Kırmızı değil beyaz bayrak: TikTok'tan yayılan terapi dili ve edebiyatı bize ne yaptı?

Özellikle sosyal medyadaki psikoloji hesaplarından bir ödev olarak önümüze sunulan özsevgi retoriği, amacını aşarak başkalarıyla kurduğumuz çok kıymetli bağları koparmak pahasına, ilişkilere tamir etmek yerine çöpe attığımız yırtık bir tişört muamelesi yapmamıza neden oluyor.
Kırmızı değil beyaz bayrak: TikTok'tan yayılan terapi dili ve edebiyatı bize ne yaptı?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Annem, çocuk sayılabileceğim bir yaştayken bana “En iyi ilişki kavga ettiğin ilişkidir. Kavga edilmeyen bir ilişkide iletişim yoktur o yüzden de bu bir ilişki değildir” demiş ve eklemişti: 

“İnsan birinin kavgada nasıl olduğunu da görmelidir ayrıca.”

Yıllar geçti, ben bugün annemin ne demek istediğini her zamankinden daha iyi anlıyorum. Belki olgunlaşmaktan, belki de son zamanlarda TikTok ve Instagram videolarında hayatlarımıza dair keskin tespitlerini sıralayıp duran birtakım psikologlar (ve kendine psikolog süsü verenler) eşliğinde dahil olduğumuz "kendini sevme ve mentalini koruma festivali" içinde kaybettiğimiz bir şeyler olduğunu hissettiğimden...

Bu festivalde sahnede duygusal olarak erişilebilir olmayan ebeveynler, hiç çocuk olamamış, anne-babasının ebeveyni olmak zorunda kalmış insanlar var. Toksik arkadaşlıklara, toksikleşen ilişkilere çizilen kalın sınırlar, kalıplaşan red flag'ler, "Bir narsisti nasıl tanırsınız" formülleri, kendini ve iç huzurunu her şeyin önüne koyma tavsiyeleri var. Bir tanesini izlediğinizde algoritmanın sel gibi üzerinize boca ettiği, birbirinin tekrarı bu sosyal medya içerikleri, insanların ve ilişkilerin biricikliğinin birkaç kaydırmada özetlenebileceği, birbirinin tekrarı çözümlerin herkese giydirilebileceği algısını yaratıyor.

Elbette bu videolarda "toksik" olarak anılan aşırı manipülatif, istismarcı, zarar verici insanların gerçekten var olduğu inkar edilemez. Peki ama biz gerçekten sosyal medyadan öğrendiklerimizle insanlardaki patolojik durumlara teşhis koyabilecek, gündelik sürtüşmelerle ilk işarette kapıyı çarpıp çıkmayı gerektirecek ilişkiler arasındaki farkı bir çırpıda bütün netliğiyle görebilecek hâle gelebilir miyiz?

Ya eskiden haslet sayılan empati kurmak, özür dilemek, hatayı tamir etmek, gönül almak, bu tavsiyeler içinde nereye düşüyor? "Sen bir adım at, ben sana koşarım"lar, "İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır"lar çöpe giderken kavgadan, yüzleşmeden, sürtüşmeden, yani aslında neredeyse iletişimden arındırılmış, idealize ilişkilerle ilgili çok daha temel sorunlar gözden kaçıyor.

Özetle bir ödev olarak önümüze sunulan özsevgi retoriği, amacını aşarak başkalarıyla kurduğumuz çok kıymetli bağları koparmak pahasına, ilişkilere tamir etmek yerine çöpe attığımız yırtık bir tişört muamelesi yapmamıza neden oluyor.

TikTok’tan üzerimize sıçrayan 'terapi dili'

Bir şemsiye kavrama dönüşen "toksik" ise her şey gibi formüle oturtulan ilişki denklemlerinin ortak çarpanı oluyor. Bu formüller bazen o kadar katılaşıyor ki "çözümler" 5 maddede, 1 dakikada özetlenebilir hâle geliyor.

  • Öte yandan tüm bunların pozitif düşünce ve terapi diliyle birleşmesi sonucu ortaya çıkan kültürün de "toksik" bir yanı var.

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nden sosyolog Jenny van Hooff, "terapi dili"nin yükselişiyle bireyci ideallerin sağlamlaşmasının kol kola yürüdüğünü söylüyor. Öyle ki aslında özünde sosyal bir hayvan olan insan, giderek daha çok kendi kendine yetebileceğine, tek başına hayatta kalabileceğine inanmaya başlıyor.

Örneğin “sınır” kavramını ele alalım... Toxic Productivity: Reclaim Your Time and Emotional Energy in a World That Always Demands More (Toksik Verimlilik: Sürekli Daha Fazlasını Talep Eden Bir Dünyada Zamanını ve Duygusal Enerjini Geri Kazan) kitabının yazarı terapist Israa Nasir şöyle diyor:

“Arkadaşları ekmeyi bir sınır olarak tanımlıyorlar. Ebeveynlere destek olmamayı bir sınır olarak tanımlıyorlar. Bunu, kendini koruma amacına yönelik bir silaha dönüştürüyorlar. Ama sizi hayal kırıklığına uğratan bir ebeveynle ilgili hayal kırıklıklarınızı dile getirmek, onlarla bir daha asla konuşmamayı seçmekten çok daha fazla duygusal beceri gerektirir. Bir ilişkinin gerçek bir değeri olması için iyi ve kötü yanlarının birarada olması gerekir.” 

Diziler kalbimizi ısıtıyor da…  

Somebody, Somewhere adlı dizinin bu aralar dünyanın dört bir yanında gözyaşları eşliğinde övgü yağmuruna tutulması, yakın zamanda bir başka gerçeği fark etmeme yol açtı. Aslında Somebody, Somewhere tek de değil. Bir süredir böyle bir dizi janrı var, adına "kalpleri ısıtan diziler" diyelim...

Bu dizilerde bir küslüğün ardından barışan iki arkadaşı ya da iki kardeşi izlerken gözlerimiz doluyor. Ama sanki izlediklerimizle aramıza bir mesafe de girmiş. Ekranda empati kurmak, birbirimize nazik davranmak, özür dilemek, sorunları çözmek, dürüstçe yüzleşmek gibi davranışları izlerken verdiğimiz tepkiler, bunları birer nostalji unsuru olarak kabul etmeye başladığımızın da işareti. 

Halbuki bunlar çok yakın zamana kadar nostalji değil, hayatın ta kendisiydi. Kendi iyiliğimizin ve ruh sağlığımızın, kestirip atmaktan, hayatımızdan çıkarmaktan, herkesi "toksik" bulmaktan, "bana iyi gelmiyor" diyerek ilişkilere harcanması gereken emekten kaçmaktan geçtiği düşüncesi yerleşmeden önce her birimiz bunları yapmayı daha doğal buluyorduk. 

Birini bütünüyle "güvenli" veya "toksik" kutucuklarına oturtmadan önce ilişkilerin doğası gereği karmaşık olduğunu daha kolay kabul edebiliyorduk. Belki de bu yeni kişisel gelişim/özsevgi söyleminin unutturduğu şey bu: İlişkiler karmaşık. İçinde hep iyilik, tatlılık, on yüz milyon baloncuk ve kalp yok. Hatalar, küslükler, bazen ağır gelen sorumluluklar ve en önemlisi emek var.

İletişim Yayınları’ndan yayımlanan Edgar Cabanas ve Eva Illouz’un yazıp, Tufan Göbekçin’in çevirdiği Mutlu Yurttaş İmalatı kitabında şöyle diyor yazarlar:

“Mutluluk hayatlarımızı kontrol etmeye yarar çünkü bu saplantılı arayışın hizmetkarları olmuş durumdayız çünkü mutluluk bize, yani duygularımızın ışık ve gölgelerine, düşüncelerimizin belirsizliklerine veya hayatımızın karmaşık dokusuna uzanıp uyum sağlamıyor. Daha ziyade mutluluğun tüketimci mantığına uygun hareket etmek, dayatmacı ve örtülü ideolojik taleplerine ayak uydurmak ve dar, indirgemeci ve psikolojist varsayımlarını kabul etmek için uzanıp uyum sağlayan biziz."

Geçenlerde Sabancı ve Sussex Üniversitesi’nin ortak bir gündelik hayatta yabancılarla konuşmanın insana iyi gelmesi ile ilgili bir makale çıktı karşıma. Makaleye göre, tanımadığımız insanlara yönelik nazik davranışlar en başta bizim ruh sağlığımıza iyi geliyor. Aslında birbirimize temas etmeye, konuşmaya, nazik davranışlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. 

Ve belli ki durmadan iyileşmeye ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu konuştuğumuz bir dönemde iyileşmenin esas anahtarı, insanları etiketleyip kalıplara yerleştirmekte değil; hayatımızdaki bütün sorunlar için suçlayacak başka birini bulup, suçun yer değiştirmesinde ve kendimizden uzaklaşmasında değil. Toplum olarak peşinde koştuğumuz iyileşmenin yolu, daha güçlü bir iletişimden ve daha sağlam ilişkilerden geçiyor. Bunun için de kendimizi sevmeyi öğrenmeye yeteri kadar zaman ayırdıysak biraz da başkalarını anlamaya odaklanmak gerekiyor.

Anlama çabasına girmediğimiz, hoşumuza gitmeyen her davranışı "red flag"lerle yaftalamak önümüzde kocaman bir kırmızı bayrak gibi dalgalanıyor artık ve tüm bunlara karşı bir beyaz bayrağa ihtiyacımız var. Zira birbirine bu kadar hoyrat değil, daha ihtimamlı ve şefkatli yaklaşan, anlamak için çaba gösteren insanlar olmamız, en başta bize iyi gelecek.

Turgut Uyar, “Bir yazı anlamak” şiirinde şöyle diyor: 

Bir zamanlar
Bir çocuk olduğum geçti aklımdan
O da çocuktu bir zamanlar
Bir yazı anlamak
Zordur ve anlamlıdır
Bana kalırsa
En saygın işidir bir kişinin.

Kendisine kulak verip, biraz da anlamaya çalışalım. "Toksik" diye nitelediğimiz her şey yeni bir pandemiye dönüşmeden evvel denememiz gereken aşı budur belki.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Sinem Dönmez

Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR