İran'da Perestroyka siyaseti: Kalibaf, Gorbaçov'un misyonunu mu üstlenecek?

Muhammed Bakır Kalibaf, 2020 yılından bu yana İran Parlamentosu başkanlığı görevini yürüten İranlı siyasetçi ve eski askerî yetkili. Oldukça tartışmalı bir figür olan Kalibaf, 1961 yılında İran’ın kuzeydoğusundaki Meşhed şehrinin Torkebe beldesinde esnaflık yapan Kürt babanın ve Fars kökenli bir annenin oğlu olarak doğdu.
1982 yılında 21 yaşındayken evlendiği Zehra Sedat Moşirand, danışmanı ve kadın işleri başkanı olarak Tahran Belediyesi'nde kendisine katıldı. Kalibaf ve ailesi, İstanbul’da birden fazla lüks dairenin sahibi olarak da biliniyor.
Savaş yıllarında militanlığı ve sivil görevleri
İran İslam Devrimi, Kalibaf 17 yaşındayken 1979 Şubatı'nda yapıldı. Devrimden kısa bir süre sonra, İran-Irak Savaşı dolayısıyla Kalibaf, 1980 yılında İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) katıldı. O dönemde DMO, devletin devrimi korumakla görevli genç milis gücüydü. Savaşın yarattığı baskılar, DMO’yu gelişmiş bir orduya dönüştürdü.
1982’de komutan olan Kalibaf, başından itibaren bu sürecin bir parçası oldu ve İran-Irak Savaşı sırasında henüz 22 yaşındayken Devrim Muhafızları’nın Horasan Eyaleti'ndeki Nesir 5. Karargâhına komutan olarak atandı. Savaşın sona ermesinin ardından DMO, ülkenin savaş sonrası kalkınmasında önemli bir rol üstlenmeye teşvik edildi.
1994 yılında Kalibaf, altyapı projelerinden sorumlu bir firmanın genel müdürü oldu. Aynı yıl Devrim Muhafızları’nın ekonomik kolu olan Hatem-ül Enbiya Karargâhı'nın komutanıydı. 1996’da Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı oldu. 1997 yılında ise DMO Hava Kuvvetleri komutanlığına atandı. Airbus uçaklarını kullanmak üzere pilotluk diplomasını alan Kalibaf, zaman zaman yolcu uçaklarının da pilotluğunu yaptı.
2000-2005 yılları arasında İran Polis Komutanlığı görevini üstlenen Kalibaf ardından İstişare Meclisi (2017-2020 yılları) üyesi oldu.
Siyasette yükselişi
Tahran Üniversitesi’nde yardımcı doçent unvanıyla çalışan Kalibaf, buna ilaveten aynı üniversiteden beşeri coğrafta alanında lisans, İslami Azad Üniversitesi'nden aynı alanda yüksek lisans ve Tarbiat Modares Üniversitesi’nden siyasi coğrafta alanında doktora derecesine sahipti.
2005-2017 yılları arasında Tahran'ın belediye başkanlığını yürüttü. 14 Eylül 2005’te Tahran Şehir Meclisi'ne başkan olarak atanan Kalibaf’ın görev süresi 2 yıldan sonra 4 yıl daha uzatıldı. 2008 yılında Worldmayor (Uluslararası Belediye Başkanları kurumu) tarafından dünyanın 8. en iyi belediye başkanı unvanını kazandı. 2010’da başkent Tahran, Belediye Başkanlığı Ulaşım ve Kalkınma Politikaları Kurumu tarafından “şehirde kalıcı ulaşım” ödülüne layık görüldü.
Cumhurbaşkanına tehdit mektubu
1999 yılındaki kitle protestolarının ardından, dönemin dinî lideri Ali Hamaney tarafından görevden alınan General Hidayet Lütfiyan’ın yerine İran İslam Cumhuriyeti Emniyet Teşkilatı’nın başına atanan Kalibaf; gazetelere karşı açılmış tüm davaların düşürülmesi, polis ekipmanlarının modernizasyonu ve polisin daha erişilebilir olmasını amaçlayan "Polis 110" projesi gibi bazı reformlar başlattı.
1999 öğrenci protestoları sırasında Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri komutanı olarak görev yapan Kalibaf, protestoların devam etmesine izin verilmesi hâlinde duruma kendilerinin el koyacağını belirten ve reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’ye gönderilen tehditkar mektubu imzalayan 24 DMO komutanından biriydi. Mektup büyük yankı uyandırmış ve birçok kişi tarafından cumhurbaşkanlığına yönelik doğrudan bir tehdit olarak yorumlanmıştı.
5 Nisan 2005’te Kalibaf, Cumhurbaşkanlığına aday olması nedeniyle polis teşkilatı dahil askerî görevlerinden istifa etti.
Protestoların bastırılması
2003 yılı başkanlık seçimleri tartışmaları, Tahran olayları sırasında sivil kıyafetli görevlilerin öğrencilerle karşı karşıya gelmesi ve Tarşt öğrenci yurduna yapılan saldırı konusu, Kalibaf ile Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani arasında tartışmaya neden oldu. Ruhani, Kalibaf’ın öğrencileri gaz kullanmak suretiyle bastırmayı tasarladığını belirtmişti.
15 Mayıs 2013 tarihinde Kalameh internet sitesinde yayımlanan bir rapor, Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sırasında geçen kendisine ait bir ses kaydını ortaya çıkardı. Bu kayıtta Kalibaf şöyle diyordu:
“Kolluk kuvvetlerinin üniversitelere girerek güç kullanmasına izin vereceğim. Bu işleri yapmak için yurda desteğe gelen herkesi ezeceğim!”
2002 ve 2004 yıllarında onlarca entelektüel, gazeteci, siyasi aktivist, haber sitesi yöneticisi ve blog yazarı ifade vermek veya geçici olarak gözaltına alınmak üzere karakollara çağrıldı. Polis tutuklanan kişilerin sorgulanması için Tahran’daki Gençlik Meydanı'nda bulunan özel bir gözaltı merkezini Yargıç Mortazavi’nin kullanımına sunmuştu.
2002 yılında Kalibaf, ünlü şahsiyet Siamak Pourzand’ın tutuklanması hakkında şöyle yorum yapıyordu:
“Pourzand, İslami sistemin çerçevesi dışında kalan bir dizi kültür karşıtı faaliyette bulunmuştur. Eski eşi ve kızının Rıza Pehlevi ile bağlantıları aracılığıyla,ülke içinden Rıza Pehlevi’ye bilgi sağlamaktaydı. Bu durum, Millî Güvenlik Kurulu başkanı Sayın Hatemi’ye iletildi.”
Kültür ve İslami İrşad Bakanı Ahmad Masjid Jamei ile birlikte Yazarlar Birliği bu tutuklamalara karşı protesto düzenledi. Birkaç hafta sonra Kalibaf, kamuoyuna yaptığı açıklamada bu kişilerin “millî güvenliğe karşı faaliyetlerde bulunduğunu ve kültürel yozlaşmayı teşvik ettiklerini” belirtti. O dönemde polis teşkilatı, reformistler tarafından paralel bir istihbarat aygıtının önemli bir bileşeni olarak tasvir ediliyordu.
Ekim 2002’de ahlaki güvenlik planını sunacağını söyleyen Kalibaf, şöyle diyordu:
“Kolluk kuvvetleri, diğer kurumların seçkinleriyle birlikte ahlaki güvenliği tanımlamak, açıklamak ve ihlal edenlere karşı bunun gereğini uygulamakla sorumludur. Yüce Lider’in iradesi ve emirleri, halkın genel iradesini yansıtmaktadır.”
Kalibaf, 2004 yılında da benzer hususları dile getiriyordu:
“Bazen uygunsuz başörtüsü konusunu tartışırken meselenin siyasi önemi, ahlaki öneminden daha ağır basabilir. Vurgulamak istediğim nokta, bakış açımızı genişletmemiz ve meseleyi daha derinlemesine incelememiz gerektiğidir. Her şeyden önce, düzenlemelere dayanarak uygun ve uygunsuz başörtüsü arasında net bir ayrım yapmamız gerekir çünkü bu, sivil yaşam için temel bir gerekliliktir.”
2009’daki Yeşil Hareket protestoları sırasında Tahran Belediye Başkanı olarak görev yapan Kalibaf’ın yönetimi, güvenlik baskısına lojistik destek sağlanmasına da dahil olmuş; kendi ofisinin yetkililerin “fitne” olarak adlandırdığı duruma karşılık vermede devlet kurumları arasında “üçüncü sırada” yer aldığını iddia etmişti. Bu dönemde daha “teknokrat” bir imaj yansıtmaya çalışsa da, her zaman düzeni sağlamak için güç kullanımını savunmuştu.
Muhammed Bakır Kalibaf, İran İslami Danışma Meclisi Başkanı olarak, insan hakları grupları ve uluslararası medya kuruluşlarının 36.500’den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan sert bir bastırma ve katliam olarak nitelendirdiği 2025-2026 İran protestolarına verilen devlet tepkisinde öne çıkan bir hükümet figürüydü.
Uluslararası gözlemciler, güvenlik müdahalesinin planlanması ve uygulanmasında devlet kurumlarının rolüne dikkat çektiğinde Kalibaf, hükümetin önlemlerini “teröristlere karşı bir savaş” olarak nitelemiş ve güvenlik güçlerinin eylemlerini savunarak huzursuzluğu “şiddet içeren ve dış etkili hareketler” olarak çerçevelemişti. Bu tutum onu sertlik yanlısı yaklaşımlarla aynı çizgiye yerleştirmişti.
Kısacası Muhammad Bakır Kalibaf, İran’da sivil huzursuzlukların şiddet yoluyla bastırılmasına katılımına dair, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Ulusal Polis (NAJA) ve Parlamento Başkanlığı görevlerini de kapsayan belgelenmiş uzun süreli bir geçmişe sahiptir.
Yolsuzluk iddiaları
Belediye başkanlığı döneminde Kalibaf, eski bir DMO komutanı sıfatıyla hayli güçlü nüfuzunu kullanarak Tahran’da meydana gelen yolsuzluk skandallarını örtbas etmekle de suçlanmıştı. Bu skandallardan biri, 2017 yılında yaşanan ve yönetim kurulunun önemli bir kısmı DMO generallerinden oluşan Yas Holding ile ilgilidir.
- Şirket, Kalibaf’ın belediye başkanlığı döneminde DMO ile bağlantılı inşaat şirketleri tarafından yürütülen yüksek maliyetli altyapı projeleri üzerinden Tahran Belediyesi'nden yaklaşık 13 trilyon riyali (3 milyar ABD doları) zimmete geçirmekle suçlanmıştı.
Nisan 2022’de bir Twitter hesabında Kalibaf’ın eşi Zehra Sedat Moşirand ve aile üyelerinin, Tahran İmam Humeyni Uluslararası Havalimanı'nda Türkiye’den yaptıkları lüks alışveriş seyahatinden dönerken çekilmiş fotoğrafları yayımlanmıştı. Söz konusu görüntülerde, yeni doğacak çocukları için hazırlandığı belirtilen 20 parça bagaj bulunduğu iddia edilmişti.
İranlı Twitter kullanıcıları tarafından “LayetteGate” veya “SismuniGate” olarak adlandırılan bu skandal, Kalibaf’ın Meclis Başkanlığı görevinden istifa etmesi yönünde çağrılara yol açtı.
Türkiye’de yaşayan bir İranlı gazeteci, Kalibaf’ın eşi, kızı ve damadının İstanbul’da toplam değeri 400 milyar riyal (1,6 milyon ABD doları) olan iki lüks daire satın aldığı iddiasını da ortaya atmıştı. Bir diğer skandal ise Kalibaf’ın oğlu Eshagh (Eşağ) Kalibaf’ın Kanada’da daimi ikamet elde etmek için “tekrarlanan başvurular” yaptığının ortaya çıkmasıydı.
Tüm bu skandallara rağmen Kalibaf, 2024 parlamento seçimlerinde aday olmuş ve İran İslam Cumhuriyeti Parlamentosu'ndaki Meclis Başkanlığı görevini sürdürmüştü.
Kalibaf’ın siyaseten dönüşümü
Meclis Başkanı ve ABD ile görüşmelerde baş müzakereci olan Muhammed Bakır Kalibaf’ın son zamanlarda ciddi bir dönüşüm sürecinden geçtiğine ve belki de İran için elzem hale gelen sosyo-politik reformları başlatabileceğine dair dikkate alınması gereken yorumlar söz konusu. Acaba neden?
Sorunun yanıtını verebilmek için, biraz geriye giderek Washington DC merkezli düşünce kuruluşu Orta Doğu Enstitüsü’nde (MEI) kıdemli araştırmacı ve kurumun İran programının kurucu direktörü Alex Vatanka’nın İran egemen sınıfları arasındaki ikilem ve ikiliğe dair bir saptamasına yer vermem gerek:
“Muhammed Cevad Zarif’in (İran Dışişleri Eski Bakanı), ABD merkezli Foreign Affairs dergisinde yayımlanan son makalesi, sadece içeriği bakımından değil, zamanlaması ve seçtiği platform sebebiyle de tartışma yarattı. Zarif, İran’ı savaş zamanında sergilediği direnişi, savaşı uzatmak için değil, ABD ile kalıcı bir uzlaşmaya dönüştürmek için bir yatırım olarak değerlendirmeye çağırdı.
Tahran’daki katı muhalifler ise bu öneriyi en başından itibaren sorguladılar ve bunu ‘stratejik bir esneklik göstergesi değil, hâlâ savaş halinde oldukları bir düşmanla pazarlığa girişmek için bir fırsatçılık’ olarak değerlendirdiler. Bazı çevrelerde tepki oldukça şiddetli oldu.
İlk bakışta bu fırtına, İran rejimi hakkındaki geleneksel imajı doğruluyor gibi görünebilir. Zira İran rejimi, bir yanda halen devlet yönetimi dilinde düşünen pragmatik diplomatlar, diğer yanda ‘direniş’ dilinden başka bir şey bilmeyen ideolojik katı muhafazakarlar arasında bölünmüş bir rejim.
İslamabad’a ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile görüşmek üzere gönderilen İran heyetinin yapısı ise durumun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Heyete, marjinal konumdaki ılımlı diplomatlardan biri yerine, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi başkanlık ediyor. Raporlara göre heyet ekonomi, güvenlik ve siyaset alanlarında uzmanlaşmış yaklaşık 70 kişiden oluşuyor.
Bu, kararlarını baskı altında doğaçlama alan dağınık bir devletin görüntüsü değil, daha çok rejimin kurumları tarafından onaylanan ve İslam Cumhuriyeti’nin çeşitli kollarının, Tahran’ın kabul edebileceği şartlarda bir anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını test etmek için katıldığı bir çabaya benziyor.
Bu fark önemlidir, zira kısa vadede asıl sorun, İran rejimi içindeki bazı kesimlerin savaşı sona erdirmek isteyip istemediği değildir. Mevcut tüm veriler, çoğunun bunu istediğini gösteriyor. Aslında asıl sorun, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden ‘Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında’ yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.
İslamabad’da yaşananlar, rejimin müzakereden kaçınmadığını, aksine tam tersinin doğru olduğunu ortaya koyuyor. Şarku’l Avsat gazetesinin El Mecelle dergisinden aktardığı analize göre Tahran sembolik bir heyet göndermedi. Muhammed Bakır Kalibaf’ı yolladı ki bu adamın geçmişi hayli önemli. O, Zarif’in muadili değil; DMO’nun eski bir komutanı ve asayiş devletine ya da bazen ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya ait bir şahsiyet.
İşte bu noktada İran dışındaki pek çok gözlemci, Tahran’ı yanlış anlıyor. Çoğu zaman, kamuoyundaki gürültü ile fiili karar alma mekanizmasını birbirine karıştırıyorlar. İran, doğası gereği gürültücü veya belki de bunu kasten yapıyor. Çünkü ülke, birbiriyle rekabet eden kurumları, çatışan kişilikleri, ideolojik projelerin sahiplerini ve genellikle birbirinden oldukça farklı dillerde konuşan medya sistemlerini barındırıyor.
Esasen rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor. Açık tartışma, ne kadar sert veya kaba olursa olsun, mutlaka stratejik bir kaos olduğu anlamına gelmiyor. Çoğu zaman ‘tepkileri test etmek, izin verilen sınırları çizmek, muhalifleri sindirmek ve nihai karar verilene kadar bir miktar belirsizlik yaratmak’ gibi belirli bir işlevi yerine getiriyor.”
Mutabakatın gidişatı ve Kalibaf’ın tutumu
ABD ile İran arasında 18 Haziran 2026’da imzalanan 14 maddelik mutabakat metni, karmaşık teknik detaylarla dolu uzun bir yolculuğun başlangıcı için sadece çerçeve niteliğinde olsa da gayet önemlidir.
Bunu en iyi anlatan yazar Mısırlı Emile Amin olup, 26 Haziran tarihli makalesinde Antonio Gramsci’den alıntı yaparak şöyle diyor:
“Akıl kötümser olduğunda, irade iyimser kalır. Ancak gerçekçi konuşmak gerekirse, özellikle her iki taraftaki savaş kışkırtıcılarının sesleri göz önüne alındığında izlenen bu yol engellerle dolu olmaya devam etmektedir.”
Bu süreçte ABD Başkanı Trump, ABD ile müzakere ve mutabakat hususunda ikiye bölünmüş olan sertlik yanlısı askerî çevrelerle müzakerelerin yapılmasında ısrar eden yetkililer ve bilhassa Kalibaf’la Abbas Erakçi’nin temsil ettiği kesimler arasındaki zıt tutumlardan haberdar edildiği için, İranlı sorumlular arasına siyasi bir bomba daha atmış oldu: NBC News isimli medya organında, Kalibaf-Erakçi-Beqayi ekibini kastederek, “Onları rasyonel ve zeki buluyorum” dedi.
- Bu, çok önemli bir soruyu gündeme getiriyordu: Barrack Obama dahil, hiçbir ABD Başkanı 50 yıldan bu yana İran ile böylesine açık konuşmamıştı. Peki, niçin?
Yanıtın bir kısmını Avukat Murad Ali’nin “Asimetrik savaştan asimetrik diplomasiye” isimli makalesinde bulabiliyoruz:
“Çünkü onlar 21. yüzyılın şimdiye kadarki en büyük krizini başlattıklarının farkında değillerdi. İsrail, 28 Şubat 2026 öncesi kazanımlarını kaybettiği gibi, savaş öncesi köşeye sıkışmış olan İran ummadığı kazanımları elde ediyor.
İran için insani ve ekonomik kayıpların boyutunu tespit etmemiz imkansız; ancak verilen tüm kayıplara rağmen İran için bu anlaşmayı kazanım olarak okumak gerçekçi olacaktır. 18 Haziran tarihinde imzalanan 14 maddelik anlaşma nihai bir metin olmasa da Tahran-Washington hattında barışa yönelen niyeti gösterir niteliktedir. İran açısından 300 milyar dolarlık fonun serbest bırakılması ve yaptırımların kaldırılması gerçekten önemli kazanımlardır.
ABD tarafı ise İran’dan nükleer silaha sahip olunmaması sözünü ve ülkede bulunan zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesi taahhüdünü aldı. Aslında ABD bu sözde kazanımı belki çok az bedel ödeyerek, belki de hiç ödemeyerek kazanabilirdi.
Trump, İran’ın yeniden inşası için serbest bırakılacak fonların ABD’li şirketler aracılığıyla kullanılmasını isteyecektir. Bu durum, tüm ideolojisini ABD düşmanlığı üzerine kuran İran rejiminin ABD ile işbirliği yapması anlamına geliyor. İran rejiminin söz konusu işbirliğini kendi halkına nasıl anlatacağı ise merak konusu...
ABD, kara harekâtı olmadan İran rejimini yıkamayacağını savaş sürecinde anladı. Washington, İran’a yapılacak kara harekâtının maliyetine katlanamayacağının da farkında. İsrail ise İran’ın varlığından rahatsız. İran tarafı zaten kendileri açısından savaşın sürdürülebilir olmadığını biliyor.
Denklem böyleyken savaşın tamamen sona erdiğini, bir daha çatışmaların yaşanmayacağını söylemek oldukça iyimser bir yorumdur. Ancak ABD’nin Pirus zaferi yerine anlaşma yoluna gitmesi, bir süreliğine de olsa bölgedeki sıcak çatışmaların durulacağına dair ümidimizi artırıyor.”
İki zıt kutbun sürtüşmesi
Yanıtın devamı ise Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist Hüda Huseyni’nin değerlendirmesinde yer alıyor:
“Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 13 Haziran 2025’ten Haziran 2026 ortasına kadar İran’ın uğradığı zararın maliyetinin 400 ila 600 milyar dolar arasında olduğu tahmininde bulundu…
UNDP Programında yer alan İran asıllı Khorshid (Hurşid) Alam, İran’ın başındaki felaket bulutlarının bilançosunu çıkarmış. Buna göre: Enflasyon oranının yaklaşık %90’a ulaştığına, işgücünde işsizliğin yaklaşık %66 olduğuna, İranlıların %55’inin yoksulluk sınırının altında ve %23’ünün sınırın eşiğinde yaşadığına işaret ediliyor.
İran liderliği içindeki isimler felaketin büyüklüğünün farkında; bu nedenle de savaşı sona erdirmeye ve yıllar sürecek kapsamlı bir kurtarma operasyonunu başlatmaya çalışıyorlar…
Ancak bu yaklaşım, ABD ve Batı’nın şu anda zayıf bir konumda olduğuna ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının neden olduğu krizi sona erdirmek için İran ile bir anlaşmaya varmaya gayret ettiğine inanan Devrim Muhafızları içindeki sertlik yanlısı bir fraksiyonun muhalefetiyle karşılaşıyor.
Bu fraksiyon, mevcut fırsatın bir daha tekrarlanmayacağına ve çatışmanın devam etmesinin Tahran’a uluslararası sahnede daha güçlü bir konum kazandıracağına inanıyor. Bu nedenle, ekonomik ve insani maliyetlere rağmen, Batı’yı İran’ın şartlarını kabul etmeye zorlamak umuduyla, gerilimi yükselterek sürdürmeyi savunuyorlar.
Önümüzdeki haftalarda İran, kendisini iki yoldan biriyle karşı karşıya bulabilir: İsviçre görüşmeleri başarısız olursa daha derin bir ekonomik çöküş yaşama ya da uluslararası topluma geri dönmenin ve ülkenin son on yıllarda tanık olduğu en büyük felaketlerden biriyle başa çıkmanın önünü açacak büyük bir politika değişikliği.
ABD Başkanı Donald Trump, İran rejimine giderek artan bir baskı uyguluyor. Rejimin doğasına ve işleyişine aşina olmayanlar için kolayca görünmeyen iç anlaşmazlıkların zaten var olduğuna dair inancına dayanarak, yönetim kurumları içindeki bölünmeleri derinleştirmeye çalışıyor.
Nitekim Trump’ın İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin bir paylaşımını yeniden paylaşmasının ardından İran’da güçlü tepkiler ortaya çıktı. Meşhed şehrinde, merhum dini lider Ali Hamaney’e sadık bir grup sertlik yanlısı, Dışişleri Bakanlığı önünde toplanarak, Arakçi’yi ihanet ve sızma ile suçlayan sloganlar attı, hatta idamını istedi.
Merhum dini lider Ali Hamaney son yıllarında, rejimi korumak için kurulan İslam Devrim Muhafızları Ordusu’na bile derin bir güvensizlik duyuyordu. Bu nedenle rejim içindeki güç merkezlerini dağıtmaya özen gösterdi. Böylece herhangi birinin veya grubun nüfuz veya serveti tekeline almasını engelledi, herhangi birinin tam kontrolü ele geçirmesini önlemek için çeşitli grupları sürekli rekabet halinde tuttu.”
Kalibaf, İran’da dışa açılma politikası mı güdecek?
Buradan hareketle kimi yorumcular Muhammed Bakır Kalibaf’ın mevcut şartlar ve ortam gereği, muhtemelen Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı Mihail Gorbaçov gibi tarihî bir misyon üstlenerek İran’ın dışarı ve içerideki açılım politikasının (bir çeşit Glasnost-Perestroyka) öncüsü olabileceğini ileri sürmekteler.
Beyrut’ta oturan Lübnanlı yazar ve gazeteci Bediye Fahs da bunlardan biri. Arap dünyasının Time dergisi gibi algılanan Londra merkezli El Mecelle dergisinde yayımlanan 24 Haziran 2026 tarihli hayli dikkat çekici makalesini paylaşıyoruz:
“ABD ile İran arasındaki müzakereler, Tahran rejiminin kapalı kapıları arkasında öfkeli tepkilere yol açabiliyor. Müzakere heyetindeki ünlü üçlü M.B. Kalibaf, Abbas Erakçi ve İsmail Beqayi, radikal muhafazakar sertlik yanlılarının hedefi haline geliyor.
Biraz geriye gidersek 2 Mart 2026’daki saldırıda katledilen Mürşit/Rehber Ali Hamaney ile ekibinin katledilmesi sonrasında iktidar çarkında-mekanizmasında büyük bir boşluk doğdu. Bu durum, o zamana kadar ‘pragmatist’ diye damgalanıp merkezde kızağa çekilen önemli şahsiyetlerin tekrar devreye girip siyasetin dümenini ellerine almalarına yol açtı.
Dümene geçen pragmatistler siyasi sahnede boy gösterdikçe dogmatik-katı-sertlik blokunu geri iterek hayati karar alma pozisyonlarına şimdilik son verdiler. Bu arada geleneksel köktenci (radikal) ve reformcu bölünmüşlüğünü de hallettiler. Bu hamleler, tam da İran-ABD görüşme sürecine denk geldi.
Derken Kalibaf-Erakçi-Beqayi üçlüsü müzakere için gereken zemini hazırladılar. Yeni müzakereciler kendi tutumlarının meşru olduğunu gösterebilmek amacıyla maktul Ali Hamaney’in daha önceki fetvalarından yararlandılar. Çünkü Hamaney, prensipte Amerika ile ticari ve hatta siyasi anlaşmalar yapılmasına karşı değildi.
Yetmedi; bahsi geçen üçlü bu kez babası Ali Hamaney’in makamına geçmiş olan Mücteba’nın bu yöndeki fetvasını ileri sürdüler: ‘Yaşamsal ekonomik menfaatler ve hayatın mevcut gereklilikleri için görüşmeler yapılabilir. Yeter ki ülkede siyasi istikrar sağlansın ve millî ekonomik canlanabilsin.’
Her iki fetvayı dayanak yapan baş müzakereci Kalibaf şöyle diyor: ‘Amerikalılara yönelik güvensizliğimiz zirve yapmıştı. Ne var ki şimdi de görüşmek suretiyle kendi hak edişlerimizi elde etmek üzereyiz.’
Müzakereyi iman gücüyle ve kararlılıkla yürütüp daha ileri aşamalara taşımayı hedefleyen (mesela ABD ve Batılı ülkelerle normalleşmeyi tasarlayabilen) üçlü ekibin başındaki Kalibaf, sertlik yanlıları (askeri ve siyasi çevreler, muhafazakâr-dogmatik politikacılar vb-FB) tarafından şöyle suçlanıyor:
Kalibaf, dışa açılma politikaları gütmek için Perestroyka-Glasnost diye bilinen planın başat aktörü Mihail Gorbaçov’a benziyor. Zira o da Gorbaçov gibi ‘rejimin çöküşünün’ zeminini hazırlayan şahsiyet olacaktır. Önce Glasnost yoluyla ekonomik reformları gerçekleştirecek ve ardından siyasi açılım yöntemiyle ülkenin aşamalı olarak dağılmasına-parçalanmasına yol açacaktır.”
Bir zamanlar radikal geçmişiyle nam salan, devleti ölümüne savunarak koruyan ve protestoların amansız düşmanı sayılan Muhammed Bakır Kalibaf’ın Gorbaçov’un rolünü oynayıp oynayamayacağı konusu tartışmalı bir husus olmakla birlikte, tarihin gidişatı kimi zaman kişilerin iradesinin dışında kendilerine bir misyon yükleyerek onları kördüğümü çözmeye yönlendirebilir. Bunun içindir ki olmaz olmaz dememeli insan siyasette, zira olmaz da bizatihi olmazdır zaten.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


