Nerede Kalmıştık?

“Her şeye rağmen…”
Nerede Kalmıştık?

Bir zamandır malumunuz olduğu üzere, müzik dünyasının üreten yüzleriyle yaptığım görüşmelere odaklanmış durumdayım. Ekipçe bazen yavaşlasak da bu görüşmelerin, geç meç demeden- gündemin değişme hızına rağmen- unutmak istemediklerimi paylaşmak istiyorum.  Ez cümle, röportaj serimiz “Müzisyenin Ağzından” devamda! Konuğumuz Sinan Sakızlı

Eminim sevdiği müzisyenlerin ve albümlerin mutfağını merak edenleriniz Sinan Sakızlı ismine sıkça rastlamıştır. Yine de denk gelmemiş olanlarımıza; kendisi Hayyam Stüdyolarının kurucusu, birçoğumuzun besteciliğiyle belki ilk olarak tanıdığı ses/kayıt mühendisi ve prodüktör, heybesi dolulardan…

Kendi adıma, Baykuş Müzik ismiyle zamanında çıkmışlara bakıp yüzümün çokça güldüğünü rahatlıkla söyleyebilirim. The Secret Trio’dan Gevende’ye, Bajar’dan Gaye Su Akyol’a dinlemeyi, duymayı sevdiklerimizde emeğinin olmasının yanı sıra sizlerin de sevdiğini düşündüğüm bazı film ve belgesellerde, bugünlerde yeni dijital platformlara hazırlanan programlarda duyduğumuz müziklerde imzasını görüyoruz.

Sakızlı; bestecilikten, stüdyo yürütücülüğü ve müziğin mühendisliğine kadar farklı birçok taraftan müzik dünyasının göbeğinde yer alıyor. Bu dünyanın hâli hazırda içinde olduğu, pandeminin de altını kazıdığı sorunları bir de onun gözüyle düşündük, paylaştık. Bu görüşmeyle bende kimi şeyler pekişti, kimi kavram ve temaları yeniden düşündüm ve o düşüncelerle vakit geçirdim.  Röportajın tamamını okuyacaklarımız için; farkına varmadığımız yönleriyle müzik dünyasına, müziğin paylaşımına ve mekânsallığına dair yeniden düşünmemize yardımcı olacak bir sohbet olduğunu düşünüyorum. Zira hâl hatır sorusuna Sinan’ın verdiği cevap içinden geçtiğimiz günlerin ve sohbetin gerisinin ruhuna güzel bir açılış sağlıyor.

Sorularını artık bildiğimiz bu görüşme serisinde her müzik insanından başka bir dert, hedef çıkıyor. Pandemiden çıktık çıkıyoruz derken bir araya gelen kolektifleri sorduğumda, Sinan kendi adına olumlu bulduğunu ve desteklediğini söylüyor. Yanı sıra, kendisinin müziğin kayıt altına alındığı mahâlde etkin olmasına rağmen, müziğin sahnede var olduğu gerçeğini hatırlatarak, unutmadan; hassas olunması gereken başka noktalara da dikkat çekiyor;

“… Evde ne kadar müzik yaparsan yap, o biraz daha işin tasarımıyla mühendisliğiyle ilgili bir uğraş. Sahneye çıkıp seyirci önünde yaptığın şey müzik aslında… … Müzik çok şahsi bir şey bir yanıyla. Nasıl bir şiirin bir şairi var, bir filmin bir yönetmeni ya da bir görüntü yönetmeni varsa, müzikte de biraz böyle diye düşünüyorum. O kolektif mekanizmayı kurgularken bazen bu disiplin ortadan kaybolabiliyor… …”

 Sinan; hem müzisyenin sahnede var olduğu vurgusuyla kolektif sorun çözmeye dair başka bir yerden yaklaşarak hatırlatmalarda bulunuyor – daha önceki görüşmelerde de müzisyenlerden duyduğuma yakın bir yerden –  hem de ne iş yaptığımızı bilmekle, tanımlamaların doğru anlaşılmasıyla ve kimin ne iş yaptığının hakkının vererek bir arada olabilmeye dikkat çekiyor. Konu buralardan geçer de sorunların en can yakan kısımlarından “telif”e uğramaz mı? Sinan, birden fazla meslek birliğine kayıtlı olmasına rağmen, aşı önceliği dışında geçen zorlu süreçlerde bir fayda maalesef sağlayamadığını aktarıyor. Bunun üzerine ben de tartışmalı olan alanlara dair gözlemlerini merak ediyorum;

“Aslında her konserden belli bir performans hakkı ücreti alınması gerekiyor. Performans hakları ile ilgili bu bildirimleri yapan böyle çok ciddi bir iki kurum dışında pek yer yok. Her konserden önce bir şarkı listesi meslek birliğine gönderilmeli, şu parçalar çalınıyor, diye… Onların da teliflerinin toplanması gerekiyor. Bu, bildiğim kadarıyla Pozitif vs gibi kurumsal yapıların organize ettiği konserlerde oluyordu. Onun dışında çok nadiren rastlanan bir şey maalesef…”

Çözüm yollarını konuşurken de konu, müziğin ve performansın mekâna duyduğu ihtiyaç, bir mekânın aurasıyla ilgili yerlere geliyor. İşte burada benim için ayrı bir kanal açılıyor. Hollanda’ya göçtükten sonra müzikle ilişki kurmanın “mekân” kavramı etrafında düşünerek; kendi özelimde de burada tanışıp gözlediğim müzisyenlerde de hep yeniden, sıfırdan başlamakla başka bir hâl aldığını düşünüyorum. Sinan’ı dinlerken ise hem pandeminin hem de iktidarın mekânsızlık üzerinden yarattığı boşlukla göçmen olmaya gerek olmadan hepimizin yeniden başlamaya zorunlu olacağını hissediyorum.

“… Yunanistan’ın ekonomik anlamda en kötü zamanında bile, maaşların ödenemediği zorlu bir süreçte bile o müzik alanı aktifti. Her köşe başında bir mekân vardı canlı müzik yapılan ve ülkenin o şartlarında insanlar hayatına devam edebildi bir şekilde. … … buradan bir çıkış yolu nasıl bulacağız, düşmekte olduğumuz kuyunun dibini ne zaman göreceğiz bilmiyorum gerçekten. Aklıma gelen tek şey bol bol müzik yapmak…  … Ancak böyle ayakta kalabiliriz. Çünkü müzik sahnede yapılıyor…”

Sohbet boyu ne kadar umutsuz bir manzaradan konuşuyor olsak da elimizde olana dair çok güzel hatırlatmalar duyuyorum Sinan’dan. Türkiye’deki müzisyenliğin ve müzik dünyasının iyiliğinden, kalitesinden bahsediyor örneğin. İşte orada yeniden “her şeye rağmen” diyor. Tutkusunu anlatırken de kullanıyor bu söz öbeğini. Kendi adıma dünyada farklı sahneleri görüp alışkanlıkları gözleme fırsatı bulunca her fırsatta İstanbullu müzisyen ve sahne emekçisi arkadaşlarıma söylediklerimi hatırlıyorum. Son zamanların meşhur geyiği “coğrafya kaderdir” bu noktada olumlu bir fark yaratıyor bence. Türkiye’nin hem coğrafi anlamda kültürel zenginliği hem yaşadığımız ülkenin maalesef bize öğrettiği kendine üvey evlat muamelesi yapma hâli ve illaha ki o Batı’ya yetişeceğiz diye kendimizi aşma çabamız… Ne çok kulvar ne çok menzil, diyorum bazen düşününce. Buralara taşınıp da sakin ve fazlasına ihtiyaç duymadığından sınırları da sade kalmış yaşantı ve üretimleri gördükten sonra, bu gibi çıkmazların bize, sanat dünyalarımızda yeni kapılar açtığını düşünüyorum.

 “Türkiye standartlarında düşündüğümüzde epey ileride aslında müzik sektörü bu anlamda bence her şeye rağmen…”

Sinan’ın müzik dünyasının ekonomik dezavantajlarını da gözeterek aktardıkları bile bir çaba hâlinin bitmeyeceğine işaret ediyor. Türkiye’deki müzisyenlerin hak ettiği, dünya standartlarında bir  “kayıtlı müzik” çıtasından bahsediyor ve diyor ki;

“… ‘Kayıtlı müzik’ alanında bizden sonraki jenerasyonların devralacağı bir ekol oluşsun istiyoruz. Dediğim gibi hayalim her şeye rağmen “Türkiye’den acayip işler çıkıyor” denmesi. Benim de tutkum bu!”

Sohbetlerin sonuna vardığımda, günlük dertlerin yanında her üretenin temel derdini duymuş olmak, aktarma şansı bulmak kendi adıma çok kıymetli. Pandeminin ittirici gücünden, haklardan, belediyelerin girişimlerinden, müzik dünyasındaki farklı çaba ve bakış açılarından bahsettiğimiz sohbet, günün devamında beni böyle bir yerden yakalıyor. Sinan tutkusunu paylaştıktan sonra zarifçe beni, eşimin müzik hayatını, Hollanda’daki yaşamı soruyor… Bu taraflara göç eden müzisyenlerden haber verip bu yeni göç dalgasının profiline dair düşündüklerini paylaşıyor ve ben yine yeni bir şeyler öğreniyorum. Son olarak, İstanbul’da muhakkak denk gelmek dileğiyle vedalaşıyoruz.

Görüşmeden bana kalan, birkaç yıldır beni sıklıkla meşgul eden müziğin mekânsal bağlamını yeniden ve başka yollardan düşünüyorum. Bir de “her şeye rağmen” dediğimizi…. En son ne zaman “her şeye rağmen” diyebildik? Diyebildiniz?

Bu güzel görüşmenin tamamını okumak için tıklayınız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Yangın(lar)ı Söndürebilecek Miyiz?

Yangınların Şeklini ve Şaşsak da Her Şeye Rağmen...

29 Tem 2021

BBC

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR