Boğaziçi Üniversitesi'ne, sevgiyle

Mesele sadece rektör değil: Boğaziçi’ne bir aşk mektubu
Boğaziçi Üniversitesi'ne, sevgiyle

Şahin Çakıroğlu 

Lara Ögel’in yas kavramını mekân üzerinden ele aldığı Tutto sayısı, Boğaziçi Üniversitesi’nde okuduğum yıllar boyunca yaşadığım, benim için her zaman güvenli bir liman olan evimden pek de istemeden taşınmak zorunda kaldığım bir dönemde karşıma çıktı. Ölüm olmayan kayıplar üzerine bu aralar daha da çok kafa yoruyorum.

Yaşadığım, senelerdir aynı odada aynı pencereden dışarı bakarak uyandığım evden ayrılmamın beni tahminimden daha çok etkilemesinin belki bir nedeni de 18 yaşında İstanbul’a adım attığımdan beri daimî evim olarak gördüğüm ikinci mekânın, yani mezun olduğum okulun aylardır içinde olduğu kargaşaydı. Evim dediğim bir yerden zorla ayrı kalma hissini binlerce kişiyle birlikte ocak ayında tecrübe etmiştim ve taşınma arifesinde eşyalarımı toplarken hissettiklerim buna son derece benzerdi. Yıllar sonra yeniden yüzleştiğim, tepeleme dolu üç Ikea kolisine sığan akademik geçmişim aslında orta sınıf bir ailenin çocukları üzerinden geçirdiği radikal ve köklü değişimi de kronolojik olarak özetliyordu. Kafamı her seferinde daha çok açan derslerin yanında demokrasiye yakın bir şeyi gerçek anlamda pratiğe dökebildiğim bir kampüs ortamında özgürce geçirdiğim seneler sadece bu küçük taşralı çocuğu değil ailesini de belli bir oranda değiştirmeyi başarmıştı. Kendini bilime adamış iki hayırsever Amerikalının ülkelerinden binlerce kilometre uzakta, onca emekle kurdukları bu okul, 150 sene sonra bile hâlâ kuruluşunda benimsediği temel ilkelerine nasıl hizmet edebilmişti?

1863’te Robert Koleji olarak kurulan ve 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesi adını alarak bir kamu üniversitesine dönüşen kurum, Amerikan-Protestan seminer okulu mantığıyla Amerika Birleşik Devletleri dışında kurulan ilk Amerikan okulu. Boğaziçi Üniversitesi’nin akademik özerklik ve liyakat konusundaki hassasiyeti de gözden kaçan, çoğu insanın bilmediği tarihi bir altyapının üzerinde yükseliyor: Kurucuları Cyrus Hamlin ve Christopher Robert, destek alabilecekleri misyoner vakıfların bölgedeki yerel Hristiyan nüfusu Protestanlaştırma ülküsünü, okulu ayakta tutacak binlerce dolarlık bağıştan vazgeçerek reddetmişti. Kurulduğu andan itibaren her yıl aynı kalan Protestan öğrenci sayısı bu sözde ‘misyoner’ okulunun neredeyse tüm kaynaklarının kesilmesine neden olsa da Cyrus Hamlin alternatif yollarla okulun bir şekilde ayakta kalmasını sağladı ve kurumun tek amacının iyi bir eğitim vermek olduğunun altını çizerek bu demokratik ve seküler tavrı okulun temel ilkelerinden biri hâline getirdi. 1971 yılında Robert Koleji'nin yüksek öğretim bölümü Boğaziçi Üniversitesi adını alarak bir kamu üniversitesine dönüştü ve aynı ilkelerle bu kez Türkiye’nin her kesiminden öğrenciyi sınavla kabul etmeye başladı. 12 Eylül’ün baskıcı atmosferinden elbette Boğaziçi de nasibini aldı ve kamulaşma sürecinin henüz başında olan üniversiteye kuruluşundan neredeyse 100 yıl sonra ilk defa tepeden inme bir rektör atandı.

Atanmış rektörle geçen 10 yılın sonunda Boğaziçi bileşenleri rektör hâlâ koltuğunda otururken ciddi bir sivil itaatsizlik örneği göstererek kendi aralarında bir seçim komisyonu oluşturdu ve Üstün Ergüder’in rektör seçildiği bu sürecin sonunda seçimler yasalaşarak YÖK tarafından ülkedeki tüm üniversitelerde uygulanmaya başladı. Her üniversiteden en yüksek oy alan üç adayın cumhurbaşkanına iletildiği bu yeni sistem için Boğaziçi yine kendine has bir çözüm üretti: En yüksek oyu alan aday dışındakilerin seçimden çekilmesiyle tek bir ismin cumhurbaşkanına iletilmesi sağlandı. Yani 12 Eylül dönemini saymazsak Boğaziçi Üniversitesi kuruluşundan 2016 yılına kadar hep kendi içinden seçtiği kadrolarla yönetildi.

Bu inatçı, zor koşullarda yaratıcı çözümler üretebilen ve hiçbir koşulda biat etmeyen gelenek, Boğaziçi Üniversitesi’nin kurumsal felsefesinin de temelini oluşturdu. Aynı kurumsal felsefe öğrencelerinin mezhebine karışmayı zamanında nasıl reddettiyse, 90’larda ve 2000’lerin başında tüm baskılara rağmen başörtülü öğrencilerinin giyimine müdahale etmeyi de reddetmişti.


İllüstrasyon: Tulu Erden
Fotoğraf: Can Candan


Kendi tecrübelerime dönecek olursak, 2015 yılında baskılar sonucunda Zorlu PSM tarafından iptal edilen Boston Gay Korosu konserinin, üniversitedeki LGBTİ+ çalışmaları kulübünün davetiyle ve tabii ki kurumun son seçilmiş rektörü Gülay Barbarosoğlu’nun izniyle Zorlu PSM yerine ücretsiz olarak Güney Kampüs’te gerçekleşmesi bence Boğaziçi’ne hâkim olan kapsayıcı demokrasi kültürünün günümüze uzanan en somut örneklerinden biriydi. Kampüsteki LGBTİ+ topluluğunun direniş sürecinde en çok hedef gösterilen grup olmasına rağmen hepimize cesaret veren dik duruşu ve tüm yürüyüşlerde dalgalanan gökkuşağı ve trans bayrakları, Boğaziçi'nin ülkenin genelinden bağımsız olarak temel insan haklarını nasıl öncelediğinin kanıtı niteliğinde. 

Üniversitedeki ilk yıllarımda ailemle sıklıkla çatışma içinde olduğumu çok net hatırlıyorum. LGBTİ+ haklarına gösterdiğim ilgi milliyetçi-muhafazakâr babamı, liberal temelde bireyleşme sürecim de sol gelenekten gelen annemi başlarda oldukça endişelendirmişti. Ergenliğin uzatmaları tadında geçen bu süreç zaman zaman iki taraf için de yorucu olsa da gelişen politik olaylara karşı ailemdeki bakış açısının değişmeye başlaması beni ülkenin geri kalanı için de ister istemez umutlandırıyordu.

Babama karşı ilk büyük zaferimi, Esra Hoca’nın (Mungan) hapisten çıkıp kampüste öğrencileriyle buluştuğu gün elde etmiştim. Bu habere en az benim kadar sevinen babam o gün telefonda, “Hocana sarıl, eski ülkücü kardeşinden selamlarımı ilet, düşündüklerine katılmıyorum ama bu yapılanları hak etmiyor.” demişti. Esra Hoca bu selamı unutmamış, babamı kaybettiğimde gönderdiği taziye e-mailinde babamın artık onun da bir parçası olduğunu tüm samimiyetiyle belirtmişti. (Bu e-mailin ekran görüntüsünü ‘ya kaybolursa’ endişesiyle dijital dünyanın çeşitli semalarında sakladığım gerçeğini Tutto okuyucularıyla paylaşmak isterim.) Aslında Esra Hoca’nın tutuklandığı gün, boğaza nazır bu ütopik ortamın ülkenin geri kalanına dair iyimser bir yanılsamayı da beraberinde getirdiğini ilk kez fark etmiştim; çünkü konforlu zamanlar, Esra Hoca’nın deyimiyle, insanı tembelleştirebiliyordu ve yanı başındakiler haksızlığa uğrayabiliyorken aslında hiçbir yer dokunulmaz değildi.

Kadınların cumhuriyetle birlikte bir gecede haklarına kavuştuklarına inanmak nasıl Osmanlı’daki kadın hareketini yok saymak anlamına geliyorsa, Boğaziçi’nin özgür ve demokratik ortamının tepeden inme bir Amerikan rüyası olduğunu düşünmek de bence bu anlattığım tarihsel çabayı göz ardı etmek anlamına geliyor. Bu yüzden aylardır pes etmeden her gün rektörlüğe sırtını dönen akademisyenler ve ağır ders yüklerine rağmen protestolarını yaratıcı bir biçimde sürdüren öğrenciler savunulan şeyin ne kadar önemli olduğunu bana her gün yeniden hatırlatıyor ve gelecekle ilgili umut veriyor. Türkiye gibi bir ülkede her görüşten insanın düşündüklerini dile getirebildiği, diyalog kurabildiği ve bir arada yaşamayı becerebildiği bir ortamı yok etmek kime nasıl bir fayda sağlayabilir gerçekten aklım almıyor.

Hissettiklerim üzerine her zamankinden daha fazla düşündüğüm bu dönemde zaman içinde duygularımın da diğer pek çok şey gibi evrim geçirdiğini; hatta duyguların genel olarak hissediliş ve ifade ediliş biçimlerinin tarih boyunca değiştiğini öğrenmem hislerimi tanımlamada bana yeni bir perspektif kazandırdı. Mesela şu an taşınmak zorunda kaldığım eski evime dair özlemim veya okuluma karşı hissettiğim aidiyet ve güncel endişem bundan 20 yıl sonra geriye dönüp baktığımda da aynı şekilde kalacak mıydı? Yıllar içinde hissettiğim duyguların bana zaman zaman yabancı gelmesi, yaşadığım benzer olaylar sonucunda her zaman aynı hisleri taşıyamadığım gerçeği tutarsız biri olduğumu değil de belki de duyguların sonradan öğrenilen, bir tür sosyal inşa ürünü olduğunu gösteriyor olabilir mi? Bu sorulara yanıt bulmaya çalışırken karşıma çıkan kaynaklar beni duygular tarihi denilen yeni bir alana yönlendirdi. Psikolojiyle tarihin yakın temas halinde çalıştığı bu yeni alan, hem tarih yazımına olan bakışa hem de insanlar arasındaki iletişimin karmaşık yapısına ışık tutabilecek güçlü bir potansiyele sahip.

Yalnız olmayan ve güzel okulumuzun tüm bağımsız bileşenlerine, sevgiyle,

Şahin 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

🏫 Boğaziçi Üniversitesi'ne, sevgiyle 💌

Taşralı çocukları *ve* ailelerini değiştiren bir ütopya.

14 Ağu 2021

İllüstrasyon: Tulu Erden

YAZARLAR

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR