Köy Sorunu ve Enstitüleri: Bölüm 1

Türkiye topraklarında köy sorunu nereden başlıyor diye düşünecek olursak, en doğru kararı almak için Osmanlı’ya bakmak gerekir.
Köy Sorunu ve Enstitüleri: Bölüm 1

 Türkiye topraklarında köy sorunu nereden başlıyor diye düşünecek olursak, en doğru kararı almak için Osmanlı’ya bakmak gerekir.   

 Osmanlı Hanedanlığı, 600 senelik hüküm süresinde köyden yeri geldi yüksek vergiler aldı, savaş zamanı köydeki delikanlıları ordusuna kattı, fakat bu süreç içerisinde neredeyse hiçbir hizmet götürmedi. Köylü halk, kendi halinde, hırçın doğa koşulları içerisinde ve günlük hayatını kolaylaştırmaya yarayacak bilgilerden yoksun bir durumda, yalnızca var olma savaşının ortasında buldu kendini. Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü filminde, Karagöz’ün vergi toplamaya gelen askerlere dediği gibi: “Bu dünya yörüklere hörgüç oldu, hep ver hep ver. Ne zaman alacağız?” 

 Ne zaman ki Cumhuriyet kuruldu, köylü o zaman rahat bir nefes alabildi. Aşar vergisi kaldırılmıştı kaldırılmasına fakat ortada köylünün boynuna asılmış cehalet, orada kalmıştı. Gönen Köy Enstitüsü’nden mezun olan Fakir Baykurt, şu şekilde bir açıklamada bulunuyor o döneme dair: “Eğitim ışığı köye nasıl götürülsün ki? Onu götürecek eğitmen yok, okul yok. Devlet bunları hızla yapabilecek düzeyde bir güce sahip değil. Ta 1848 senesinde kurulan şehir öğretmen okulları, daha çok şehirler için çalışmış ve burada eğitimi bitirenler köy görevlerinde yabancılık çekip geri dönmüştür.” 

 İlk Nüfus Sayımı ve Enstitülerin Kuruluşu 

 1927 senesinde yapılan Cumhuriyet ilk sayımına göre toplam nüfus 13.6 milyon. Bunun ise ancak %8’i okur-yazar. Arap alfabesiyle daha fazlasını beklemek absürt olurdu zaten. Bu nedenle ilk atılan adımlardan biri şehirlerde akşam okulları açmak oldu, ancak sorun sadece okuma-yazma bilme durumu değildi. Köy sorunu, ilköğretim de işin içine katılarak geniş kapsamlı bir kalkınma ile çözülebilecek bir şeydi. Köy dünyasında kapalı kalmış değerleri ortaya çıkararak tabanı bilinçlendirme, yetişmiş kızlar, oğlanlar yoluyla köylüyü Türkiye’nin yönetimine, bundan da öte, bilim ve sanat dünyasına katabilme sorunu idi. Bunun da yolu siyasetçilerden geçiyordu.  

 Şans o ki, bazı aydınlar yok değildi köy sorununu gündeme getirip, toprak reformundan bahis açan.  

 Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı zamanında, Köy Enstitülerinin kurucu babası İsmail Hakkı Tonguç, ilköğretim genel müdürlüğüne getirildi. Bu ikilinin ilk işi, askerlikte çavuş, onbaşı olmuş köylü gençlerini toplayıp altışar aylık kurstan geçirerek, köylere öğretmen olarak atamaları oldu. Eğitmenler yirmi kadar kız-erkek öğrenciyi birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar yetiştiriyor, sonrasında birinci sınıfa dönüp yeni öğrenciler alıyordu. Üçüncü sınıfı bitiren çocukların, öğretmeni olan yakın bir köye gidip okumayı sürdürmeleri bekleniyordu.  

 Not: Burada bu öğretmenlerin askerler arasından seçilmelerinin birden fazla nedeni var, ama en önemlisi savaş sebebi ile köylerinden ayrılıp başka şehirleri, hatta ülkeleri görmüş olmaları. Yani köy ortamının kapalı kültüründen bir nebze olsun sıyrılmış kişilerdi bunlar.  

 Ancak, öğretmeni olan okul çok azdı ve bu eksikliğin bir an önce giderilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Tonguç, eğitmen çözümüne yönelik bir adım olarak, çavuş ve onbaşıların yetiştirildiği köy öğretmen okullarının Köy Enstitülerine dönüşmesi için bir yasa tasarısı hazırladı. Bu yasa tasarısını, ileriki dönemde Köy Enstitüleri için büyük bir klasik eserler çeviri projesini başlatacak olan ve Saffet Arıkan’ın yerine Milli Eğitim Bakanı olarak gelen Hasan Ali Yücel savundu. Böylece 17 Nisan 1940 tarihinde yasanın meclisten geçmesi üzerine Türkiye’nin 21 yerinde köy enstitüleri kurulmaya başlandı.  

 Köylerden alınan kız ve erkek öğrenciler hızlıca kendi okullarını inşa etmeye başladılar. Öğretim süresi 5 yıldı. Haftada 44 saatlik bir çalışma programı vardı; bunun yarısında kültür dersi görülüyor, yarısında tarım ve teknik sanatlar eğitimi alınıyordu. Erkeklere yapıcılık, demircilik, marangozluk, yerine göre balıkçılık; kızlara dokuma, örgü, dikiş, ipek böcekçiliği, ev yönetimi, meyve ve sebze işleme yöntemleri öğretiliyordu.  

 Enstitülerde verilen eğitimin en önemli özelliği ise, ezbercilikten son derece uzak olan iş-eğitimi ilkesinin uygulanmasıydı. Tonguç’un eğitbilim kuramıyla inşa ettiği enstitüler, Türkiye’de o güne kadar Eğitimcilerin tanımadığı iş eğitimi ilkesiyle yönetiliyordu. Öğrenciler bilgiyi daha çok iş aracılığıyla öğreniyor, üstünü derste tamamlıyordu. Ayrıca her gün en az bir saat özgür okumalar yapılıyordu. Temizliğe, toplu eğlenceye, tiyatro ve müzik çalışmalarına da son derece önem veriliyordu. Bir de her cumartesi günü yapılan eleştiri toplantıları sayesinde, çocuklar kaliteli bir demokrasinin provasını yapıyordu.  

 

Kaynak: 

Unutulmaz Köy Enstitüleri, Fakir Baykurt

Köy Enstitülerinin Kısa Tarihi, Atilla Küçükkayıkcı

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş