Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Ekim 2024’te sessiz sedasız ama bizce hazine değerinde bir dijital hamle yaptı. Bakanlığın hâlihazırda filmmirasim.ktb.gov.tr adresinde sakladığı arşivi, bir YouTube kanalıyla dolaşıma soktu.
Ancak bu yeni mecra, sadece bir platform değişikliğinden ibaret değil; arşive bakışta da bir yöntem farkı sunuyor. “Film Mirasım” sitesinde alışık olduğumuz ve tarihi 1895’ten alıp günümüze getiren o katı kronolojik akış (1895-1918, 1918-1938, 1938-1950...), YouTube kanalında yerini daha tematik ve küratoryal bir yaklaşıma bırakmış.
Kanalda gezindiğinizde karşınıza çıkan “Türkiye’de Sanayi ve Üretim,” “Anadolu Festivalleri ve Şenlikler,” “Türk Futbol Tarihinden Kareler” ya da “Cumhuriyet Dönemi Göç Hikayeleri” gibi başlıklar, malzemeyi sadece “eski” olarak değil, belirli bir hikayenin parçası olarak görmemizi sağlıyor. Şu ana kadar yüklenen 290 video, basit bir tarih dizini olmaktan çıkıp; sanayiden spora, diplomasiden gündelik hayata uzanan tematik bir seçkiye dönüşmüş durumda. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi tarafından nitrat tabanlı filmlerin dijital ortama aktarılmasıyla kurtarılan bu görüntüler, Türkiye’nin son 150 yıllık modernleşme serüveninin en ham tanıklıkları.
Bizim gibi tarihsel sosyologlar için bu görüntüler, nostaljik bir “Eski Türkiye” albümünden çok daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü kamera, sadece kendisine gösterilmek isteneni kaydetmez; bazen kadrajın kıyısında, bazen bir arka planda, bazen de kurgunun kendisinde dönemin ruhunu, çelişkilerini ve hayallerini de ele verir. “Mış gibi” yapılan modernleşme ile sahadaki gerçekliğin çarpıştığı o gri alanları bu filmlerde gayet iyi görüyoruz...
Biz de Zappa Zamanlar ekibi olarak -ve elbette içimizdeki o iflah olmaz üç tarihsel sosyolog şapkasıyla- sizi bu arşivi, özellikle de bu tematik izlekleri takip ederek tanımaya davet ediyoruz. Ama sadece “bakıp geçmek” için değil, anlamak için. Bu devasa arşivden cımbızla çektiğimiz iki video üzerinden, Türkiye’nin hikayesini şekillendiren ve bugün bile tartışmaya devam ettiğimiz o büyük “kalkınma” rüyasına odaklanıyoruz.
İmparatorluk olmadan yönetmek: bir Mühendis, bir şair ve Amerikan rüyası
Bu videoları izlerken aklımıza Engseng Ho’nun o meşhur makalesi geldi. Ho, ABD’nin küresel hegemonya kurma biçimini İngilizlerden ayırır. İngilizler valileriyle, bayraklarıyla, “görünür” bir imparatorlukla yönetirken; ABD’nin stratejisi başkadır: “Empire without ruling” yani “Hükmetmeden imparatorluk kurmak.” Ya da daha doğru bir tabirle; yönetici gibi görünmeden yönetmek.
ABD gücünün küresel ölçekte “emperyal” bir erişime sahipken, aynı anda “sahada idare”yi (kolonyal yönetim gibi) sistematik biçimde üstlenmeyi reddeden/erteleyen özgül bir biçim olduğunu anlatır. Geçen hafta belki de bu rolü bırakmaya çalışan bir ABD’den bahsetmiştik.
ABD’nin bu görünmez imparatorluğunun askerleri üniformalı generaller değildir sadece; teknik uzmanlar, şirket yöneticileri ve mühendisler de çıkar karşımıza sık sık. Bu askeri olmayan kadroların silahları ise kalkınma yardımları, teknoloji transferi ve enerji altyapılarıdır. İşte arşivden seçtiğimiz bu iki film, tam da bu tezi doğrulayan birer belge niteliğinde.
“Benevolent Emperor”: Bir mühendisin gözünden Türkiye
İlk video Türkiye’s Golden Years: Development from Textiles to Mining, Electricity to Agriculture adını taşıyor. İsimsiz bir Amerikalı petrol mühendisinin hatıratı gibi kurgulanmış bu film, aslında adım adım işleyen/işlemesi ön görülen bir “kalkınma reçetesi” sunuyor.
Hikaye, mühendisin petrol çıkarma görüntüleriyle başlıyor ama hemen ardından Türkiye’nin dünyaya açılan yüzü İzmir Fuarı’na geçiyor. Reçete belli: Önce üretimlerini artırmak isteyen traktör meraklısı çiftçiler modernize ediliyor, ardından İzmir Limanı’na iniyoruz. Denklem basit: Limandan içeri tarım makineleri giriyor, dışarı tütün ve üzüm çıkıyor. Bu yoğun ticaret trafiği, videonun en ilginç anlarından birine, mühendisin ıstakoz yiyerek dinlediği o etkileyici kanun takdimine bağlanıyor. Oryantalist bir mola ama “medeniyet” eşliğinde.

Video, bir sanayi envanteri gibi ilerliyor. “Boşa akan suyun” Seyhan Barajı ile enerjiye ve pamuğa dönüşmesi, Ankara keçisinden modaya uzanan tekstil hattı, büyüyen şeker pancarı ekonomisi ve her yerde yükselen silolar... Ancak bu kalkınma hamlesinin faili hiç gizlenmiyor. Turuncu iş makineleriyle dağları delen Karayolları Genel Müdürlüğü gösterilirken dış ses açıkça bu yatırımların “ABD Federal Fonları” ile desteklendiğini vurguluyor. Engseng Ho’nun bahsettiği “bayraksız imparatorluk” burada turuncu dozerlerle ve fonlarla sahada.
Kömürün başkenti Zonguldak, demir ağlar ve soğuk zincir balıkçılığı derken final İstanbul’da, yine bir Amerikan sembolüyle yapılıyor: İstanbul Hilton Oteli. Tarih, eğlence ve plajların arasındaki bu modern anıt, mühendisin “ev”ini temsil ediyor.

Tam da burada, bu Hilton sahnesini biraz daha yakından düşünmek gerekiyor. Hotels and Highways: The Construction of Modernization Theory in Cold War Turkey (Oteller ve Karayolları: Soğuk Savaş Türkiyesi'nde Modernleşme Kuramının İnşası) adlı kitabında Cornell’li siyaset bilimci Begüm Adalet, İstanbul Hilton’un sadece bir otel değil, Soğuk Savaş modernleşme kuramının maddi bir laboratuvarı olduğunu gösterir. Adalet kitabında Türkiye’nin savaş sonrası Amerikan yardım rejimi içinde hem bir “model ülke” hem de modernleşme teorisinin test edildiği bir saha olarak kurgulandığını savunur.
Adalet’e göre modernleşme yalnızca fikirler düzeyinde değil; karayollarında, anketlerde ve otellerde inşa edildi. Hilton, geleneksel misafirperverliği “profesyonel” ve anonim bir turizm rejimine dönüştürmeyi hedefleyen bir mikrokosmos olarak tasarlandı. Üstelik Marshall Planı fonları ve Emekli Sandığı ortaklığıyla finanse edilen bu yapı, bir tür “özel sektör kalkınmacılığı”nın vitriniydi.
Ama bu vitrin pürüzsüz değildi. Otelin inşa edildiği kamusal alanın dönüşümü, yerel mimarlarla Amerikalı tasarımcılar arasındaki gerilimler ve daha da önemlisi 1950’lerin mülksüzleştirme ve azınlık politikaları düşünüldüğünde, Hilton’un “modern yüzü” aynı zamanda kentsel ve toplumsal dışlamaların gölgesinde yükseliyordu. Yani mühendisimizin “ev” dediği yer, yalnızca bir konfor mekânı değil; modern öznelliğin, dışlayıcılığı da içeren misafirperverliğin ve kalkınma ideolojisinin birlikte üretildiği bir Soğuk Savaş sahnesiydi.
Videonun en çarpıcı anı ise kuşkusuz son sahne. Mühendisimiz rafineriye, çalışkan Türk işçilerin yanına dönüyor ve cebinden Amerika’daki ailesinden gelen bir mektubu çıkarıyor. Ailesi onun için endişelenirken o, mektubu gülerek okuyor. Çünkü onların sandığı gibi “vahşi” bir yerde değil; bizzat kendi elleriyle inşa ettikleri bir Amerikan rüyasının içinde yaşıyor. Ailesi inanmasa da.
Can Yücel’in sesiyle Amerikan şirketi: Caltex
İkinci video (Altın Hilal, 1959), hikayeyi daha kurumsal ve “ciddi” bir düzleme taşıyor. Bu kez başrolde bir şahıs değil, bir şirket devleti var: Caltex. Yani bugünün enerji devi Chevron’un Ortadoğu bölgesindeki alt birimi ve Türkiye’nin sanayi devi TÜPRAŞ’ın (İzmit Rafinerisi’nin) kurucusu.
- Videoda ilk çarpan şey, o tanıdık, tok ve hafif çatallı ses: Can Yücel. Türkiye solunun ve muhalif şiirinin en gür sesini, Amerikan kapitalizminin en büyük sembollerinden birinin tanıtım filmini seslendirirken duymak, dönemin ruhuna dair başlı başına bir ironi.

İlk videonun kişisel anlatısına kıyasla bu film, bir “nesnellik” iddiası taşıyor. İstanbul’da başlayıp İstanbul’da biten kurgu, Boğaz’daki balıkçıların dizel motora geçişinden Anadolu’nun “makus talihini” yenen traktörlere uzanıyor. Müzik kullanımı ise tam bir kültürel kodlama dersi: Geleneksel tarım ve halıcılık sahnelerine “hüzünlü ve oryantal” melodiler eşlik ederken; sulama kanalları, fabrikalar ve makineler devreye girdiğinde müzik Batılılaşıyor, temposu artıyor.
Video, Atatürk’ü sanayileşmenin ve üniversitelerin kurucusu olarak selamlıyor ancak hemen ardından asıl “uygulayıcıyı” sahneye sürüyor: Caltex tabelaları. Bin yıllık engelleri aşan, “uyuyan devi” uyandıran güç, videoya göre açıkça Amerikan teknolojisi ve sermayesi. Filmin kalbi, İzmit Rafinerisi’nin 14 ay gibi rekor bir sürede tamamlanması ve ilk ham petrol gemisinin kıyıya yanaşmasıyla atıyor.
İzmir Fuarı bu videoda da Türkiye’nin dünyaya (aslında Amerika’nın kurduğu pazara) açılan kapısı. Yeşilköy Havalimanı pistindeki Pan Am uçağı, İstanbul siluetindeki Hilton Oteli ve yolları açan o meşhur turuncu iş makineleri... Hepsi, Engseng Ho’nun “imparatorluk olmadan yönetmek” dediği şeyin görsel kanıtları gibi. Türkiye bir “medeniyet beşiği” olarak sahne, ABD ise o sahnede hayatı mümkün kılan yönetmen olarak sunuluyor.
Teknik yardım elbisesi
Her iki video da bize şunu gösteriyor: Geçen hafta “bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü. Bugün çıplak kalan o gücün, bir zamanlar ne kadar şık bir “teknik yardım” elbisesi giydiğini görmek isteyenler için bu arşiv eşsiz bir kaynak.
Aslında kalkınma literatüründen ABD’nin bu tek yanlı anlatısının ne kadar eksik ve yanıltıcı olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ancak ABD’nin bu dönemin en büyük gücü ve küresel bir çapası olduğu da aşikar. Şu an gösterdiği saldırganlık ise kendi kurduğunu düşündüğü düzende kendisine itaat edilmemesi ya da başkaldırılması. Bu iki video ve arşivdeki daha pek çok başka video İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan bu düzenin çeşitli yönlerini ele alıyor.
Ancak arşivi sadece bu iki videodaki “Amerikan rüyası” ve “Soğuk Savaş kalkınmacılığı” çerçevesine hapsettiğimizi sanmayın. Aksine, Sinema Genel Müdürlüğü’nün YouTube kanalı, sadece jeopolitik analizler için değil; toplumsal değişimi, modayı, jestleri ve sokağın ritmini okumak için de inanılmaz bir laboratuvar.
Kanalda biraz derinleştiğinizde, “kalkınma”nın sadece erkek mühendislerin işi olmadığını gösteren “Türkiye’nin İnşasında Kadın Gücü” gibi şaşırtıcı başlıklara rastlıyorsunuz. Veya “Cumhuriyet Dönemi Göç Hikayeleri” başlığı altında, bavullarını toplayıp yollara düşen insanların yüzündeki o evrensel umut ve endişe karışımı ifadeyi yakalıyorsunuz.
Bir yanda “Menderes’e Sevgi Seli” ve “Dev Projeler” videolarıyla dönemin siyasi coşkusunu ve kutuplaşmasını propaganda formatında izlerken, diğer yanda “Anadolu Festivalleri” veya “Türk Futbol Tarihinden Kareler” ile siyasetin ötesindeki sivil hayatın nabzını tutabiliyorsunuz.
ODTÜ’nün ilk mezunlarının heyecanından (bu arada ODTÜ’nün Amerikalıların kurduğu bir üniversite olduğunu ekleyelim, güzel bir kaynak için buraya bakabilirsiniz) Van’daki halk oyunlarına, İstanbul’un değişen siluetinden Anadolu’nun tozlu yollarına kadar uzanan bu görüntüler, bize resmi tarihin yazmadığı detayları fısıldıyor.
Biz Zappa Zamanlar olarak bu hafta projektörü, bugünün dünyasını anlamak için geçmişin “kurucu anlarına” tuttuk. Ancak bu arşiv, her izleyenin kendi merakına göre farklı bir hikaye kurabileceği devasa bir yapboz.
Sizi, algoritmaların önerdiği videoların dışına çıkıp, bu dijital zaman kapsülünün içinde kaybolmaya; kendi tarihsel sosyolojinizi yapmaya ve Türkiye’nin görsel hafızasında kendi “Zappa”lamanızı yapmaya davet ediyoruz.
İyi seyirler ve iyi okumalar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Türkiye’nin hikayesini şekillendiren ve bugün bile tartışmaya devam ettiğimiz o büyük “kalkınma” rüyası üzerine.
15 Şub 2026

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Mış gibi” yapılan bir dünya sahteydi, kusurluydu, eşitsizdi. Ama yine de yaşanabilir bir dünyaydı. Onun yerine gelen bu çıplak güç dünyası ise daha “dürüst” olabilir ama çok daha tehlikeli.
01 Şub 2026



