Kritik Dinleme, Alıcı Kulağı ve Vazgeçilmeyen Sesler

Müzikle olan ilişkimizi profesyonel boyuta taşıdığımdan beri “dinleme” konusunda kendimce ciddi problemler yaşıyorum. Etnomüzikoloji okurken öğrendiğim “kritik dinleme” ile başladı sanırım problem. Zira bu dinleme biçiminde müziği öyle “arkada çalsın” ya da “ses olsun” gibi kullanmak konu dahil edilemezken; dinlemekte olduğumuz “şey” nasıl bir form, hangi enstrümanları duyuyoruz, varsa sözleri neler anlatıyor ve bunu nasıl anlatıyor, nerelerde volümler ve hareketler artarken nerelerde hafifleyip yavaşlıyoruz, tüm bunlar neden oluyor gibi pek çok soru ve duyuş açısıyla dinlemeye başlamıştık. Önceleri bunun yarattığı farkındalık beni son derece güçlü, bilgili, “kulaklı” vesaire hissettirmişti. Halihazırda dinlemekte olduğum şeyler yeni katmanlar ve anlamlar kazanırken ilk kez dinlediğim müzikler de çeşitli süzgeçlerden geçip değerlendirilerek kulağıma giriş izni alabiliyorlardı. Kendimi özel ve kıymetli hissettiğimi de itiraf etmeliyim, neticede sıradan bir müzik dinleyici değil, dinlediğimi analiz edip anlamlandırabilen, kendi tabirimle “akademik bir dinleyici” olmuştum artık.
Sektörde çalışmaya başlayınca bu kritik dinleme eylemine bir kardeş geldi; kendi tabirimle “alıcı kulağıyla dinlemek”. Bu durum da şöyle gelişti; listelerde en çok dinlenen ya da konserleri en çok satan müzisyenler nasıl bir müzik yapıyordu, bu “hit” şarkılar nelerdi ve neden onlar “hit” olmuştu? Herkesin ezbere bildiği sözler ya da melodiler neden ezbere bilinirken belki onlardan çok daha derin sözler ve güçlü melodiler eleniyordu, aynı müzisyenin şarkıları olsalar bile? Bir dönem ülke gündeminin büyük polemiği “bakkal şarkısı” neydi, nasıl olurdu? Bu ve benzeri sorularla gelen, biraz daha sözlü içerik ve tabiri caizse “formülizasyon” ve “piyasa değeri” gibi kavramlar üzerine düşünerek dinlemeye başladım bu sefer de. Belki de bu dinleme biçimini “analitik dinleme” kategorisinde düşünebiliriz, ama ben “alıcı kulağıyla dinleme” demeyi tercih ediyorum.
Bu iki “mesleki deformasyon(!)” neticesinde bir dönem “Müzik dinlemeye de atom fiziğine de lanet olsun!” hisleri içinde, mecbur kalmadıkça müzik dinlemiyordum. Ders ya da iş gereği bir şey dinlemek zorunda kaldığımda da derhal “alıcı ve akademik kulaklarımı” takıp hedefe yönelik dinleyip işimi bitirip geçer olmuştum. Saatlerce ilgi ve zevkle müzik dinlediğim zamanlar adeta bir hayal olmuşken hoparlör ile müzik için arkadaşlarımı neredeyse dövmek istiyordum. Konserler zaten sadece akışı, sahneyi, dinleyicileri vs izleyip her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol ettiğim bir “iş alanı” haline gelmişti. “Seninki dert mi?” dediğinizi duyar gibi oluyorum, haklısınız, fakat “Herkesin derdi kendine” demişler işte...
Ve bu durum benim için can sıkıcı ve moral bozucu olmaya başlamıştı, zira hayatı müzik ekseninde yaşayan bir insanının bir şey dinleyemez olması kendi örnek kümesi içinde gerçekten büyük bir problem. Sonra geçti bu his biraz, tamamen geçmedi, fakat azaldı ve kontrol edilebilir hale geldi. Yine de son zamanlarda hala müzik yazıp konuştuğum kadar müzik dinlemiyorum. Bu durum da beni çok rahatsız ediyor.
Tüm bu ahval ve şerait içinde, şartlar ne olursa olsun dinleyebildiğim ve bıkmadığım tek bir tür olduğunu fark ettim: Türkçe rock. Yüzlerce, hatta belki binlerce kez dinlediğim, her bir gitar solosundan kelime kelime sözlerini ezbere bildiğim Teoman/Duman/Athena/Mor ve Ötesi vs şarkılarını dinletmekten hiç vazgeçmedim mesela. Her albümüne ve şarkısına aynı tutkuyla bağlı olmasam ve hatta hiç beğenmediğim şarkıları/albümleri de olsa o spesifik “sound”u, tanıdık vokalleri ve ne anlatacağını bildiğim sözleri duyunca garip bir huzur, güven ve güç hissettim hep. Ne alıcı kulağımın ne akademik dinleyişlerin hükmünün kalmadığı tek özgürlük alanım ve güvenli limanım sanırım Türkçe rock.
Peki neden? Müziklerin en yücesi, türlerin efendisi olduğundan değil elbet; fakat yaşanmışlık ve aidiyet hislerinden... Her insanın çocukluğuna, ilk gençliğine sirayet eden ve onlara iyi hissettiren müzikler vardır muhtemelen, bunların bilimsel bir açıklaması da vardır elbet; ama bu yazıda objektif gerçeklere değil subjektif hislere yer var. Benim için 2000ler başındaki Türkçe rock; gençlik demek, özgürlük demek, ama bir yandan da grup olmak demek... Koskoca bir lise dolusu gencin aynı Duman şarkısıyla efkarlanıp Teoman ile felsefe yapması ya da Kurban ile coşması demek... Bu hisler belki başkası için Sezen Aksu’dur, Rus klasikçileridir veya Ertaş bozlaklarıdır; belki de hiçbir şey değildir. Ama ben, tüm dünyanın ve benim küçük hayatımın rutinlerini değiştiren pandemi, geçen ay geçirmiş olsam da etkisini hala üstümde bırakan COVID ve yorgunluk ile bıkkınlığımın had safhada olduğu bu günlerde, bu yazıyı yazabilecek gücü yine Türkçe rocktan alıyorum. Ben onu hiç terk etmedim, o da beni hiç yalnız bırakmadı. Sağ olsun... Hangi Türkçe rocktan bahsettiğimi de uzun uzun anlatmak isterdim, ama başka bir sefere artık... Meraklısını bir ön dinleme için alttaki Kırk Ambar çalma listesine davet ediyorum. Başka bir yazıda da bu yazının asıl niyeti olan MySpace, forumlar ve tek tek MP3 indirmeli müzik dinleyiciliği zamanlarından görüşmek üzere...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Turna Ezgi Toros
Sesli Düşünme Kanalı

Müzikli Mevzular
Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR




