Keşke Olmasaydı Dediklerimiz

Keşke Olmasaydı Dediklerimiz

Akademide Kayyum

Bu yıla Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne yapılan atamayla başladık. 2 Ocak tarihli Resmi Gazete’de sürpriz bir Cumhurbaşkanı kararı ile karşılaştık (NOT: kararname değil karar). Bu atamanın ve sonrasında gelen fakülte açma kararlarının hukukiliği üzerine çokça kafa yoruldu. Bu kararların yasal olup olmadığı belki tartışılır ama Boğaziçili öğrencilerin sıkça vurguladığı üzere siyasal olduğu tartışılmaz. Benim bu yazıda sormak istediğim şey siyasallığı bu kadar açık bir atamayı neden “sürpriz” olarak gördüğümüz. Nitekim, Boğaziçi’nde yaşanan, üniversitenin herhangi bir bileşenine danışılmadan yapılan ilk atama değildi. Bence bu olay ‘susarsan sıra sana gelir’ sözünün en büyük örneği olması bakımından önemli. Yanlış anlamayın, Boğaziçililere "aynı şey başkalarına olurken neden sustunuz?" demiyorum. Kendisini akademisyen olarak tanımlayan biri olarak, "bizler neden kendi okullarımız dışında olup bitenlere yeteri kadar tepki göstermiyoruz?" diye sesli düşünüyorum. Umarım tüm akademi de benim gibi düşünüyordur.

İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilme

19 Mart Cuma gününü bitirip henüz uyumayanlar bir başka Cumhurbaşkanı kararı ile karşılaştı (NOT: bu da kararname değil, karar). NYU burs e-mailini yeni almış ve sevinçten uyuyamamışken, Twitter’da bu kararla karşılaşınca "bu ülke kendimize sevinmemiz için bir günü bile neden çok görüyor?" diye söylendiğimi hatırlıyorum. Benim kendime sevinememem tabii ki de mesele değil (olsa olsa birinci dünya problemi diye adlandırdığımız bir olay). Mesele, birçok hukukçuyu “şimdi bu karar yasal mı?” tartışmasına iten tek kişi iradesiyle, kadına karşı şiddeti önlemeyi amaçlayan bir sözleşmeden çekilmemiz. Mesele, geçen sene 410 kadın arkadaşımız şiddetten ölmüşken şiddeti önleme sözleşmesinden vazgeçmemiz. Mesele, kadınları oy pazarlığı konusu yapmamız.  

Doğrusunu söylemek gerekirse, İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğimizi beklemiyordum. Zira hükümeti destekleyen bazı kişilerin de İstanbul Sözleşmesi’ne destek olduğuna şahit olduk. Anlaşılan bu karar iktidarın tüm bileşenlerine danışılmadan alınmış. Gerçi bazı tepki gösterir sandıklarım “daha iyisini yapacağız” gerekçesinin arkasına sığındı. Yıl bitti, ortada daha iyiye yönelik herhangi bir irade de yok.

Fakat asıl şaşırdığım şey Danıştay’ın ve sonrasında da İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu kararın dayandığı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin (9 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi) Anayasa Mahkemesi (“AYM”) önüne götürülmesi talebini reddetmemesi oldu. Hukukçu olmayanlar için kısa bir bilgilendirme. Bir davaya bakmakta olan mahkeme, eğer uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya dava taraflarından birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, ilgili hüküm AYM’nin önüne gelir (somut norm denetimi). Bu somut olayda, Cumhurbaşkanı kararının dayanağı olan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Anayasaya aykırılık iddiasının ciddi olduğunu ve dolayısıyla Danıştay’ın konuyu AYM’ye bırakmasını bekliyordum. Zira bu gibi önemli bir davada somut norm denetimi talebini reddetme sorumluluğunu alacağını düşünmemiştim. Ama demek ki bazı hakimler (karşıoy yazanlara saygıyla) bu sorumluluğu almayı tercih ettiler. Ve biz henüz tamamlamadığımız 2021 yılı içinde 360 kadın arkadaşımızı şiddete kaybettik.*

Ben İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemize rağmen ümidimi kaybetmiyorum: çünkü tüm bu tartışmalar Türkiye’de ne kadar güçlü bir kadın dayanışması olduğunu bir kez daha gösterdi. Belki birçok ülkedeki dayanışmalardan farklı olarak, Türkiye’deki kadın dayanışması içerisinde her düşünceden, inançtan veya sosyal-ekonomik seviyeden kadınlar var. Ve tüm bu kadınlar ötekileştirmeden hepimiz için var. İyi ki varlar.

*bu sayıyı bülteni yüklediğim anda teyit etmem gerektiğini hissettim ve bu hissimden de utandım.

Ekonomik Kriz

Ülkemizdeki birçok kişinin aksine benim alanım ekonomi değil. Akademik olarak ekonomik hak ve özgürlükler konusu ile ilgilensem de “faiz sebep-enflasyon sonuç” argümanı hakkında yorum yapma yetkinliğim yok, yetkinliği olduğunu düşündüğüm kişilere kulak vermeyi tercih ediyorum. Benim bu başlıkta bahsedeceğim şey uygulanan politika değil; fakat bu politikayı uygulayan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (“TCMB”) arkasındaki hukuk karmaşası (bizim bildiğimiz de bir hukuk, onu da ne kadar biliyorsak).

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu’nda (“Kanun”), TCMB’nin görev ve yetkilerini “bağımsız” olarak yerine getireceği/kullanacağı açıkça dile getirilmiş durumda (md. 4). Fakat tecrübe ettiğimiz üzere bir kuruma “bağımsız” demekle bağımsız olunmuyor. Bağımsızlığı temin edici mekanizmalar (mesela yöneticilerin keyfi olarak görevden alınmaması) kurulması elzem. Nitekim Kanun md. 27 ve md. 28’e baktığımızda yöneticilerin görevden alınmanın belirli şartlara bağlı olduğunu görüyorsunuz. Bununla birlikte, üst kademe yöneticilerinin atanmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne baktığınızda (3 sayılı Üst Kademe Kamu Yöneticileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usûllerine Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi), görevden alınmalarına ilişkin maddenin (md 4), TCMB Başkanına uygulanmadığını görüyoruz (md. 7).

“Tüm bunlardan tam olarak ne anlaşılmalı” akademik bir tartışma konusu. Ancak, son zamanlarda sıkça karşılaştığımız görevden almaları anlamlandırmak için bunlara ihtiyaç yok. Hele de birçok hukukçunun 2019 yılında TCMB başkanının görevden alınması ile fark ettiği 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye Temmuz 2018’de eklenen ve Cumhurbaşkanına “kurumsal hedeflere ulaşılmaması” nedeniyle üst kademe yöneticilerini görevden alma yetkisi veren Ek Madde 35 varken. Ben bu maddenin keyfi olarak görevden alma yetkisi verdiğini düşünmüyorum, naçizane. Ama amacım bu başlıkta bu maddeyi tartışmak değil. Fakat bağımsız olması gereken TCMB’nin başkanının görevden alınması ile ilgili büyük bir karmaşa olduğunu gözler önüne getirmek. Zira, bir kurum yöneticisinin görevden alımına ilişkin önümüzde hem kanun, hem kanun hükmünde kararname ve hem de Cumhurbaşkanlığı kararnamesi varken güvenilebilir bir düzenden bahsetmek ne kadar mümkün bilmiyorum. Güvenilir olmayan bir düzende de ürün etiketlerinin gün aşırı değişmesine şaşırmamak lazım. Neyse en azından başkan gün aşırı değişmiyor demek gerek belki de!

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

GünebakanGünebakan

BÜLTEN SAYISI

Gelin Bu Ay Yıla Bakalım

Kendimizi sık sık Mart 2020’de zannetsek de 2021 yılını bitiriyoruz. Ben de 2021’in son yazısında yıla bakmak ve bu sene keşke olmasaydı ve iyi ki oldu dediğimiz şeyler üzerine yazmak istedim.

10 Ara 2021

Milestone College Prep

YAZARLAR

Günebakan

Hadi gelin, güne bakalım.

İLGİLİ OKUMALAR