İzleniyorum o hâlde yokum toplumuna doğru: 'Coldplaylenmek' olgusu

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Geçen aylarda Whatsapp’a garip bir kısayol geldi. Eğer bir grubun içindeyseniz ekranı alta doğru çektiğinizde otomatik grup araması başlatıyor. Bu güncellemeyle birlikte babam, Whatsapp grubundan neredeyse her çıkışta yanlışlıkla grup araması yapmaya başladı. Sorun şu ki kendisi farkında değil. Whatsapp penceresini ve dahi telefonu kapattığını sanıyor.
Ailenin diğer üyeleri olarak bizler de onun başlattığı sesli sohbete katılarak, anne ve babamın ev içi konuşmalarına kısa süreliğine kulak misafiri oluyoruz. Evlerinde televizyon hep bangır bangır açık olduğu için konuşan kafa tartışma programlarındaki diyaloglara maruz kalmaktan daha kötü bir şey olmadı henüz. Bir aile faciası yaşamadık yani. Ancak günümüzde çoğu kişi için bu çok olası.
Tıpkı geçen haftaya kadar çoğumuzun hiç bilmediği bir şirketin hiç tanımadığımız CEO’sunun eşini aldatmasının neredeyse dünyanın her yerinde haber olması ve öğrenilmesi gibi.
Bir ‘kiss cam’ kazası
Bu bir “kiss cam” kazası: Coldplay, konsere devam ederken saha içi JumboTron’a romantik bir şekilde sarılmış bir çift yansıyor. Kendilerini ekranda gören çift, panikle birbirlerinden uzaklaşıyor. Bunun üzerine Coldplay solisti Chris Martin bir espri yapıyor; bu anın videosu hızla TikTok’a düşüyor, sarılırken yakalanınca panikleyen kişilerin kim olduğu hemen tespit ediliyor ve olaylar gelişiyor.
Öncelikle kiss cam’in ne olduğunu hatırlayalım. Kiss cam, sosyal medya ve internetten daha eski bir olgu. Tarihi 1970’lerin sonları ve 1980’lerin başlarına kadar uzanıyor. Los Angeles Dodgersbeyzbol takımının deneyimli pazarlama uzmanı Barry Stockhamer, o güne kadar hiç yapılmamış bir şey yapmak istiyor ve stadyuma dev bir renkli ekran (bugün bilinen adıyla JumboTron) yerleştiriyor. O güne kadar stadyum içi ekranlar hem daha küçük hem de siyah beyaz. Bu yenilikle birlikte, daha önce pozisyon tekrarlarını göstermekten ibaret ekran akışlarına, seyircilerin komik veya romantik anlarını yakalamak gibi küçük oyunlar, eğlenceli anlar ekleniyor.
O günlerde en büyük endişe, taraftarların edepsiz el hareketlerinin ekrana yansıma olasılığı. Onun haricinde Los Angeles’ta yaşanan Los Angeles’ta kalır. Çünkü henüz sosyal medya yoktur.
İzleniyorum, o hâlde var mıyım?
Coldplay konserinde yaşanan “kiss cam” kazası, bir örnek olay olarak oldukça verimli. Sanki ileride makale yazacak yazar veya akademisyenlere metafor olsun diye yaşanmış gibi.
Haberi okuduğumda benim aklıma ilkin Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu kitabı geldi. Daha doğrusu o kitabın başındaki Peter Handke epigrafı:
“Başkalarının hakkında bilmediği şeylerle geçinirim ben.”
Peki bazen gönüllü, bazen kazara bu kadar izlenirken nasıl var olacağız biz? Descartes, “Düşünüyorum o hâlde varım” diyerek varlığını ispat etmişti. Günümüzde yaşasa, bunu “İzleniyorum o hâlde yokum”a çevirebilir miydi? Nihayetinde her adımı izlenen ve bu denli gözetim altında olan gerçekten kendisi olarak var olabilir mi?
Tek bir yazıya sığmayacak ve dahi benim alanımı aşacak bir felsefi tartışma bu. Yine de bu önermeyi bir soruya çevirerek üzerine düşünmek gerek: İzleniyorum, o hâlde var mıyım?
Panoptikon toplumu
İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı hiç inşa edilmemiş meşhur hapishane modeli, günümüz sosyal medyası için de sıklıkla anılan bir metafor oldu. Bu hapishane tasarımı, Grekçe kökenli bütün anlamına gelen pan ve gözlemlemek anlamına gelen opticon sözcüklerinden türetilen Panoptikon adıyla bilinir.

Bir Panoptikon hapishane tasarımı
Bu dahiyane tasarımda ortada bir nöbetçi kulübesi vardır ve tüm hücreleri görür. Ancak hücreler kulübeyi görmez. Böylece ne zaman izlenip izlenmediklerini bilemezler ama kulenin orada olduğunu bilirler ve her zaman izlenebileceklerini çaresizce anlarlar.
Üçü birarada: Panoptikon, Sinoptikon ve Süper-Panoptikon
Sosyal medyanın yarattığı gözetim toplumuyla ilgili yazılan her yazıda ve kitapta değinilmeden geçilmeyen bu kavram, Coldplay konserinde yaşanan olaya da uyuyor. Kameranın varlığını ve onları her an izleyeceğini bilen ikili, bu gerçeği bir anlığına unutuyor ve olaylar gelişiyor.
Burada panoptikondan ayrı olarak sinoptikon ve süper-panoptikon kavramlarını da hatırlayabiliriz. Şöyle ki Thomas Mathiesen’in panoptikonunun tersine bir çoğunluğun bir azınlığı gözetlemesi yani merakın sahnedeki insanlara yönelmesi anlamına gelen sinoptikon kavramı ve bireylerin sosyal medyayla birlikte gönüllü olarak kendilerinin gözetlenmesine izin vermesi yani süper-panoptikonun tüm unsurları bu örnek olayda var.
Nitekim Coldplay sahnede. İzleyiciler aslen sahneye odaklı yani sinoptikon gerçekleşiyor. Tam bu sırada kamera o an izlendiğinden habersiz izleyiciye dönüyor ve panoptikon gerçekleşiyor. Olayın hızla sosyal medyaya düşmesi ve skandal hâline gelmesi de bizi süper-panoptikon toplumuna götürüyor.
Yılın kelimesi adayı olarak Coldplaylenmek
Ulaştığımız yerde elimizde yeni bir soru var: Başkalarıyla evli iki insanın kucaklaşması, 60 bin kişinin bulunduğu bir stadyumda yaşansa bile özel bir eylem midir?
Bu soru doğru bir soru değil bana kalırsa. Olayı gerçekten anlamak için ahlaki ikilemlerin ötesinde düşünmek gerekli. Burada daha rahatsız edici olan şey gözetlemeye karşı olan kolektif duyarsızlaşma. Öyle ki başkalarının mahremiyetinin yok edilmesinde hem seyirci hem de suç ortağı oluyoruz.
Bu olay özelinde “ahlaki gösterişçilik” (moral grandstanding) yapma hevesiyle bunu tamamen görmezden geliyor olabiliriz. Nihayetinde eşini aldatırken yakalanmış bir insan var. Bu yüzden mevcut örnek üzerinden düşününce kariyer kaybı, kamusal aşağılama ve bu insanların artık hayatı boyunca bu dijital izle yaşayacak olmaları, kimilerine orantılı bir bedel gibi de görünebilir. Zaten öyle göründüğü için de olay tüm dünya da hızla viralleşti.
Dijital çağda bir skandalın yaşam döngüsünü hızla izledik: Anlık bir olay hızla yargıya dönüştü, yıkıcı sonuçlar doğurdu ve kültürel bir meta olarak hafızalara kazandı. Tüm bunların sonucunda elimize “Coldplaylenmek” diye yepyeni bir kavram doğdu. Muhtemelen yıl sonunda yılın kelimesi adayları içinde yer alacaktır.
25 yıl önceden bir kiss-cam vakası
Gönüllü gözetleme, gözetlenme ve yargılama olgularını bu olaydan bir adım uzaklaşarak tartışalım. 2000 yılında yine ABD’de ve Dodgers stadyumunda yaşanan bir kiss-cam vakasında iki lezbiyen kadın öpüşürken ekrana yansımış ve stadyumdan atılmışlardı. Dönemin ahlaki kriterlerine göre bu henüz kabul edilmeyen bir şeydi. Sonradan hızla özür dilendi ve olay telafi edildi ama o an olan olmuştu.
O yıllarda internet bile çok yeniydi ve sosyal medya olgusu henüz yoktu. Fakat gözetleme, kolektif yargılama ve infaz yine geçerliydi. Bugün dünya farklı bir dünya. Bugünün ahlaki değerlerinin kalıcı olacağına dair elimizde hiçbir kanıt yok. Fakat mahremiyet ihtiyacı, neredeyse uygarlık tarihinin başından bu yana var. Çünkü başka türlü var olamayız. Böyle bir dünyada ahlaki üstünlük ve gösterişçilik hevesiyle birilerini linç etme ya da birbirimizin casusu olma hakkını kendimizde göreceksek günün sonunda sıranın kime geleceği hiç belli olmaz.
Bu gibi olaylar yarattıkları sonuçlarla birlikte günümüzün dünyasını tartışmak için de birer fırsat. Kişisel mahremiyetin korunması, sosyal medya etiği ve bireyin dijital dünyada savunmasız bırakılmaması üzerine düşünmek, tartışmak, yasal zemin ve sosyal normları yeniden kurgulamak gerekiyor. Teknolojinin sağladığı gözetim imkanlarının, egemenlerin elinde bir oyuncağa dönüşmemesi için asıl ahlaki olarak üstün hissettiğimizde geri durmayı öğrenmemiz gerekiyor. Aslında bir Coldplay şarkısı içinde bulunduğumuz durumu çok iyi özetliyor:
"I awake to see that no one is free / Uyandığımda kimsenin özgür olmadığını görüyorum
We're all fugitives, look at the way we live down here / Hepimiz kaçağız, burada nasıl yaşadığımıza bak
I cannot sleep from fear, no / Hayır, korkudan uyuyamıyorum
I said, "Which way do I turn?" / Hangi yöne döneyim, dedim
Oh, I forget everything I learn / Ah, öğrendiğim her şeyi unuttum
And the spies came out of the water / ve casuslar sudan çıktı
And you're feeling so bad 'cause you know / ve çok kötü hissediyorsun, çünkü biliyorsun
That the spies hide out in every corner / Casuslar her köşede saklanıyor."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





