I. Dünya Harbi’nde Londra Kulesinde Kurşuna Dizilen Bir “Alman Yahut Türk”

I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Londra’da casuslukla suçlanan Albert Meyer’in entrikalarla dolu hikayesi. O sırada hala tarafsız olan Osmanlı Devleti’nin vatandaşlığı Meyer’i kurtarabilecek miydi?
I. Dünya Harbi’nde Londra Kulesinde Kurşuna Dizilen Bir “Alman Yahut Türk”

Yazı: Yahya Yeşilyurt*

I. Dünya Savaşı, Avrupa’da çeyrek asrın üzerinde süren bir barış dönemine son vermişti. Savaşa giren ülkelerin hükümetleri, diğerlerine karşı ilan-ı harp ederken, savaşa girişlerini meşru zemine oturtmak ve kitlelerin desteğini alabilmek için ciddi efor sarf etmişlerdi. Hükümetler eliyle yapılan propagandalar kitlelerin savaşa katılmalarını haklılık zeminine oturturken onların hislerine de hitap etmiş ve onları hızlıca askeri söyleme çekmişti. Savaşa katılan ülkelerde yaşayan yabancılar potansiyel casus olarak görülmüştü ki bunda kısmen haklılık payları da yok değildi.

Devletler ordularını savaşa hazırlarken, hasım devletin hazırlıklarını da takip etmekteydiler. Özellikle Birleşik Krallık ile Almanya arasında savaş teknolojileri alanına yönelik ciddi rekabet yaşanıyordu. O nedenle her iki devlet bizzatihi casusları vasıtasıyla birbirlerinin hazırlıklarını takip ettikleri gibi kendilerine bu işi vazife bellemiş yurtdışında yaşayan vatandaşlarından da adeta casus gibi bilgi akışına kavuşabiliyordu.(1) Albert Meyer de savaş yıllarında Birleşik Krallık’ta “casus” olarak yargılanmış; eldeki mevcut deliller ışığında suçlu bulunarak Londra Kulesi’nde kurşuna dizilmişti. Meyer, savaş yıllarında kurşuna dizilen en genç casus unvanını elinde bulundurmakla birlikte, günümüzde Londra Kulesi’nde bulunan rölyefinin altında yazan “German or Turkish” yazısıyla nazar-ı dikkat çekmektedir. Meyer neden suçlanmıştı ve onun Osmanlı vatandaşı olma ihtimali neydi?

En Genç Casus: Albert Meyer Kimdi?

Albert Meyer, I. Dünya Savaşı’nda Londra’da yakalanan, mahkum edilen ve nihayetinde kurşuna dizilen casusların en gençlerinden birisi idi.(2) Almanya,Fransa’yı “yıldırım” hızıyla savaş dışı bırakmayı hedefleyip, doğuda savunmada kalarak Ruslarla çarpışmayı sonraya ertelemişti. Ancak İngiltere’nin savaşa girme ihtimalini bir türlü idrak edemeyen Almanya, Anglo-Saksonların da savaşa girmesiyle adeta Avrupa kıtasında abluka altına alınmıştı. Almanya’nın bu ablukayı kırmasının iki yolu vardı ki birincisi denizler, diğeri ise Osmanlı Devleti’nin farklı coğrafyaları idi. Bu nedenle Almanya, İngiltere hakkında ciddi bilgi akışına ihtiyaç duyuyordu. Danimarka, Hollanda, İsveç gibi tarafsız ülkeler, Almanların “haberleşme” ağında önemli adresler olarak kullanılmaya başlanmıştı ki özellikle Rotterdam, Alman casuslarının adeta başkenti haline gelmişti. Gerçi o günlerde savaş, toplumları ciddi oranda germiş, artan milliyetçi duygular nedeniyle Avrupa ülkelerinde yaşayan her yabancıya adeta casus gözüyle bakılmıştı.(3)

Londra Kulesi Rölyef. Yahya Yeşilyurt Arşivi

Albert Meyer

Albert Meyer'in İngiliz arşivindeki dosyası. TNA, WO. 141/83


Albert Meyer, Londra Osmanlı Sefaretine gönderdiği mektubunda “İstanbul’da doğduğunu”, dokuz yaşına geldiğinde ailesiyle birlikte Danimarka’ya göç ettiğini yazmıştı.(4) Babası Siegfried Meyer, Danimarka’da Hotel Bristol’u açmış, Albert de ailesiyle Danimarka’ya yerleşmiş, ardından çalışmak için çeşitli ülkelere seyahat etmişti. 1914’te Londra’ya gelmiş, Oxford Caddesi’ndeki “Cabins Limited” adlı şirkette çalışmaya başlamıştı. Ağustos’ta İngiltere’nin savaşa girmesiyle Meyer, “Harp Esiri” olarak tutuklanmıştı.(5)

O tarihlerde Londra’da Alman olmak, adeta şeytana davetiye çıkarmak gibiydi. O yüzden Meyer, İngiliz yetkililere, “Osmanlı tebaası” olduğunu söyleyerek, üzerindeki bu yaftadan kurtulmaya çalışmıştı. Şüphesiz kendisinin Osmanlı vatandaşı olduğunu söylemesinin altında, o tarihlerde henüz savaşa girmemiş olan Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığı yatıyordu. Çünkü onu esaretten çekip kurtaracak olan tek şey, tarafsız bir devletin vatandaşlığı idi. Ekim 1914’te, ilk tutuklandığında Horsham Karargahı’na götürülmüş, orada Osmanlı vatandaşı olduğunu söylemiş ve bunu ispatlamak için Londra’daki Osmanlı Büyükelçiliği’ne mektup yazmasına izin verilmişti. Queensferry Flindshire Askeri Hapishanesi’nden gönderdiği dilekçesinde “Harp Esiri” olarak dört hafta önce tutuklandığını, 22 Haziran 1892’de İstanbul’da doğduğunu ve bunu tutuklayan makamlara ibraz ve ispat edebilmesi için nüfus kağıdının tescil edilmesini rica etmişti. Üstelik bu ikinci mektubuydu ki önceki yazdığı mektubuna da cevap alamamıştı.(6) Meyer’in yazdıklarına göre on bir yaşına kadar İstanbul’da kalmıştı ve çeşitli Avrupa ülkelerinde bulunduktan sonra halihazırda Londra’da karar kılmış ve Geneva Club’a da beş yıldır üye olmuştu. Mektubunun sonunda Elçiliğe kendi inandırmak için “gerçekten sizden birisiyim” diye yazmıştı.(7)

İngiliz makamlarının kafası karışmıştı. Meyer’in “Osmanlı vatandaşı” olma ihtimali diplomatik bir krize neden olabilirdi ki İngilizler henüz üzerlerinden dretnot krizinin etkilerini atabilmiş değillerdi. O nedenle Türklerle yeni bir kriz çıkarmayı arzu etmiyorlardı. Queensferry’deki hapishaneden sefarete

14 Eylül 1914’te gönderilen resmi yazıda ise Meyer’in İstanbul’daki Hahambaşılıktan aldığını ileri sürdüğü Fransızca bir doğum belgesini kendilerine ibraz ettiği belirtiliyordu. İngiliz görevli, “şüphesiz Albert Meyer ile yapılan sorgulamalar ve görüşmelerden onun İstanbul’da doğmuş olduğuna inanıyoruz” diyor ve ekliyordu: Her ne olursa olsun, “Müttefik Güçlerin vatandaşı olmayan” birinin serbest kalabilmesi, Osmanlı vatandaşı olduğunu ispatlayan bir belgeye bağlıydı ve böyle bir belge varsa, acilen Queensferry’ye gönderilmesi talep ediliyordu.(8)

İngiliz yetkililer, Meyer’in iddiasını ispatlaması için onu Queensferry’den 29 Eylül 1914’te serbest bırakmışlar ve onun Londra’daki Bryanston Square’da bulunan Osmanlı Sefareti’ne gönderilerek, durumunun netleştirilmesine karar vermişlerdi.(9) Meyer, sefaretle görüşmüş olacak ki Queensferry’den gelen resmi yazıya sefaretin verdiği cevapta Meyer’le mülakat yapıldığı ve onun Yahudi olduğu ancak “hangi devletin tebaası olduğunu tespit etmenin zor olduğu” belirtilmişti. Ayrıca sefaretin son cümlesi çok dikkat çekiciydi ki bu, Meyer hakkında İngiliz otoritelerinin kafasındaki karışıklığı (en azından şimdilik) ortadan kaldırıyordu: “İstanbul’da doğduğu iddiasını destekleyecek nitelikte yazılı ifadelerinde, görünüşünde yahut konuşmalarında hiçbir emareye rastlanılamamıştır.”(10)

Albert Meyer'in dilekçesi-Londra Sefaretine BOA.HR.SFR_3.,708/52


Meyer’in tabiiyeti meselesi geçici olarak halledilmiş gözüküyordu ancak İngiliz otoriteler, onu serbest bırakmakla birlikte takibe de devam etmişlerdi. 22 Mart 1915’te Flushing ve Almanya üzerinden Hollanda’ya gitmek için ilgili makamlara müracaat ettiğinde, kısa bir soruşturma geçirmiş ancak yine de izin almıştı. Meyer, bu kısa seyahatinden sonra Mayıs’ta İngiltere’ye geri dönmüş ve Soho bölgesine taşınmış, Rebecca Godleman adındaki bir kadınla 20 Mayıs 1915’te evlenmişti.(11) Muhtemelen Meyer bu seyahatinde Alman istihbaratıyla irtibata geçmişti.

Meyer, çeşitli restoranlarda çalışıyordu ve hayatını da bu yollardan kazanıyordu. Eşi Rebecca’nın sicili de pek temiz sayılmazdı. Polis kayıtlarına göre Rebecca, evlenmeden önce fahişelik yapıyordu ve onun kabarık geçmişi, ikinci kez tutuklandığında mahkemenin Meyer’e ön yargılı bakmasına neden olacaktı.(12) Acaba Meyer bu evlilikle özel yaşamını perdelemeye mi çalışmıştı?

Londra’da Bir Casusluk Davası

29 Haziran 1915’te Londra Birleşik Krallık Posta idaresinden La Haye’de Van Blakenburgstraat adresindeki M. Goedhardt adlı kişiye hitaben bir mektup gönderilmişti.(13) Mektupta şunlar yazıyordu:

“İlk mektubumu almış olduğunuzu umuyorum. Chatham’a gittim. Kraliyet Tersanesi, tamamıyla kapatılmıştır. Fakat her şeye rağmen içeri girdim. Burada birkaç kruvazör, destroyer gibi çok sayıda silah ve… var. Örneğin, ‘Duncan’ adlı gemi, 2. sınıf ve 14000 ton, ‘Lowestroft’ gemisi 3. sınıf, ‘Boadicea’, ‘Lance’, Pembroke’, ‘Wildrer’, ve ‘Acteon’ gibi. Thames’in girişi olsa olsa Humber gibi çelik bir zincirle kapatılmakta. Açılış… (çözülememiş) gemiler gece geçiyor. Bu geçiş, dikey olarak düzenlenmiş üç kırmızı deniz feneri sayesinde bir nöbetçi botun delaletiyle oluyor. Size Londra’daki devlet çalışmaları hakkında bahiste bulundum. Yaralı bir hemşerim, sohbet esnasında bana, bir Alman’ın Kitchener’in on iki askerine bedel olduğunu söyledi. Bu, çoğunlukla... Burada, onların arasında 16 ve 17 yaşında birçok genç var. Onlar asker olmak için epey bir çaba ve gösteriş sarf ediyorlar. Her bir sokak köşesinde, tiyatro ve sinemada insanlar, (savaşa) katılmaya zorlanıyor. Hükümet, kadınları ve genç kızları, nişanlılarını ve babalarını ikna etmeye davet ediyor. Her yer cephanelik. Dartford’da (Thames) büyük bir metal fabrikası mühimmat fabrikasına dönüştürüldü ve buradaki her küçük metal atölye mühimmat yapıyor. Askere alınabilmeleri için işyeri sahiplerinden bazı çalışanlarını kovması talep edildi ve işçiler, başka bir yerde çalışmak istediklerinde başvuruları reddediliyor ve onlara, neden orduya katılmıyorsunuz diye soruluyor. Bu ülkede insanlar zorlanıyor. Şimdiye kadar pek önemli bir şey bulamadım ama ilerleyen vakitlerde gelecektir.”(14)

13 Temmuz 1915’te ise bu kez “Niendecker” adına, “Lope” imzalı bir kartpostal gönderilmişti. Posta idaresinin dikkatini ise 29 Haziran’da gönderilen mektubun adresiyle aynı olması çekmişti; adresler aynı ama gönderen isimler farklıydı. Teğmen Cooke bunların birer kopyalarını çıkardıktan sonra asıl nüshalar La Haye’deki adrese gönderilmişti. Zira bu bir casusluk davasına dönüşmüştü, İngiliz yetkililer gönderen kişinin kimliğini tespit etmek, kısacası “hainin” kim olduğu ortaya çıkarmak istiyorlardı.(15) 13 Temmuz tarihli bu kartpostalda; “18 no.lu torpido bottaki askerler yaralandı. Dört bot geçen haftaki çarpışmada battı. 18 no.lu torpido bot, şu an Sheerness’de. HMS Pembroke, Plymouth’ta” şeklinde bilgiler veriliyordu.(16) Gönderenin adı ve adresi sahte olduğu için İngiliz Metropolitan polisi bir netice elde edemiyordu. O an için Albert Meyer adını çağrıştıracak bir durum söz konusu değildi ve bu ilk mektupların sahibini yakalamak, gönderici adresinin bilinçli bir şekilde yanlış yazılmasından ötürü mümkün olmamıştı.(17) Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu.

Meyer'in yazdığı iddia edilen mektup. TNA, WO. 141/83


20 Temmuz 1915’te üçüncü bir posta daha gönderilmişti. Bunun gizli bölümündeki yazıların daha önce gönderilen kartpostalda el yazısına benzerliği ve adresinin La Haye’deki Blankenburg Caddesi’nde 147 numaraya gönderilmesi dikkatleri üzerine çekmişti. Bu kartpostal “Türk zannedildim” ifadesiyle başlıyordu ve şayet Meyer’e ait ise onun büyük bir sahtekâr olduğunu ortaya koyacaktı.(18) Bu son kartpostalda; “Kanadalıları taşıyan gemi, akşam 9’da Londra’dan ayrıldı. Onlar, Haziran başlarında silahlarla gelmiş olan mühendislerdi. HMS Dominion ge misinin bazı mürettebatı burada dolaşıyor. Nakliye bugün yeniden yapılacak. Huduttan, 9 sayfa yazılmış bir klişe aldınız mı?” şeklinde ifadeler bulunuyordu.(19) Bu da “Tommy” adında imzalanmış ve yine “T. Niendecker” adına, İngilizlerin “casus” olarak nitelediği kişiye gönderilmişti.(20)

Londra’nın dört bir yanında casus avına çıkmış olan İngiliz polisi nihayet 29 Ağustos 1915’te bu mektuplara bir anlam verebildiler. Çünkü o gün Londra’nın batısından postalanan bu mektubun zarfı üzerindeki el yazısı, önceki gönderilen mektup ve kartpostallardaki el yazısıyla aynı idi. Üstelik bu da “Niendecker” adına gönderilmişti. Ancak bunu diğerlerinden ayıran bir fark vardı; daktiloda düzgün bir şekilde yazılmıştı ve gizli hiçbir bölümü yoktu. Yalnızca Amsterdam’daki fabrikadan sigara ve 50 sterlinlik nakit talep ediliyordu.(21) Üstelik bu kez zarftaki gönderenin adresi doğru kaleme alınmıştı. Londra polisi, bu mektupta bulunan Margaret Caddesi’ndeki adrese baskın yapmayı kararlaştırdı.(22) Adrese gittiklerinde, mektuplardaki el yazılarını anımsatan bir şeye rastlamadılar, fakat ev sahibesi Emma Waack’ın gösterdiği kiracısına ait olan kolilerde “Albert Meyer” adı bulunmaktaydı ve bu isim mektuplardaki el yazılarına benziyordu. Ayrıca polise, Albert Meyer adı oldukça tanıdık gelmişti. Tahkikat derinleştirildi. Evde arama izni alan polis, yaptığı baskında Meyer ve Rebecca’nın kaldığı dairede bazı deliller ele geçirmiş ve ev sahiplerinin eve dönmelerini beklemişlerdi. Nitekim akşama doğru Meyer ile Rebecca’nın ellerine kelepçeyi vuran polis, onları “casusluk” iddiasıyla gözaltına almıştı.(23)

Meyer, ellerine kelepçe vurulurken, “La Haye’e yazılan mektuplar hakkında” bir şey bilmediğini söylemişti. Ancak deliller onun yakasını ele vermişti: görünmez mürekkep, limon suyuna batırılmış bir kalem ve en son yazdığı mektup için kullandığı küçük bir daktilo. Ayrıca polis ondan el yazısı örneği istediğinde de Meyer öfkesine yenik düşmüştü.(24)

Albert Meyer'in yakalandığı ev. Girişinde Davis Brown yazan bina


İlk alınan ifadelerde Meyer’in ev sahibesi, onun farklı isimler kullandığını söylemişti. Onlar evde olmadığında paketleri teslim alan ev sahibesi, farklı isimler adına fakat onların oturduğu daireye gelen posta ve kolilerden bahsetmişti. Meyer ve Rebecca sorgulanmak üzere Cannon Row Polis Karakoluna götürüldüler ve ilk sorguda Rebecca’nın herhangi bir bilgisi olmadığına kanaat getirilerek hemen serbest bırakıldı.(25) Ancak Meyer her ne kadar itiraz etse de ele geçirilen kanıtlar, onun casus olduğuna inanılmasına yetmişti. Meyer’in evinde yapılan aramada ele geçen 31 Temmuz 1915 tarihli Danimarka Büyükelçiliği’nden gönderilen bir yazıda Meyer’in pasaport talebinin reddedildiği bilgisine de erişilmişti. Bu evrakta İstanbul’da doğan Danimarkalılar lis tesinde Albert Meyer adında bir kayda rastlanılmadığı belirtiliyordu.(26) Meyer köşeye sıkışmıştı, 1 Eylül 1915’te Cannon Row Polis Merkezi’nden alınarak doğruca Wandsworth Askeri Hapishanesine götürüldü.(27)

Polis kayıtlarına göre Meyer, iş birliğine yanaşmayan, hareketli ve keçi gibi inatçı birisi idi. Önüne konulan boş kâğıda yazmayı reddetmiş, mağdur olduğunu ifade etmişti.(28) Dairesinde bulunan daktilo, görünmez mürekkep, kalem ve kağıtların kendinden önce dairede oturan “Bridges” adlı kişiye olduğunu iddia etmişti.(29) Polis kayıtlarına göre bunlar Meyer’in uydurması idi ve 5 Kasım 1915’te mahkemeye çıkarılmasına karar verildi. Mahkemede onu savunan avukata göre polisin topladığı, mektuplar, limon suyu, kalem ve yazmaya hazır bir daktilo müvekkilinin suçlanması için “gerçekçi” deliller değildi.(30) Ancak buna rağmen hakkındaki iddialar kabul edildi ve yargılamaya geçildi.

Meyer, Alman casusları arasında en çok suçla yargılananlardan birisi idi. İddia edilen suçlar, “Düşmana yararlı olduğu düşünülen bilgileri iletmek, Birleşik Krallık’tan görünmez şekilde yazılmış mektuplar göndermek, özellikle savaş gemilerinin durum ve özelliklerini içeren bilgileri iletmek, casus olduğu bilinen bir kişiyle iletişim kurmak ve onunla irtibatlı olmak” şeklindeydi.(31) Nitekim hakkındaki iddiaların aksini ispatlayamayan Meyer, 6 Kasım 1915’te mahkemede suçlu bulunmuştu; kurşuna dizilecekti!

Kararın infazı V. George’un onayı ile gerçekleşiyordu ki Meyer bu kez ümidini krala bağlamıştı. Belki Majesteleri, delilleri ve mahkemede söylediklerini haklı bularak son anda hayatını bağışlayabilirdi. Ancak Kral, 24 Kasım 1915’te onun “kurşuna” dizilme cezasını onaylamıştı. Kasım’ın 25’inde, soğuk bir Londra sabahında Meyer -İngiliz Kraliyeti’nin karanlık geçmişiyle nam salmış- Londra Kulesi’nde infaz edilmesi için yoğun bir koruma altında kuleye nakledildi.(32)

Londra Kulesinde Bir Alman Yahut Türk!

Londra Kulesi’ndeyken Meyer, avukatı Percy Robin-son aracılığıyla 26 Kasım 1915’te mahkemeye bir dilekçe sunmuştu.(33) Dilekçesine göre Danimarkalı olduğunu iddia ediyordu, bu iddia ona birkaç gün de olsa nefes aldıracaktı. Zira onun bu iddiası tarafsız ABD gibi ileride savaşın seyrini değiştirecek bir devletin elçisini de harekete geçirmeye yetmişti. İnfazdan bir gün önce gelen bu dilekçeye istinaden Amerikan Büyükelçisi Walter Hines Page, bilgi talep ediyordu ve İngiliz yetkililer istisnaen ona Meyer’i ziyaret etme ve görüşme izni dahi vermişlerdi.(34)

"The Famous Bloody Tower" The Illustrated London News, April 3, 1915


ABD Büyükelçisi Page, garip bir şekilde “bu konuda adım atmanın” yetkisi dışında olduğunu söyleyerek, Meyer davasından geri çekilmişti. Zira İngilizler, Page’e Meyer’in Amerikan yahut Alman vatandaşı olmadığını söylemişlerdi.(35) Bu bilgi Page’in meseleye ilgisini yok etmişti ki muhtemelen Page, Meyer’in daha önce de Osmanlı tebaası olduğunu iddia ettiği yönünde bilgilendirilmişti. Üstelik Danimarka Büyükelçiliği de onun başvurusunu reddetmişti. Meyer’in bu kez tarafsız Danimarka üzerinden davadan kurtulmaya çalıştığı görülüyordu. İlkin Osmanlı Devleti üzerinden serbest kalmıştı ancak şimdilerde Osmanlı Devleti de Müttefiklerle birlikte savaştığından Meyer için tek çare başka bir tarafsız devletin adını vermekti. Bu ince düşünülmüş bir taktik idi.

İngiliz yetkililer bu kez Danimarka Büyükelçiliği’ne durumu sordu. Ancak Danimarka onu tanımadı. Meyer’i yargılayan mahkeme, kayıtları tekrar incelemeye gerek görmeyerek 2 Aralık 1915’te infazın gerçekleştirilmesine kesin karar verecekti.(36)

Kayıtlara göre Meyer, kurşuna dizileceği zaman adeta “kurban edilmek istenen keçi gibi gergin ve sinirliydi”. Kendisine tüfek menziline kadar eşlik eden gardiyanlara, “Bu Tipperary’ye giden uzun bir yoldur.”(37) diye başlayan meşhur İrlanda şarkısını söylemeye başladı.(38) İngilizler ile İrlandalılar arasındaki çekişmeden haberdardı ve o tarihlerde İrlandalıların bir kısmı İngilizlerle birlikteliğe isyan ediyordu. Bu şarkıda İrlandalıları öven ve İngilizleri kızdıran bir taraf vardı ve gardiyanlar onu susturamadılar. Tüfek menziline girdiğinde, soluk soluğaydı. Kendisini “haksız olarak buraya getiren ve bu duruma sokan herkesten intikamının bir gün alınacağını” söyleyerek, etrafa küfürler savurdu. Gardiyanlar sıkıca bağlamak için epey zorlandılar ki infaz timine «ateş» emri verilmeden önce Meyer, gözlerini örten bandajı söktü. Etrafa küfürler savururken(39), 3. İskoç Muhafız Taburu’nun sıktığı kurşunlarla hayata veda etti.(40)

İnfazın ardından yapılan basın açıklamasında şöyle deniliyordu: “Bir mahkûm casusluk suçlamasıyla tutuklandı ve yakın bir zamanda mahkeme tarafından yargılanarak, Westminster Guildhall’de suçlu bulundu. Ölüme mahkûm edildi. İnfaz usulüne uygun olarak onaylandı ve bu sabah gerçekleştirildi.”(41)

Londra Kulesi (Tower of London) Yahya Yeşilyurt Arşivi


Netice-i Meram

Meyer vakasında deliller ve suçlamalar yeterince gözden geçirilmeden gerçekleştirilmişti. Meyer’in 1914’ün başında neden tutuklandığına dair bilgiler kısıtlıyken, sonrasında casusluk davasında adının geçmesi ilginçti. Zira Eylül 1914’te tutuklandığında hakkında casusluk iddiası yoktu. Sadece “Prisoner of War” yani “Harp Esiri” olarak muamele görmüştü ve tarafsız bir devletin vatandaşı olduğunu söylediği anda da serbest bırakılmıştı. Ancak 1915’te tutuklandığında ne değişmişti? Gerçekten mektuplar, Meyer’den değil de ondan önce evde kalan “Bridges” tarafından gönderildiyse, Meyer masum sayılmaz mıydı? Ancak şunu da ifade etmek gerekiyor ki Meyer’in yargılaması oldukça kısa sürmüş ve eldeki mevcut deliller, savaş ortamının da etkisiyle yeterli görülerek kurşuna dizilmiş ti. Hangi devlet olursa olsun, böylesi bir ortamda en küçük dedikoduya bile tahammül edemeyeceğini bu vakada gösteriyordu.

Bu araştırmada Meyer’in Osmanlı tebaası olmadığı net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Gerçi Meyer, Hollandalı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da doğduğunu söylemişti ama bu, onun Osmanlı tabiiyetinde olduğu anlamına gelmiyordu. Uzun süre önce Türkiye’den ayrılmışlardı. Zaten kendisinin gönderdiği söylenilen bir kartpostaldaki “beni Türk zannediyorlar” cümlesi, şayet gerçekten Meyer’e aitse, vardığımız sonuç onun Osmanlı vatandaşı olmadığı kanaatini güçlendirmekteydi.


*Kastamonu Üniversitesi İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü

* İbrahim Uylaş'a bu yazının hazırlanmasında gösterdiği yardımlarından ötürü teşekkür ederim.

Dipnotlara buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Birinci Dünya Savaşı'nda Bir Casusluk Hikâyesi

Toplumsal Tarih Dergisi'nin 331. sayısından bir casusluk hikâyesi, 1944 Ayvalık Depremi, Cumhuriyet Dönemi seçim propagandaları

18 Kas 2022

Daily Mail, 1997

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR