Merkez kayarken: Yeni sağın kökenleri ve toplumsal cinsiyet

Eskinin muhafazakarları, eşitsizliği meşrulaştırmak için dine yaslanırken yeni sağcılar, aynı işi evrimsel psikoloji, sosyobiyoloji ve genetik bilimi aracılığıyla yapmaya başladı.
Merkez kayarken: Yeni sağın kökenleri ve toplumsal cinsiyet

Son yıllarda bizim takip ettiğimiz ABD ve Avrupa yayınlarında erkek çocuklarının eğitimde kızlardan geri kaldıklarına, ortaokul ve lise eğitimini terk etme oranlarının kızlara kıyasla çok daha yüksek olduğuna, standart testlerde kızlardan daha düşük notlar aldıklarına dair birçok yazı çıkıyor. Ana akım liberal akademik ve popüler yazında erkeklerin kadınların gerisine düşme ihtimalinin bir panik yaratmaya başladığını söylemek yanlış olmaz.

Bu tartışmanın akademik simgelerinden biri, 2022’de yayımlanan ve çokça konuşulan Of Boys and Men adlı kitap. Yazar Richard Reeves, hem K-12 hem üniversite düzeyinde erkek çocuklarının kızlara kıyasla çok daha başarısız olduğunu savunuyor. Özellikle de işçi sınıfı ve alt gelir grubundaki erkek çocuklarının eğitim sisteminde giderek daha çok geri kaldığını vurguluyor. 

Reeves’in temel argümanı şu: Erkek çocukları biyolojik olarak daha geç gelişiyor ve bu gelişme farkı, eğitim sisteminin yapısal eşitsizliğine dönüşüyor. Özellikle 4-5 ve 14-15 yaşlarındaki gelişimsel farklar, yani okul ve lise başlangıç dönemleri erkekleri dezavantajlı hâle getiriyor. 

Tartışmalı olan, Reeves’in bu farklılıkları biyolojiye, “doğal olan”a dayandırması. Ve Reeves bu konuda yalnız değil.

Fıtrat, doğa, siyaset

Artık “doğal” olduğu varsayılan ayrımlar üzerinden siyaset üretmek sıradanlaşıyor ve neredeyse evrenselleşiyor. Örneğin bizim ülkemizde, kadın ve erkeğin “fıtratlarının” farklı olduğunu, bu farkın toplumsal düzenin temeli olduğunu savunan söylem, AKP iktidarı döneminde eğitim, kültür ve sosyal politika alanlarında yerleşik hâle geldi. Bu çoğu zaman AKP’nin İslamcı muhafazakarlığıyla, İslam’ın toplumsal cinsiyete bakışıyla açıklanıyor. 

Ama unutmamak gerekir ki yaşadıklarımız yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Batı’da, Hıristiyan muhafazakarlığında da benzer yönelimler görüyoruz. Dolayısıyla mesele ne din ne coğrafya ne gelişmişlik düzeyi… 

Mesele, farklı ülkelerde benzer reflekslerle güçlenen yeni bir siyasal dalga: Adına “altright” da deniyor, “radikal sağ” da. Hindistan’da Hindu milliyetçiliği, Türkiye’de siyasal İslam, Rusya’da Ortodoks-milliyetçilik, ABD’de Evanjelist sağ… Hepsi aynı siyasal eğilimin farklı versiyonları.

  • 2014’te Hindistan’da Modi’nin iktidara gelişi, 2016’da Trump’ın başkan seçilmesi, yine aynı Brexit referandumu, Türkiye’de 2015 Haziran seçimlerinin geçersizleştirilip Kasım’da yenilenmesi ve 2018’de Cumhur İttifakı’nın kurulması… 

Tüm bu gelişmeler, yeni sağın küresel ölçekte sahneye çıktığı dönüm noktalarıydı. Bütün bunlar dünün bilindik siyaset yöntemlerini, dünün ekonomisini ve hatta dünün toplumsal değerlerini tepetaklak edecek yepyeni formların ortaya çıktığı dönemeçlerdi. 1945 sonrası kurulan siyasal düzenin gemisi, 2000’lerin ikinci on yılında büyük bir kayaya çarptı diyebiliriz. O çarpışmadan sonra her ülkede siyaset, yeni bir gemiyle, bilinmeyen denizlere açılmaya başladı.

Geminin kayaya çarptığı an: 2008 mi, 1990’lar mı?

Peki o geminin kayaya çarpacağı ilk ne zaman belli oldu? Klasik yanıt: 2008 krizi. Zappa okurlarının aşina olduğu anlatıya göre, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan siyasi, ekonomik ve toplumsal düzen 1970’lerde krize girdi, 1980’lerde neoliberal reçetelerle yeniden şekillendirildi ve 2008’de yeniden duvara tosladı.

  • Ama asıl ilginç olan şu: Geminin kayaya çarptığı an olarak gördüğümüz 2008’e giden yolda, kriz hiç yokmuş gibi davranılan, her şeyin “yolunda” gözüktüğü bir dönem vardı: 1990’lar.  

Joseph Stiglitz’in The Roaring Nineties (Türkçeye “90’ların Yükselişi” olarak çevrilmişti) kitabında anlattığı gibi, 1990’lar adeta bir zafer dönemiydi. Berlin Duvarı yıkılmış, Sovyetler Birliği dağılmış, komünizm “yenilmişti.” Ekonomiler büyüyor, zenginlik artıyor, internet ve mobil iletişim teknolojileri hayatı hızlandırıyordu. Kimlik politikaları güçleniyor, yeni hak arayışları meşrulaşıyordu. “Politically correct” (siyaseten doğruculuk) söylemi, belirli normlar üzerinde uzlaşılmış gibi bir hava yaratıyordu. 

Bugün gençlerin (haklı olarak) son derece “cringe” bulacağı Bill Gates ve ekibinin Microsoft açılışında sahnede dans ettiği o video görüntüsü tam da o dönemin ruhunu özetliyor: Neşeli, zafer sarhoşu, liberal ve teknolojik ilerlemeye inançla dolu bir dünya.

Ama William Davies, kısa süre önce London Review of Books’ta yayımlanan yazısında, bugünün karanlığının aslında o “kükreyen 90’larda” belirginleşmeye başladığını söylüyor. Davies’in yazısında incelediği iki kitap, 1990’ların göz kamaştırıcı gelişmelerinin arkasında gizli, sessiz çöküşün izini sürüyor.

Yeniden kuramadığımız saati kıralım!

İlki, John Ganz’ın When the Clock Broke: Con Men, Conspiracists and the Origins of Trumpism adlı kitabı. 

Diğeri ise yaz aylarından bu yana Zappa’ya taşımak istediğimiz bir çalışma: Son yıllarda çok etkilendiğimiz yazarlardan Quinn Slobodian’ın Hayek’s Bastards: The Neoliberal Roots of the Populist Right kitabı.

New York Times’ın çok satanlar listesine giren When the Clock Broke, 1990’ların coşkulu gürültüsünde duyulmayan, kenara itilen seslere kulak veriyor. John Ganz, o dönemde marjinal sayılan, fikirleri “fazla uç” bulunduğu için kimsenin ciddiye almadığı fikir önderlerinin ve siyasetçilerin izini sürüyor: Sam Francis, Pat Buchanan, Murray Rothbard, Ross Perot… 

Bugün “Yok artık, bunu da mı söylediler?”, “Bu hakka da mı göz diktiler?” dediğimiz birçok şeyin, aslında 90’larda bu kişiler tarafından açıkça dile getirilmeye başlandığını gösteriyor. Ganz, bugün merkez sağın gündelik politikasının temellerini o dönemde marjinal görülen fikirlerin oluşturduğunu anlatıyor.  

Bizlerin Türkiye’de çok da aşina olmadığı Sam Francis, daha 1980’lerin başında Yeni Sağ’ın yalnızca muhafazakar değil, devrimci (radikal) bir güç olması gerektiğini savunuyordu. Ona göre mevcut düzen yıkılmalı, yerine ırk ve cinsiyet temelli “doğal” eşitsizliklerin yeniden tesis edildiği bir toplum inşa edilmeliydi.

Aynı dönemde, ana akım sağı temsil eden neocon’lara karşı çıkan Pat Buchanan ise farklı bir damardan ama benzer bir hattan ilerliyordu. Cumhuriyetçi Parti içinden baba Bush’a karşı aday olan Buchanan, “paleomuhafazakarlık” adı verilen çizgideydi. Küreselleşmenin kaybedenleri olan çiftçileri, küçük girişimcileri savunuyor; ABD’nin küresel ekonomiyle daha az entegre olması gerektiğini söylüyordu. Dış müdahalelere ve savaşlara karşı çıkıyor, ülkenin geleneklerine dönmesi gerektiğini savunuyordu. 

  • Bugün geriye dönüp baktığımızda, “gerçek Amerikan kimliği” için çıkılan yolun taşlarını döşeyen ilk figürlerden biriydi Buchanan.

ABD’de liberteryen düşüncenin öncülerinden, Cato Enstitüsü’nün kurucusu Murray Rothbard, kendisini “paleolibertaryen” olarak tanımlıyordu. Doğal hiyerarşilere ve eşitsizliklere dönülmesi gerektiğine inanıyor; büyük devlete, sosyal refah programlarına ve 1980 sonrası yeni solun ahlaki göreceliğine öfkeyle karşı çıkıyordu.

Francis gibi o da Buchanan’ın başarısız ama önemli çıkışında bir umut görmüştü. Davies’in aktardığına göre, 1992’de yaptığı bir konuşmada paleoları eleştirerek "saati geri çeviremeyeceklerini" söyleyenlere cevap verirken bu yeni çizginin niyetini açıkça şöyle ilan etmişti:

Büyük Toplum’un saatini kıracağız. Refah devletinin saatini kıracağız. New Deal’ın saatini kıracağız… 20. yüzyılı yürürlükten kaldıracağız.

Çok güçlü bir metafor bu. Rothbard’ın “saati kırmak” sözü, sadece çarpıcı bir retorik değil, modernliğin en temel fikri ilerleme düşüncesine yönelik açık bir saldırı. İlerleme, bugünün dünden daha iyi olması; zamanla birlikte hakların, eşitliğin, refahın artması demekti. Rothbard ise bu fikri kökünden reddediyor, zamanı kayıt altına alan o “saatin” kendisini kırmak istiyor. Yani modernliğin kurduğu değerler sistemini baştan sona yok etmekten, “başladığı yere dönmekten” bahsediyor.

Bu yeni toplumda kadın ve erkek, fıtratlarına uygun davranacak. Kadınlar eşitlik iddiasından vazgeçecek, erkeklerin zinhar önüne geçmeyecek. ABD Savunma Bakanı (yeni adıyla Savaş Bakanı) Pete Hegseth’in son çıkışı da bu bakışı özetliyor. “We are done with that shit” diyor açıkça. Yani bağırarak, gururla ve hayasızca “kadın hakları, LGBT+ eşitliği, iklim değişikliği” gibi “rezilliklerle” işlerinin kalmadığını ilan ediyor.

Kadın-erkek meselesinin hemen yanında ırk meselesi var elbette. Beyazların “doğal” üstünlüğü yeniden kabul görüyor; beyaz olmayan göçmenlere sınırlar kapatılırken Güney Afrika’daki beyaz azınlık “mağdur” ilan edilip özel muamele görüyor. 

Aynı dönemde sınıfsal eşitsizlikler de doğallaştırılıyor. Yeni sağın dilinde zenginlik başarıyı, başarı zekâyı, çalışkanlığı ve “hakkı hak edişi” temsil ediyor. Yoksulluk ise kişisel başarısızlıkla, tembellikle, yeteneksizlikle açıklanıyor. Fakirsen, sorun sende. Turgot’dan beri savunulan “eşitsizlik olmadan refah olmaz” düşüncesi yeniden baş tacı ediliyor; hem de bu kez çok daha ideolojik bir açıklıkla.

Neoliberalizmin mutfağında: Mont pelerin ve yeni füzyonizm

Ganz bizi yeni sağın kültürel marjinallerine götürürken, Slobodian bu fikirlerin nasıl sistematik bir düşünsel çerçeveye dönüştüğünü ve entelektüel mutfağının kimler tarafından kurulduğunu gösteriyor. Slobodian’ı, aslında Globalists adlı kitabıyla tanıyoruz. Orada, neoliberalizmin tarihini yalnızca Chicago Okulu–Thatcher-Reagan dönemiyle sınırlamayıp, köklerini 20. yüzyılın ilk çeyreğinde doğan entelektüel reflekslere kadar izliyordu. 

  • Neoliberal düşüncenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi egemenlik ve uluslararası düzen tahayyülüyle nasıl iç içe geçtiğini gösteren bu çalışması, onu günümüzün en önemli siyasi düşünce tarihçilerinden biri hâline getirdi.

Hayek's Bastards kitabında ise Slobodian, yine 1990’lara dönüyor ve “yeni füzyonizm” adını verdiği eğilimi analiz ediyor. Ona göre, neoliberal düşünce içinde oluşan bu yeni kanat, sağın içinden yükselen krizlere biyolojiye ve kültüre dönerek cevap arıyordu. Eskinin muhafazakarları, eşitsizliği meşrulaştırmak için dine yaslanırken yeni sağcılar, aynı işi evrimsel psikoloji, sosyobiyoloji ve genetik bilimi aracılığıyla yapmaya başladı.

Bu düşünsel dönüşümün izini Slobodian, Hayek’in öncülüğünde kurulan Mont Pelerin Cemiyeti’nde sürüyor. Cemiyetin üyeleri, 1990’lardaki neoliberal zafer havasının mimarları olmaları beklenirken Slobodian, bunun tam olarak böyle olmadığını gösteriyor. 

Hayek’in asıl derdi, refah devleti politikalarının sonunu getirmekti. 1950’lerde Keynes’e karşı kaybetmişti ama 1980’lerde rüzgar tersine dönmüştü: Thatcher Britanya’yı, Reagan ABD’yi dönüştürmüş, Çin kapitalizme açılmış, ticaret serbestleşmişti. Sermaye sınırsız dolaşabiliyor, regülasyonlar hızla çözülüyordu.

Ama Mont Pelerin’in içindeki bir grup düşünür bu gelişmelerden pek memnun değildi. Yeşil politikaların yükselişini, Avrupa Birliği’ni, devletin hâlâ ekonomideki ağırlığını tehdit olarak görüyorlardı. Neoliberal politikaların yaratacağı yıkımı öngörüyor; büyük kesimlerin yaşayacağı ezanın, devleti yeniden sahneye çağırmasından endişe ediyorlardı. O yüzden de çözümü ekonominin dışındaki alanlarda, doğallaştırıcı ve hiyerarşik söylemlerde aramaya başladılar.

Bu nedenle entelektüel yelpazeyi genişletmekten söz ettiler. Tarihçilerden hukukçulara, siyaset bilimcilerden antropologlara kadar pek çok disiplinden akademisyenle çalışmak gerektiğini savundular. Pascal Salin ve Henri Lepage gibi Mont Pelerin üyeleri bu çağrıyı yapan isimlerdi. 

Belirtmek gerekir ki listede sosyologların olmaması şaşırtıcı değil, eşitsizliği toplumsal olarak düşünmeye programlanmış bir disiplinin bu tür bir çerçeveye uyması pek mümkün değildi.

Slobodian, bahsi geçen dönüşümü şöyle özetliyor:

"Eşitliğin, verimlilik, istikrar ve düzen pahasına giderilmesi yönünde süregelen talepler karşısında kafaları karışan neoliberaller, solun artan taleplerine karşı bir siper oluşturmak ve toplumsal değişimleri geriye sarıp, gelenek ve genetiğe dayandığını hayal ettikleri toplumsal cinsiyet, ırk ve kültürel farklılık hiyerarşisine geri dönebilmek umuduyla ırk, akıl, memleket ve para konularında 'doğal olana' yöneldiler."

Ganz ve Slobodian, 1990’larda kıyıya köşeye itilmiş fikirlerin nasıl yavaş yavaş merkeze sızdığını gösteriyorlar. O dönemde liberal elitler ve ana akım kurumlar çokkültürlülüğün kazanacağına, çeşitliliğin önü açık bir vadiye dönüşeceğine inanıyordu. Irkçılık, cinsiyetçilik, biyolojizm geçmişin tortularıydı onlara göre. Ama meğer asıl gelecek, o “tortuların” içinden filizleniyormuş. Şimdi insan sormadan edemiyor: Bugünün kıyıdaki köşedeki fikirleri acaba hangileri?

'Doğal' olanın Türkiye’deki yüzü

Türkiye’ye, bugüne dönelim. Madem bu kadar “doğal” olanla ilgileniyor yepisyeni sağ, o zaman şu istatistiklere baksın: Bugün Türkiye’de üniversite öğrencilerinin önemli çoğunluğunu artık kadınlar oluşturuyor. Açık öğretim dahil edildiğinde toplam 6,8 milyon öğrencinin 3,6 milyondan fazlası kadın; erkek öğrenci sayısı ise bunun gerisinde kalıyor. Sadece örgün öğretime bakıldığında da tablo değişmiyor: 4 milyon öğrencinin 2 milyonundan fazlası kadın. Yani kadınlar, yıllar içinde sistemli biçimde geriye itilmeye çalışılsalar da yükseköğretimde adım adım çoğaldılar.

Ancak aynı tabloyu akademisyenler için çizemiyoruz. Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan yaklaşık 187 bin akademisyenin %53’ü erkek, %47’si kadın. Akademik hiyerarşide yukarı çıkıldıkça bu fark daha da açılıyor: Profesörlerin yalnızca %35’i kadın. Doçentlik ve doktor öğretim üyeliğinde oranlar biraz dengelense de, akademik piramidin tepesine çıkıldıkça erkeklerin baskınlığı belirginleşiyor. İlginç bir şekilde, öğretim görevliliğinde kadınlar sayıca öne geçerken, araştırma görevliliğinde tablo yeniden erkekler lehine dönüyor. 

Yani öğrenci düzeyinde çoğunluğu oluşturan kadınlar, üniversite koridorlarında yukarı çıktıkça cam duvarlara çarpmaya devam ediyor.

Bu tabloya “doğal düzen” diyebilir miyiz, bilemeyiz. Zaten toplumsal olanı doğallaştırma işini biz pek sevmiyoruz. Ama şunu söyleyebiliriz: Bunca yıllık muhafazakar politikalara rağmen, kadınların eğitime, mesleğe, kamusal alana yönelmesi durmadı. Aksine arttı. İyi de oldu. Ve sanki mesele, kimin doğasında neyin olduğu değil, kimin hangi geleceğe göz diktiği…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

⚖️ Erkeklik, kadınlık ve eşitsizlik üzerine

Biyolojiye dönüş, bugün birçok ülkede yükselen sağcı ve muhafazakar siyasetlerin ortak eğilimi hâline geldi. Kadın-erkek eşitliği yerine “doğal roller”, bireysel haklar yerine “fıtrat farkı” söylemi oldukça revaçta...

19 Eki 2025

⚖️ Erkeklik, kadınlık ve eşitsizlik üzerine

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR