İklim Krizi Geleceğimiz Olabilir Ama Felaketler Kaderimiz Değil

Bugün 17 Ağustos Depremi’nin 22. yıl dönümü. 17 bin kişinin hayatını kaybettiği bu felaketi unutmak mümkün değil. Hala yaralarımızı sarmaya ve böyle bir felaketin yaşanmaması için çalışmaya devam ediyoruz.
Ama bu çalışmalar yeterli oluyor mu? İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) deprem ve yapı stoğu araştırması benzer bir depremde, sadece İstanbul’da 48 bin binanın ağır, 150 bin binanın ise orta derecede zarar göreceğini belirtiyor.
Üzerinden 22 yıl geçmesine rağmen İstanbul’da, yapı denetim kuralları değişmeden önce, yani 2000 yılından önce yapılmış binaların denetimi tamamlanmış değil.
Buna ek olarak İstanbul’un nüfusu %50 oranında artmış durumda. Olası bir depremde toplanma alanları ise 22 yıl içinde imara açılarak; 496'dan 77'ye düşmüş.

Yani maalesef hem deprem öncesi hem de deprem sonrası güvenliğimiz ve organizasyon kapasitemiz böyle bir depreme hazır değil gözüküyor
Bu duruma bir de Kanal İstanbul gibi bir projeyi ekleyince milyonlarca kişinin oluşacak yeni adada mahsur kalma riski de ekleniyor.
Biliminsanları İstanbul depreminin çok da uzakta olmayan bir dönemde olacağına kesin bir gözle bakıyor. Bu kadar kesin bir tehlikeye karşı beraber çalışarak, felaket risklerini azaltmaya yönelik adımların şimdiye kadar atılmaması gerçekten şaşırtıcı.
Bu şaşırtıcı durumu geçtiğimiz hafta yaşadığımız Karadeniz’deki sellerde de görmek mümkün.
Karadeniz’de sel oluşması aslında anormal bir olay değil, bölge bazı dönemlerde aşırı yağış olayları yaşayan bir iklime sahip.
Bununla beraber şu an yaşadığımız iklim krizi, hem sel risklerini hem de selin şiddetini artıran ve ileride de artıracak bir yapıya sahip. Biliminsanları ve uzmanlar da bu iki konuya yönelik uyarılarını sürekli yapmakta.

Kastamonu’nun Bozkurt ilçesi özelinde yaşanan felakete bakınca, hem aşırı yağışlar hem de iklim krizi hakkındaki uyarıların ciddiye alınmadığını görüyoruz.
Eğer aşırı yağış gerçeğinin farkındaysak, ama geçtiğimiz yıl Giresun’da, ondan önce de son Düzce’de, bir önceki yıl da Ordu’da yaşadığımız felaketlerden ders almadıysak, yaşanan her kuvvetli yağış sonucunda benzer bir manzarayla karşı karşıya kalıyorsak, meselenin sadece yağış miktarı olduğunu söylemek doğru değil.
DW Türkçe ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB’un) bu konuda yaptığı çalışmalar, bize bu aşırı hava olaylarının neden felaketlere dönüştüğü konusunda bilgi vermekte.
Gelin beraber inceleyelim.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, 10 Ağustos'tan itibaren Bozkurt'ta metrekareye 161 kilogram yağış düştü. Bozkurt'u çevreleyen dağlardaki köylere ise metrekareye 453 kilograma varan yağış miktarı tespit edildi.
Bu rakamlar neredeyse 6 ayda yağan yağışın iki gün içerisinde yağdığı anlamına geliyor. Bozkurt'un bulunduğu Küre Dağları'nın vadilerinden akan yağmur suları buradan Ezine Çayı'na ulaşarak debisini yükseltti.

Ezine Çayı Bozkurt’un içinden geçmekte. Bununla beraber daha önce S çizerek Karadeniz'e dökülen çay, oluşturulan yapay kanaldan insan eli ile dümdüz bir şekilde ilerlemeye zorlandı.
Uzmanlar 400 metre genişliğindeki bu çay yolunun, kanal ile 15 metreye sıkıştırıldığını belirtmekte. Bunun sebebi ise derenin doğal yapısından çok yapılaşmaya önem verilmesi.
2000 yılından itibaren Bozkurt’ta Ezine çayından açılan bu alana toplu konutlar yapıldı ve inşaat süreci hala devam etmekte. Maalesef selde yıkılan binaların neredeyse hepsi bu dere yatağı üzerindeydi.
Maalesef sorunlar burada bitmiyor. Sel süresince tartışmalı bir konu hala açıklığa kavuşmuş değil.
Bölge halkı, Ezine Çayı üzerinde kurulan iki Hidroelektrik Santrali'nin de selin yaşanmasında etkili olduğunu ve hatta sel gelmeden önce “HES’in patladığı” yönünde uyarıların yapıldığını belirtiyor.
Bozkurt ilçesinde selde yıkıldığı iddia edilen Ebru HES'in görüntüsünü paylaşan CHP Kastamonu Milletvekili Hasan Baltacı da HES'in regülatörünün ve iletim kanallarının paramparça olduğunu gösterdi.
Ebru HES’in geçmişi aslında Kastamonu’da bulunan 40 adet HES projesinden çok da farklı değil. Ama Ebru HES’in bulunduğu santral sahasına acele kamulaştırma ile yaklaşık 10 yıl önce el konulması ayrıca dikkat çekiyor.
Artı Gerçek için Pelin Cengiz’in özetlediği bu süreçte, bölge halkının Ebru HES’e dava açtığını belirtiyor. Dava sürecinde mahkeme 2013’de, santralin kurulması halinde bölgenin telafi edilemeyecek şekilde zarar göreceği gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı veriyor.
Bununla beraber, bu karar bir türlü uygulanmıyor. Proje, ÇED’e hiç tabi olmadan, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararları hiçe sayılarak faaliyete geçiyor.
Hala HES’in bu felakette ne rol oynadığı konusundaki tartışmalar sürüyor. Ebru HES’in baraj kapakları açılıp açılmadığı, ya da şiddetli yağmur suyuna dayanamayarak parçalandığı konusu bir haftadır cevaplanmış değil.
Konu ile ilgili sadece Kastamonu valiliği ve DSİ’nin HES’in patlamadığı konusunda açıklamaları var. Yine de bu HES’in parçalanmış görüntüsüne ve neden parçalandığına cevap olmuş değil.

Felaketin şiddetini artıran bir diğer etken de Ezine Çayı’nın hemen yakınına kurulan bir tomruk deposu. Çayın taşkın alanında bulunan bu depodan alarak, selin önüne kattığı tomruklar Ezine Çayı üzerindeki köprülerin tıkanmasına neden oldu.
Tıkanan köprülerde sular birikti, tomruklar binalara çarparak zararı artırdı, hatta yıkıma neden oldu.
Bu yıkımdan etkilenen köprüler de selden etkilenerek ve hatta selin önünü kapayarak, suların kanaldan daha da taşmasına sebebiyet verdi.
Köprülerin özellikle düz bir şekilde kanalın üstünde bulunması, kemerli bir yapısının olmaması, köprülerin yıkımını kolaylaştıran başka bir etken oldu.
Bölgeye uygun yapılmayan köprüler, çay yoluna yapılmış depolar ve binalar, daraltılan ve şekli değiştirilen bir çay, ne olduğunu bilmediğimiz bir HES ve aşırı yağış.
Bozkurt’daki felaketin fiziksel suçluları bunlar gözüküyor. Dikkat ederseniz aşırı yağış hariç, hepsi bilimin gösterdiği yol ile felaketin şiddetine etki etmeyecek hatta azaltacak yapıda tasarlanabilirdi.
İklim krizinde olduğu gibi bu doğal olayda da sorunu büyüten ve felaket seviyesine getiren tek bir suçlu var, o da insan.
Bu suçu kabul etmemiz, buna göre ilerlememiz gerek. Zira sadece Batı Karadeniz’de toplam 226 yerleşim biriminin taşkın riski altında olduğu tespit edilmiş durumda.
Eğer bu kadar yüksek bir sayıda yerleşim birimi tehlike altındaysa, sorunun iklim değişikliğinden ziyade, plansız ve çarpık kentleşmenin, yetersiz altyapı ile merkezi ve yerel yönetimlerin kentleri rant politikalarına teslim edilmesinin olduğu bir kez daha karşımıza çıkıyor.
TMMOB, öncelikle selden etkilenen yurttaşlara kredi sağlamak yerine sosyal devlet olmanın gereği olarak maddi yardım yapılmasını, dere yataklarının doldurulmasından ve yerleşim alanlarının bu dere yataklarına yapılmasından vazgeçilmesini öneriyor.
Buna ek olarak, dere yataklarının acilen bilim ve tekniğin kurallarına uygun olarak rehabilite edilmesini, heyelan riski olan alanlar yapılaşmaya açılmamasını ve bu alanlar üzerindeki mevcut yapıların kaldırılması önerilmekte.

Bu çok büyük bir değişim gibi gözükse de, aynı iklim krizinde olduğu gibi harekete geçmezsek, kontrollü bir şekilde çözülebilecek bu sorunlar kontrolden çıkıp dev felaketlere dönüşme riski ile karşı karşıya.
Artık felaketlere sonradan tepki veren değil, önceden tedbir alarak harekete geçen bir yapıyı ŞİMDİ kurmamız gerek. Yoksa kaybettiğimiz her bir gün felaketin boyutunu bir o kadar artırabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
İklim Krizi sel ve orman yangınlarını artıracak sonuçlara yol açabilir ama bunların felakete dönüşmesini engelleyebiliriz.
17 Ağu 2021

YAZARLAR

Çevreci Geek
İklim haberleri üzerine yorumlar.
İLGİLİ OKUMALAR




