İç içe meseleler ve birbirine bağlı çözümler: Meclis Komisyonu Birinci Oturum konuşmalarının özeti

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Cenaze evine gidenler için şöyle bir deyiş vardır: “Yas evindeki herkes aslında kendi derdine ağlarmış!”
12 Ağustos 2025 tarihli Meclis Komisyonu'ndaki konuşmaların metinleri okuduğunda da böyle bir durum görülüyor. Konuşmacıların hemen hepsi, başka konulara değinmeyi ihmal etmiyor ama kendi önceliklerine daha fazla vurgu yapıyorlar.
Aşağıda, önce özünü kaçırmadan özetlediğimiz konuşmaları sunuyoruz ki, gizli-gizemli bir hava verilen Komisyon çalışmalarının gidişatı hakkında okuyucunun da bir fikri olsun. Kimin ne söylediğini paylaştıktan sonra konuşulanlar üzerine bir değerlendirme yapacağım.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş:
“Öncelikle, ilk iki toplantısında amacına ve Komisyonun kuruluş ruhuna uygun bir şekilde çalışmaları gayet disiplinli ve muntazam yürüttüğü için üyelerimize teşekkür ederim…
Terör örgütünün bilahare silah bırakmasıyla birlikte ortaya çıkan süreçte gerçekleşecek olan adımların millet adına takip edilmesi, gerekli birtakım düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ve bu çerçevede Türkiye’nin bu tarihi dönemecinde demokratikleşmeyle ilgili adımların da konuşulması hiç şüphesiz, Komisyonumuzun en temel meselesi ve en önemli vazifeleridir…
İlk iki toplantıda alınan kararların oybirliğiyle alınmış olması da kayda değerdir.”
TİP Milletvekili Ahmet Şık:
“…‘Barış’ ve ‘Kürt sorunu’ kavramlarının adının geçtiği bir Komisyonda veya bu Komisyonun isminde geçmezken ve amacında da belirtilmezken yalnızca ‘entegrasyon’ başlığına indirilecek bir Komisyon faaliyeti için önerilecek isim ve kurumların da sınırlı olması gibi bir durumun ortaya çıkacağı açıktır.
‘Ne barış’ ne de ‘Kürt sorunu’ (kavramı) ‘entegrasyon’ başlığına indirgenebilir. Bu yaklaşımın Komisyonun toplumsallaşmasının ve toplumda oluşan haklı kaygı ve şüphelerin giderilmesinin önünde büyük bir engel olduğunu düşünüyorum.
Açıkçası ben, kamuoyunun bu süreçten şeffaflık, dürüstlük ve samimiyetle rıza üreteceğini düşünen biri olarak, iktidar kanadının bu sorunun çözümündeki önerisinin ne olduğunu ve sınırlarının nasıl belirlendiğini sadece medyaya sızdırılan haberlerden öğrenmek istemiyorum…
Yeni bir durum ortaya çıktığı için, sadece bu yeni duruma özel bir düzenlemenin önümüze geleceği ve bununla sınırlı kalacağı gibi bir kaygım var.
Bunun gerçekten toplumsal rıza üretmekte, kamusal meşruiyet sağlamakta önümüzdeki süreçte çok büyük bir sorun teşkil edeceğini düşünüyorum. Eğer sadece bu dar çerçevede tutulacaksa, bunu iktidar bileşenlerinin dile getirmesi ve muhalefetin de hangi noktada uzlaşacağı ya da nerede ortak payda yaratacağı üzerinden pozisyon belirlenmesinin gereklilik olduğunu düşünüyorum.
Tekrar altını çiziyorum: Sadece belli bir grubu, kişiyi, kurumu düzenlemeyi içeren bir teklif, bu Komisyonun varlık gerekçesini de ortadan kaldırır. Dolayısıyla iktidarın teklifini (ya da niyetini) şeffaf bir şekilde öğrenirsek, amacının ve düzenlemenin sınırlarının ne olduğunu öğrenebilirsek, ondan sonra tam da bu ihtiyaca uygun bir şekilde, kişi ve kurumların burada dinlenmesini önereceğiz.”
EMEP Milletvekili İskender Bayhan:
“Araçla amaç arasındaki ilişki Komisyonun bundan sonraki çalışmaları açısından önemlidir diye düşünüyorum. Biz, size bir gündem önerisi yazısı iletmiştik.
Özellikle kamuoyunun bilgilendirilmesi ve gündem önerileri içindeki gizli kapaklı toplantıların bile uygun bir biçimde kamuoyuyla paylaşılabilmesi, Komisyonun halkı ikna etme, bu ülkenin işçilerini, emekçilerini ikna etme diye bir niyeti varsa kaçınılmazdır.
Yani biz öğreneceğimiz bilgiler sadece kendimize aitmiş gibi davranamayız; uygun bir biçimde (kamuoyunun) bilgilendirilmesi Komisyon tarafından önemlidir.”
CHP Milletvekili Murat Emir:
“Bu üçüncü toplantıda, işaret ettiğimiz gibi, Komisyonumuzun amaçları, çalışmalar ve davet edeceğimiz kişileri, kurumları ve kuruluşları konuşacağız; çerçevemiz bu. Burada öncelikle Komisyonumuzun amacı içerisinde olan demokrasi, özgürlük ve hukuk devletine dönük olarak bu Komisyonun hangi çalışmaları yapması gerektiğine değinmek istiyorum.
CHP öteden beri Türkiye’de demokrasinin en üst seviyede yeşermesi, hukuk devletinin olması gerektiği gibi inşa edilmesi ve aşındırılmaması ve özgürlüklerin en geniş anlamıyla kullanılması için mücadele veren bir partidir. Buna dönük pek çok müktesebatımız vardır. Bunun içerisinde Kürt sorununa dönük olarak da onun dışındaki diğer demokrasi ve adalet sorunlarımıza da değinen, onlara odaklanan birçok çalışmamız var.
Türkiye’de ‘terörsüz Türkiye’ diye tarif edilen ama bizim ‘demokratik ve özgür Türkiye’ diye tarif ettiğimiz bir sürecin daha ilk emareleri görüldüğünde biz CHP bünyesinde bir ‘Demokrasi ve Adalet Komisyonu’ kurduk. Bu Komisyonumuzda daha önceki çalışmalarımızı ve bugün Türkiye’nin acil ihtiyacı olan çalışmalarımızı derledik, toparladık. Komisyonumuzun da bizim bu çalışmalarımızdan yararlanacağını öngörüyoruz.
Türkiye’de demokratikleşme ve adalet sorununu çözmek adına yapılması gereken adımların Kürt sorununu dışlamayan ancak Kürt sorunuyla sınırlı tutulmayan bir bakış açılışıyla planlanması gerekmektedir. İktidarın iddia ettiğinin aksine, Türkiye’nin sorunlarının birçoğu iktidarın kendi tasarlamış olduğu yürürlükteki Anayasa’dan değil, onun düşük standartlarının dahi uygulanmamasından ve yargıya siyasi müdahalelerden kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla çözüm paketi, sanıldığından çok daha kolay bir şekilde hayata geçirilebilecektir… Anayasayı askıya alan bir iktidarın varlığında Anayasa yapılamaz diyoruz. Anayasa Mahkemesi ve AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararları bağlayıcıdır. Ancak Anayasa Mahkemesinin Can Atalay ve Tayfun Kahraman başvurularında, AİHM’in Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başvurularında olduğu gibi, bu kararlar halen uygulanmamaktadır.
Kalıcı bir toplumsal barış ortamının kurulabilmesi ancak demokratikleşme adımlarıyla ve hukuk devletinin tesisiyle mümkündür. Türkiye’nin demokratikleşmesi için herkesin düşüncesini özgürce dile getirebildiği bir ortamın sağlanması; siyasi iktidar ve paydaşlarının ifade özgürlüğünün sınırlarını aşacak ötekileştirici bir nefret dilini kullanabildiği, bunun dışındaki herkesin kendisini baskı altında hissettiği mevcut düzenin terk edilmesi şarttır.
Kürt sorununun sadece güvenlik politikaları ve terörle mücadele düzenlemeleri ele alınarak çözülemediği görülmüştür. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü, gerçek bir demokrasinin inşasından bağımsız düşünülemez. Bu nedenle, meşru siyaset alanının daraltılmasına yönelik uygulamaların hızla geri alınması ve demokratik siyaset zemininin güvence altına alınması için gerekli adımların atılması çözüm için elzemdir.
Demokratikleşme için gerekli kanuni düzenlemelerin yapılması kadar, iktidar mevcut kanunların uygulanmasındaki hukuk dışı yaklaşımlarının terk edilmesi ve anayasa ihlallerine son verilmesi hayati önemdedir.
Kayyım uygulaması için seçilmişlerin meşruiyetini sağlayan sandığı ve halk iradesini yok saymak, cumhuriyetin taşıyıcı kolonlarını kesmektir. 31 Mart 2024 seçimlerinin ardından 25 milyondan fazla yurttaşımızın yaşadığı 13 farklı ilde görevden uzaklaştırılan 17’si CHP’li olmak üzere 27 belediye başkanına oy veren 17 milyon 363 bin 49 seçmenin iradesi bu kentlerimiz ve ilçelerimizde geçersiz sayılmıştır.
Siyaseti yargı aracılığıyla dizayn çabalarına son verilmelidir. 19 Mart 2025 darbe girişimi kapsamında haksızca tutuklanmış olan tüm siyasetçi ve bürokratlar derhal tahliye edilmelidir. Siyasi rekabet, ifade özgürlüğüne ve halkın kendisini temsil edecek yöneticileri özgürce seçebilmesine dayanır. Yargı, siyasi tartışmaların ve siyasi stratejilerin tarafı olamaz. Savcılıklar, muhalefetin hangi siyasal stratejileri belirleyeceklerine karar veremez.
Gezi davası başta olmak üzere, toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik davalar nedeniyle cezaevinde tutulanlar tahliye edilmeli… Gezi ve Kobani davaları örneklerinde olduğu gibi toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik davaların tümünden vazgeçilmelidir…
Terörle Mücadele Kanunu soyut tehlike suçunu düzenleyen muğlak ifadelerle doludur. Kanunda öngörülen suçların unsurlarındaki belirsizlik ve iktidarın dönemsel siyasal tercihlerine göre değişen yaklaşımları, bir yandan ülkemizde büyük acılara yol açan terör örgütleri ve eylemlerine karşı etkili bir mücadeleye engel olmakta, diğer yandan düşüncelerin özgürce dile getirilmesinin ve demokratik hakların kullanılmasının önüne geçmektedir.
Terör ve örgüt üyeliği tanımı açık ve herkes tarafından ortak bir şekilde anlaşılacak nitelikte ve tam bir toplumsal mutabakat sağlanarak gözden geçirilmelidir.
Türk Ceza Kanununda düzenlenen hakaret suçu, kamu görevlisine veya Cumhurbaşkanına karşı işlenmesi halinde daha ağır yaptırımlara bağlanmıştır. Cumhurbaşkanının tarafsız olduğu parlamenter rejime özgü düzenlenmiş olan bu suç tipi, Cumhurbaşkanının parti genel başkanı olduğu ve tıpkı diğer siyasi parti genel başkanların gibi gündelik siyasi tartışmaların tarafı olduğu bir sistem için uygun değildir.
Buna rağmen Anayasa değişikliklerinden itibaren bu suçtan yapılan soruşturma ve kovuşturma sayısı tırmanmış, hatta ifade özgürlüğünü kullanan yurttaşlarımız hakkında tutuklama kararları verilmiştir. Yalnızca 2021 yılında 11 binden fazla kişi Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılanmıştır.
Bu kanun hükümlerinin sıklıkla ve geniş yorumla uygulanması ülkemizde iktidara eleştiri getiren yurttaşlar üzerinde büyük bir baskı aracına dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı ve kamu görevlilerine hakaret suçları yürürlükten kaldırılmalı; hürriyeti bağlayıcı ceza yerine para cezası öngörülmelidir. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunda somut saldırıya sebep olma ölçütü getirilmeli. Düzenlemenin amacına uygun olarak, çoğunluğu azınlığın fikirlerine karşı korumak olarak algılayan ve eleştirel açıklamaları suç sayan baskıcı ve antidemokratik yorumlara engel olunmalıdır…
TCK’de düzenlenen nefret ve ayrımcılık suçu göstermelik olarak düzenlenmiş ancak herhangi bir uygulama olmamıştır. Nefret saikiyle işlenen suçlara ve nefret söylemlerine ilişkin olarak gerek maddi hukuka gerekse bu suçların takibatına ilişkin usul hukukuna dair kuralları içeren gerçek anlamda bir nefret suçları kanunu yürürlüğe konmalıdır.
Türkiye’deki insan hakları ve eşitlik kurumu, bağımsız bir yapıya kavuşturulmalıdır. İnsanlığa karşı suçlar ile işkenceye karşı etkin müdahale edilmelidir. Çünkü faili meçhul cinayetler, zorla kaybetme, işkence ve kötü muamele suçlarını da içeren davalarda zaman aşımı, olayların aydınlatılmasında ve toplumun vicdanında adalet duygusunun sağlanmasının önünde en büyük engeldir. İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımının işlemeyeceğine dair hüküm gerçek anlamıyla uygulanmalıdır.
Zorla kaybedilen kişileri anmak ve adalet talebini dile getirmek için her hafta toplanan Cumartesi Annelerinin gerçekleştirdikleri anma ve arayışına getirilen kısıtlamalar Anayasa Mahkemesi kararlarına uygun olarak geri alınmalıdır.
Otoriter rejimlerden ithal edilen yasa tekliflerinin gündemden kalıcı olarak çekildiği açıklanmalıdır. Kadın ve çocuklara yönelik şiddete karşı etkin mücadele edilmelidir. Bunun olmazsa olmazı İstanbul Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme yeniden yürürlüğe girmelidir.
Halkın haber alma hakkı çerçevesine aykırı olarak erişim engelleri konulmaktadır. Hemen her büyük toplumsal olayda yayın yasağı kararı verilmesinin önüne geçmek için Anayasa Mahkemesinin aldığı kararlar ile yeni uygulamalar dikkate alınmalıdır.
İçerik çıkarılması da sansürün bir başka türüdür. Kamusal tartışmaya ve halkın haber alma hakkına engel olan sansüre bu yönüyle son verilmelidir. Bu kapsamda sansür yasası (kast edilen halen yürürlükte olan Dezenformasyon Yasasıdır) geçersiz kılınmalıdır.
Basın özgürlüğü önündeki kurumsal ve yasal engeller kaldırılmalıdır. Bu kapsamda RTÜK ve Basın İlan Kurumu, siyasal iktidarın aparatı olmaktan çıkarılmalı; iktidarı eleştiren yayınları nedeniyle RTÜK’ün televizyon kanallarına uyguladığı idari yaptırımlar, para cezaları ve yayın durdurma kararlarının önüne geçilmelidir.
Örgütlenme özgürlüğü önündeki kanun ve uygulamadan kaynaklı tüm engeller kaldırılmalıdır. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunu, Anayasaya aykırı sınırlamalardan arındırılarak yeniden düzenlenmelidir.
19 Mart 2025 darbe girişiminden itibaren yüzlerce genç anayasal hakkını kullandığı için kötü muameleye maruz kalmış, gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Barışçıl gösteri ve eleştiri hakkını kullandığı için tutuklanan yurttaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır.
Grev yasaklarına son verilmeli; çalışanların örgütlenme, grev ve toplu sözleşme hakları Uluslararası Çalışma Örgütü kararlarına uygun olarak korunmalıdır.
Adil, kapsayıcı ve insan onuruna yakışır bir infaz mevzuatı getirilmelidir.
Gizli tanık uygulamasının adil yargılanma hakkını ihlaline son verilmelidir. Gizli tanık uygulaması, siyasi soruşturma ve kavuşturmalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, gizli tanık ifadelerinin tek başına hükme esas alınamayacağına yönelik karar vermiştir.
Gizli tanık ifadeleri adil yargılanma ve savunma hakkı ile çelişiyor ve yargılama ilkelerine aykırı olarak savunma tarafından sorgulanamıyor. Bu tür ifadeler somut delillerden yoksundurlar; dolayısıyla yargılamada şeffaflık ilkesi zedelenmektedir.
Etkin pişmanlık kurumunun itirafçılığa dönüştürülmesine derhal son verilmelidir. Savunma hakkına getirilen kısıtlama ve sınırlamalardan geri adım atılmalıdır. Zira olağanüstü hal kapsamında kabul edilen düzenlemeler, olağan döneme entegre edilerek savunma hakkının kısıtlanmasına yol açmıştır. Uzun süreli gözaltılar, avukatla görüşmenin geciktirilmesi veya sınırlandırılması söz konusudur.
(Yargısal anlamda) savunma silahlarının eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine aykırı olan kısıtlılık kararlarından Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda geri adım atılmalıdır.
Cezaevleri idare ve gözlem kurullarının kararlarında objektif kriterler söz konusu değildir. Kişisel kanaate ve siyasi görüşlere dayanan bu değerlendirmeler kanunlarda yer alan suç ve cezalar ile infaza ilişkin kuralların kişiden kişiye farklılık göstermesine neden olmaktadır.
Yargı kararlarıyla cezaevinde tutulanlar infazın tamamlanmasına rağmen bu keyfi kararlarla pişmanlık ifade etmeye zorlanmaktadır. Bu keyfi uygulamanın önüne geçilmelidir.
Kanun Hükmünde Kararnameler ile görevlerinden ihraç edilenlerin durumu yeniden hukuk çerçevesinde değerlendirmelidir. 2016 yılında ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında 125 bin kişi kamu kurumlarından ihraç edilmiş ve çok uzun bir süre bu işlemlere karşı yargı yolu kapalı tutulmuştur. İdari başvuru yolları ise değerlendirme konusu olan ölçütler bakımından belirsizlikler içermiştir. Bu süreçte beraat eden ya da takipsizlik kararı verilenler dahi görevlerine yahut eşdeğer bir göreve iade edilmemiştir.
Terör örgütü liderlerinin ve darbe girişiminde görev alanların yurtdışına kaçmaları engellenemezken birçok yargılamada büyük çelişkiler yaşanmıştır… On binlerce vatandaşımızın Resmi Gazete’de kişisel bilgileri paylaşılmış, kamudan ihraç edilenlerin özel sektörde dahi iş bulması bu şekilde engellenmiştir. Barış Akademisyenleri darbe girişimiyle ilgisi olmayan bir barış bildirisi sebebiyle görevlerinden ihraç edilmiştir.
Olağanüstü hal döneminden kalan tüm uygulamalar sonlandırılmalı, vatandaşlarımızın mağduriyetleri, evrensel hukuk ilkelerine göre giderilmelidir.
Ülkemizdeki sosyal, kültürel, inançsal farklılıklar zenginliğimizdir. Laiklik bu zenginliğin güvencesidir. Her yurttaşımızın eşit koşullarda özgürce bir arada ve kardeşçe yaşaması esastır…
Alevi yurttaşlarımızın kamu başta olmak üzere yaşadıkları eşitsizliklere ve karşılaştıkları ihlallere, Alevi inancının ve taleplerinin yok sayılmasına son verilmelidir… Yanlış uygulamaları nedeniyle muhataplarında karşılığı olmayan Kültür Bakanlığına bağlı olarak kurulan Alevi ve Cemevi Başkanlığı kapatılmalıdır.
Alevilere yönelik katliamlarla yüzleşilmeli ve katledilen yurttaşlarımızla ilgili toplumsal bir duruş sergilenmelidir. Bu katliamlar insanlığa karşı suç olarak kabul edilmeli ve zaman aşımı bu davalar açısından söz konusu olmamalıdır. Hacı Bektaş Veli Dergâhı gibi önemli inanç ve tarih merkezlerinin yönetimi Alevilerin kurumlarına, kurumların uygun göreceği üstyapılara ya da yerel yönetimlere bırakılmalıdır.
Siyasi soruşturmalarda Başsavcılıkların yetki gaspı sonlandırılmalıdır.”
MHP Milletvekili Fethi Yıldız:
“Cezanın amacı toplumu suçtan korumaktır. Islahın amacı ise hükümlü ve tutuklunun tekrar suç işlemesini önlemektir. Bu iki amaç birleştiğinde makul bir sonuca varılır…
Din, mezhep, dil, ırk, renk, cinsiyet, millet, milliyet, sosyal köken, siyasi veya fikri düşünceler, ekonomik göç, toplumsal konum yönünden ayrım yapılmaması gerekir. Uygulamada yasanın bu maddesine (İnfaz Yasası 2. Madde) uyulduğunu zannetmiyorum. Bazen 10 kişilik koğuşta 30 kişi yatarken, bazı koğuşlar salon-salomanje şeklindedir. 250-270 bin kapasiteli bir cezaevinde yaklaşık 420 bin tutulursa bu insan haysiyetinin çok da önemsenmediğini gösterir…
Bugünlerde tutuklama çok fazla gerekçe aramaya gerek olmayan bir lazime haline gelmiştir. Hâlbuki yargılama sürecinin sıhhati için maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak şekilde ortaya çıkarılması gerekir. Şüpheli veya sanığın hürriyetinin tedbir olarak geçici kısıtlanmasına biz maalesef uymuyoruz... Evet, tutuklama çok ağır bir tedbirdir. Ancak masumiyet karinesini hiçbir zaman ortadan kaldırmaz.
Edirne’deki uygulama ile Ankara’daki uygulama farklıdır. Bunun için de öncelikle yeni bir İnfaz Kanunu yapmalıyız. Bu da adli mahkûm-siyasi mahkûm ayrımı yapılmadan olmalıdır.”
DEM Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit:
“Tarihi bir dönemeçteyiz, tarihi bir iş yapıyoruz. Kürt sorununu, yüzyıllık bir sorunu, son 45 yılın 40 yılı da çatışmalı geçmiş bir sorunu çözmeye, derde derman aramaya çalışıyoruz. Bu Komisyon ne yapar ne yapmaz, amacı nedir tartışması belki de en kıymetli tartışmalardan biridir… Buradayız; çünkü burayı çözüm için, barış için, demokrasi için çok önemli bir yer olarak görüyoruz.
Türkiye’nin kendi sorunlarına, özellikle 100 yıllık kök sorunlarından biri olan; bugün birçok soruna ki -en büyük sorunumuz olan demokratik olmama sorunu- kök nedenlerinden birini oluşturan Kürt sorununun demokratik barışçıl yollardan Meclis iradesiyle, siyasetin iradesiyle, halkın iradesiyle çözüleceğine inanıyoruz. Bunun için de burada ve dışarıda Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözülmesi için mücadele ediyoruz, söz kuruyoruz ve ilerletmeye çalışıyoruz.
Bütün bunları yaparken de bu ülkenin demokrasi açığının farkında değil miyiz? Farkındayız! Bu ülkede muazzam bir demokrasi açığı var… Eşitlik, özgürlük, biz kadınların yaşam hakkı ve sorunu yok mu? Var!
Bütün bu sorunların her birisi, bugün yaşadığımız tüm sorun alanlarının hepsini ama hepsini şimdi tarihsel bir eşikte olduğumuz Kürt sorununun demokratik çözümü meselesinin önüne koyduğumuzda günün sonunda kazançlı mı çıkarız yoksa bütün bu sorunları çözemediğimiz gibi nihayetinde Kürt sorununun çözümünde de bir arpa boyu yol alamayıp, geçmiş 13 deneyimin makûs talihine geri mi döneriz?..
Bence bu soruyu hepimizin kendimize sorması gerekiyor. Kürt sorunu sadece Kürt Memet’in, Gülistan’ın sorunuysa; burada oturan Yozgatlı, Tekirdağlı, İstanbullu milletvekilinin sorunu değilse, zaten yol alamayız. Kürt sorunu sadece Kürt’ü kavuruyorsa, diğer bütün sorunlara kaynaklık ettiği, bütün diğer sorunları beslediği gerçeğine gözümüzü kapatıyorsak, bu salonda birbirimizi anlayarak, birbirimizin fikirlerine saygı duyarak ilerleme şansımızın olacağını düşünmüyoruz.
Bu sorunu çözmek istiyor muyuz? Birinci soru budur. Bu salonda bulunan her bir milletvekili arkadaşım ‘Evet, bu sorunu çözmeliyiz, bu sorunu tarihe gömmeliyiz; yeni bir dönemin kapısını aralamalıyız ki eşit, özgür, müreffeh, demokratik, barışçıl evrensel değerlerde buluşmuş bir ülkeyi inşa edelim, bunun mücadelesinin kanallarını yollarını açalım’ diyorsak, o zaman burada artık siyasetimizi, dilimizi buna görme kurmamız ve önceliğimizi buna göre konumlandırmamız gerekiyor.
Önceliklerimizi iyi tespit etmezsek, Komisyonun başarılı olma şansı yoktur. Bu Komisyon her şeyi konuşamaz, her sorunu çözemez, her açığı kapatamaz ama gerçek anlamda Kürt sorununun demokratik çözümünde yol alabilirse, bir zemini açığa çıkarabilirse, bu sürecin toplumsallaşmasına, barışın toplumsallaşmasına, demokratik katılım mekanizmalarının açılmasına yol açabilirse, biz çok önemli bir eşiği atlamış oluruz. Yoksa hepimiz sürecin altında kalırız ve onun vebalini almış oluruz.
‘Buna hakkımız var mı?’ sorusunu hem önce kendimize hem de birbirimize sormamız gerektiğini düşünüyorum. Yeni bir yol inşa etmemiz, bu yolu da hep birlikte yapmamız lazım. Birbirimizin karşısına çıkarak değil, birbirimize siyasi çelme takarak değil.
DEM Parti olarak bizim 86 milyon yurttaşın barışı, ortak yaşamı, ortak geleceği ve demokrasi için bu kapıdan giren her anlayışa ihtiyacımız var. Biz DEM Parti olarak tek başımıza üzüm yemek istemiyoruz; 86 milyon yurttaşın üzüm yiyeceği bir barışı ve demokratik toplumu inşa etmek istiyoruz…
Bakın, 2013-2015 deneyiminden sonra bu ülke ne kadar büyük kan kaybetti; sadece yitirdiğimiz canların dışında eksilen demokrasimiz, yitip giden eşitlik, özgürlük ve bir sürü şey daha. Ama bunları mı konuşacağız; yoksa ‘Ya, gelin hep beraber yeniyi inşa edelim mi?’ diyeceğiz?
Ezcümle şunu söylemenin faydalı olduğunu düşünüyorum: Tespitler değil, artık çözüm zamanı. Bakın, Ortadoğu kan gölüne döndü; yanı başımızdaki savaşlar aldı başını gidiyor. Bugün gerçek anlamda Türkiye’nin iç barışını ve bununla beraber bölge barışını kurmaya ihtiyacımız var. Burada öncelik sıralaması yapmak lazım…
Demokratik katılım ve sorunu anlamak açısından STK’lerin dinlenmesi çok önemlidir. Sadece sorunu bilmek için değil; acıları, yaşananları hissetmemiz bakımından da önemlidir. Böylece sürecin toplumsallaşmasını sağlamış oluruz. O zaman bizim gerekli yasal düzenlemeleri yapmamız, bu yolu genişleten, ilerleten ve mutlaka ama mutlaka kalıcı olmasını sağlayan yasal bir mevzuat tartışması yapmamız ve olabilecek en geniş haliyle hayata geçirmemiz lazım.
Bütün buradaki kısıtlardan -tartışırken de konuşurken de- kurtulmamız, bütün bagajlardan kurtulmamız gerekiyor. Bu Meclis, bu Komisyon en özgürlükçü tartışmayı yapan, en özgürlükçü fikirleri savunan, en ileri uç olan şeyleri de dile getirebilecek ferasette ve yaklaşımda olmalıdır. Çözüm aklı ancak bu şekilde ortaklaşır, gelişir ve pekişir…”
AKP Milletvekili Abdülhamit Gül:
“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun çalışmalara başlaması ile Türk siyasetinin önemli bir eşiği başarmış olduğuna inanıyorum. Terörsüz Türkiye yolunda Türkiye’nin siyasi aklının bu meseleyi gündeme alması ve konuşması çok kıymetlidir.
Siyasetin, ikinci yüzyılına giren cumhuriyetimizin 50 yılını ülkemizde gündemi terör olarak meşgul eden bir meseleyi masaya yatırıp konuşmaması, bugün bigane kalması elbette kabul edilemezdi. Bu demokratik zeminde meselelerimizin konuşulmasına yönelik şu ana kadarki tüm çalışmalarda yapıcı bir üslubun getirilmesi de ayrıca çok önemli bir mesajdır. Bundan sonraki süreçlere önemli katkılar yapacağına inanıyorum.
Ben, atacağımız bu adımlarla terörsüz bir Türkiye’nin bundan sonraki nesillerinin çok önemli bir dönem yaşayacaklarına inanıyorum. Tüm bu çalışmalarla kazanan Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı ve Çerkez’iyle bütün Türkiye olacağına inanıyorum. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde bizim hükümetlerimiz döneminde de tüm yaptıklarımız bu çerçevede olmuştur…
Burada taleplerin somut adımlarla ilerlemesi de çok kıymetlidir. Özellikle, bir kez daha ifade etmek isterim ki Terörsüz Türkiye anlayışımızda yalnızca terör örgütlerinin silahları bırakmasıyla yetinmeyip aynı zamanda tüm illegal yapılanmalarına bağlı örgütlerin de kendilerini feshetmesi pek önemli bir noktadır. Ne ad altında olursa olsun, tüm bu yapıların tamamen ortadan kaldırılması elzemdir, zorunludur. Bu gerçek yalnızca ülkemizin huzuru için değil, bölgemizde de istikrarın kalıcı şekilde tesis edilmesi bakımından şarttır.
Suriye’de terörün farklı isimler, farklı modeller altında varlığını sürdürme çabası da çok dikkatle takip edilen bir konudur. Gelişmeleri bahane ederek bazı çevrelerin süreci zamana yaymaya ya da farklı mecralara çekmesine de asla izin verilmeyecektir. Bu konuda gayretimizi ortaya koyacağız.
Emperyalistlerin ve Siyonist odakların dayattığı modellerin bölgeye hiçbir faydasının olmadığını dünya çok iyi bilmektedir.”
Komisyon konuşmalarının değerlendirilmesi
Konuşmaların bende bıraktığı algı ve izlenimleri şöyle sıralayabilirim:
- Komisyonun görevi her ne kadar sadece “dönüş yasası” eksenindeki meseleleri enine boyuna ele almak olarak belirlenmişse de konuşmalar bununla sınırlı kalmamış. Deyim yerindeyse her konuşmacı kendince önemli ve acil gördüğü sorun yahut sorunlar sarmalını dillendirmiş. Gerçekte olağan karşılanması gereken durum da bu olmalıdır. Nedeni, Türkiye’de birden fazla yakıcı sorun olması. Üst üste binmiş, iç içe geçmiş, biri diğerinin tamamlayıcı parçası hâline gelmiş, hatta iç ve dış dinamikleri ayrılmaz bir bütün oluşturmuş dertlerin yaşandığı bu ülkede sorunlar yumağını ele alıp bunun nasıl çözüleceğine dair fikir yürütmek için küçük resim ile büyük resmi birlikte ele almak gerekir. Kürt, Alevi, kadın ve emekçi meselelerinin tümü hukuk ve demokrasi sorunlarıyla bağlantılıdır.
- Bu düzlemde “Önce barış, sonra çözüm!” ya da “Bu Komisyon sadece silah bırakma sonrası için ‘barış’ noktasına yoğunlaşacaktır; ‘çözüm’ şimdilik ertelenebilir” fikri ve denklemi yanlış sonuçlara yol açabilir. Adım adım barış ve çözüm, meselelerin sırayla halledilmesi başkadır ama birini gerçekleştirip diğerini ertelemek yanlıştır. Ki AKP iktidarının son günlerde sessiz kalma ya da yan konularla gündem yaratmaya yönelik politikalarının bu tavra yöneldiği gözlenmektedir. Anlaşılan o ki iktidar, Türkiye ve Rojava’daki Kürt hareketini tam anlamıyla ve her yanıyla teslim almayı tasarlamaktadır. AKP siyasetçileri arasında “diyalog kurulabilir makul insan” diye bilinen Abdülhamit Gül’ün yukarıdaki ifadeleri de bence bunun kanıtıdır.
- Keza “Lütuf istemek veya beklemek ekseninde diyalog ve müzakere başarıya götürür, mümkün olduğunca talep etmek dillendirilmemelidir” fikri iflah olmaz bir iyimserlik taşımaktadır. Nitekim dünyadaki çatışmaların diyalog yoluyla sona erdirilmesi sürecinde nadiren “lütuf” geçerli olmuş, “talep” daha fazla ağırlık kazanmıştır.
- DEM Parti Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in diplomatik yöntem açısından pek geçerli olmayan çok uzun cümleler kurmasını bir yana bırakırsak, Kürt sorununa öncelik vermesi ve herkesin katılacağı bir barış ve ülke inşası kapsamında diğer sorunları da ele alması olumludur. Abdullah Öcalan’ın inisiyatif alması ve ezber dışı çözüm yöntemleriyle ön açıcı olması gerektiğini birçok siyasi çevre de kabul etmektedir. Bu konuşmasında “Öcalan” adının kullanılmaması da diğer bir olumluluktur. Zira bilhassa Türk kamuoyunda ve medyasında tabu görülen “Öcalan” ismi, son zamanlarda DEM aleyhine şu şekilde işletilmektedir: “HDP-DEM, eskiden Kürt partisiydi. Şimdiyse PKK ve Öcalan partisi oluverdi!” Aleyhteki bu kampanyaların asıl maksadı, şimdi ve gelecekte büyüme potansiyeli olan DEM partisini dar bir alana sıkıştırarak “orada kalmasını” sağlamaktır. Sanırım DEM yetkilileri de bu tür karalamaları görmekteler.
- Yanılgı payını korumak kaydıyla gazetecilik bilgilerime dayanarak yazıyorum: Mevcut Komisyon, “Geri Dönüş Yasası” çerçevesinde silah bırakma sonrası meselesine noktayı koyduktan sonra, TBMM’ye bu hususta bir rapor verecek; “çözüm” meselesine ilişkin bazı öneri ve tavsiyeleri yazıya döküp genel kurula sunacaktır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


