayan bu ülkede nasıl bir tutumu olmalı ve yarattıklarına bu duruşunu nasıl yansıtmalı?

Söyledikleriniz için teşekkür ederim. Bunlar daha çok kişiliğimle ilgili şeyler, yani başka türlü davranmayı, başka türlü olmayı beceremiyorum da denebilir. Ortada olmak, spot altında olmak pek tercih ettiğim bir şey değil. Lakin gelin görün ki hayatımı kazandığım yer sahne. Bu durumda ne söylesem inandırıcı olamam. Hâlâ alışmaya çalışıyorum.

Yazarların, sanatçıların sorumluluğu, gerçekten bir tutum mecburiyetleri var mıdır ya da bunu işlerinde yansıtmalılar mıdır, bilemiyorum. Daha doğrusu, bu bana genellemeye müsait bir alanmış gibi görünmüyor. Soyut sanatlarla uğraşanları, genel olarak klasik müzik bestecileri, klasik dönem ressamları sorumluluktan muaf olabiliyor ki doğrusu da budur. Yaptıkları iş, yarattıkları repertuvar bugün de insan ruhunu şekillendiriyor, eğitimde işe yarıyor. Öte yandan bunlardan bazıları da çeşitli dönemlerdeki özgürleşme hareketlerine bigâne kalmamışlar. Beethoven’ın Napoléon ithafı bilinen örnektir, hayal kırıklığına uğrayınca da ithaf sayfasını yırttığı söylenir. Tabii on dokuzuncu yüzyılın başından itibaren işler biraz değişmeye başladı. Özgürlük talepleri, bu taleplere yönelik bastırma hareketleri, siyasi katılımın genişlemesi, demokrasi fikrinin canlanması, liberal, anarşist, sosyalist, milliyetçi fikirlerin etlenip ortaya dökülmesi, teknolojinin vardığı nokta, kültürel alanın genişlemesi, bütün bunlar sanatın da siyasi alanda bir rol kapması sonucunu doğurdu. Ulusal devletlerin ortaya çıkışına sinemanın ortaya çıkışı eşlik etti. Tabiri caizse siyaset sanatı, sanat da siyaseti keşfetti. İki büyük savaşı ve hemen sonrasını kapsayan dilimde bu ikisi biraz daha hemhal oldu. Elbette bütün bunları sonradan adlandırabiliyoruz. Yoksa yaşanan dönemlerin sıcaklığı içinde popülaritenin, ilginin nereden nereye kaydığını göstermek herhalde fazlasıyla keskin bir öngörüyü gerektirirdi. 

Fakat sanat, edebiyat denen şey her devirde ve her coğrafyada dakik bir kayıt tutucu olmuştur gibime geliyor. Bir devrin birey profilini anlamak için sosyoloji okumak, tarih okumak hiçbir zaman yeterli olmayacak. Edebiyat, sanat olmadan bilgilerimiz hep eksik kalacak. 

Bugüne gelince... Siyasi figürler Bonaparte’a, Bismarck’a geri dönüyor, denenmiş bir daha deneniyor. Edebiyat ve sanat da bu tekrarı yeniden resmediyor, kayıt altına alıyor. Bir birey olarak bu tekrarların nasıl sonuçlar doğuracağını biliyorum: Aynı sonuçları doğuracak. Ama bir şarkı yazarı olarak, roman yazarı olarak, aptallık gibi görünse de daha iyimserim. Süreçlerin içinde olmayı hissetmek yalnızca geçen yüzyılın sanatçılarına ait bir duygu değil. Tekrar zincirinin bir yerde, bir biçimde kırılacağını, bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Türkiye bir merkez ülkesi değil. Bir türlü büyümek istemeyen, çocukluk sorunlarını aşmayı bilemeyen bir ülke. Meseleler karşısında çözüm üretmekten çok ağlayıp zırlamayı, şımarıklık etmeyi, oyuncaklarını kırıp dökmeyi tercih ediyor. Tabii bu daha çok yönetenlerle ilgili bir şey. Şu pandemide bile ancak çocukların uydurabileceği yalanları söylediler. Hâlâ da söylüyorlar. Bu gerçekten siyasi kadüklük, ergenlik. Tanzimat’tan bu yana yüz elli yıl geçti, ergenliği aşmak yüz elli yıl sürecek bir şey değil. Bütün bu kesintisiz süreç halkın da sağduyusunu emdi, çocuklaştırdı.

Yine de birkaç adım geriden de olsa dünyanın gittiği yere gidiyoruz. Burada genel olarak sanatçının, yazarın elini taşın altına koyup koymaması kendi seçimine kalmış bir şey. Benim seçimim özgürleşmeden yana olmak. Fayda diye bir şeyden söz edeceksek bunun getirisini her türlü faydaya yeğlerim.

Nasıl yazıyorsunuz? Bir romana başlarken bir fikir, odak noktasındaki sorun, sonra tasarı ve bunları ortaya çıkaracak hikâye... Nasıl başlıyor ve tamamlıyorsunuz?

Proje denen şeyi oluşturmanın bin bir türlü yolu var. Ama önce herhalde bir derdimizin olması gerekir. Eh, bizim memleketin derdi de malum, bitmez. Bir de kişiliğiniz de uygunsa Hicaz pulu gibi beyninize yapışır bu dert. Ne yaparım, nasıl yaparım da anlatırım diye başka bir dert daha edinirsiniz. Bu derdi tarih dilimleri içinde sınamanın peşine düşmek, ne olmuş, nasıl olmuş diye meraklanmak da cabası. Çocukluk, ilkgençlik tanıklıkları, kutsal ailenin yorganını parçalayıp pamuğu, yünü ortalığa saçmanız... Bütün bunların toplamı derinlikli bir kaosu temsil etmiyorsa zaten yazamazsınız. Sonra da okumalar, karalamalar başlıyor. Dinamikler, kişilik değişimleri, rızalar, kabuller, reddiyeler, yaşadığımız hayata çok benzeyen ama ayrı bir yaşam alanı olarak, bir alternatif değerlendirme olarak sizin elinizden çıkan şeyler.

Yazma işi son yıllarda başka bir zorunluluğa da dönüştü bende. Pazara giderken alacaklarınızı bir kenara not edersiniz ya, öyle. Bunun adı galiba unutma korkusu. Notlar almak, bugünün bir tekrarını, bir replikasını oluşturmak, aslı kaybolunca insanların dönüp bakabileceği, benim de dönüp bakabileceğim, gerçeğe benzeyen, birey söz konusuysa gerçekten daha çok gerçeğe benzeyen izlenimci bir resim ortaya koymak.

Anlatılar niye var, hangi ihtiyacı gideriyorlar? Bu her zaman düşündüğüm, işin gerçeği her düşündüğümde farklı anlamlar vermeye eğilimli olduğum bir şey. Kayıt tutmak, alternatif bir algı alanı yaratmak, bireyi didiklemek, yaşananları, tarihi anlamak ve buna benzer daha pek çok şey sıralanabilir. Görmek ve göstermek de önemli. Ama en çarpıcı şey galiba bütün anlatıların kişisel, öznel olması. 

Benim için işin eğlenceli yanlarından biri de kaynak taramak, okumak. Birçok yan metin oluşuyor, ilgilerim değişiyor, canlanıyor, sorularım çoğalıyor ve ne kadar cahil olduğumu anlıyorum.

Her zaman soruyorum: Sevdiğiniz ve etkilenip başucunuzda tuttuğunuz yazarlarınız kimler?

Yenilerden okuru olduğum birkaç yazar var. Barış Bıçakçı, Murat Uyurkulak, birkaç genç öykücü ve şiir karalayanlar da dahil şairlerin hepsi. Bunun dışında edebi işlere artık pek vakit kalmıyor, ne yazıyorsam onun üstüne okuyorum. Geçen üç yılda mesaimi Ortaçağ Anadolu’suna harcadım. Ondan önce Kürt sorunu vardı, ondan önce genel bir sermaye birikimi tarihi ve ondan önce de yakın dönem darbeler tarihi.

El altı kitapları da var tabii. Barış Ünlü’nün, Braudel’in, Tarkovski’nin yazdıkları, Oğuz Cebeci’nin Komik Edebi Türler’i, Eski Ahit. Bir de mizahı, ironiyi elden bırakmayan adamlar otuz kırk yıldır elime yapışır; Ahmet Rasim, Salah Birsel... Voltaire’i de ayrı bir yere koymak gerekir tabii, komik adamdır.

Yakın gelecekteki albümleriniz ve romanınızdan da söz eder misiniz?

Albümün eli kulağında sayılır. Dijital alanda yedi şarkı yayınladık, tamamlayınca plak olarak basmayı düşünüyoruz. Romanda da şamandırayı attım, suyun yükselmesini bekliyorum.

Sorularınız için teşekkür ediyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Notos DergiNotos Dergi

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

YAZARLAR

Semih Gümüş

Editör @ Notos

Notos Dergi

Uzun ömürlü ve bilinirliği yüksek, dinamik, günü yakalayan edebiyat dergisi Notos'tan özel seçilmiş makaleler iki haftada bir salı günü 17.00'de Aposto'da yayımda.

İLGİLİ OKUMALAR