Önce Sen İyi Ol | Bedenin kimyası: Hormonlar

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Günlük yaşantımızdaki pek çok fiziksel ve duygusal değişim, aslında perde arkasında çalışan bir sistemin yansıması: Hormonlarımızın. Ruh sağlığından metabolizma düzenine, bağışıklık sisteminden cinsel sağlığa kadar birçok konuda belirleyici olan bu sistem, ne yazık ki sağlık rutinlerimizde yeterince yer bulamıyor. DoktorTakvimi'nin Twentify iş birliğiyle yürüttüğü Kadın Sağlığı Araştırması'nın sonuçları da bunu destekliyor.
- “Önce Sen İyi Ol” podcast serisinin dördüncü bölümünde perde arkasına geçip bedenimizin kimyasına dönüyor, hormonlarımızın beden ve ruh sağlığımız üzerindeki etkisini konuşuyoruz. Konuğumuz, DoktorTakvimi uzmanlarından Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferit Kerim Küçükler.
Kimdir? Profesör Doktor Kerim Küçükler, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden 1998’de mezun oldu, İç Hastalıkları uzmanlık eğitimini ise Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tamamladı. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları yan dal eğitimini bitirip 2017 yılında Doçent Doktor unvanını alan Küçükler, diyabet ve tiroid hastalıkları konusunda çalışmalar yürüttü. Şu anda Ataşehir'de kendi muayenehanesinde hizmet veriyor.
Hormon ve endokrinoloji nedir, sorusuyla başlayalım.
Hormonu bilgisayar kodlarına benzetebilirsiniz, bize mesaj içerikleri veren her şeyin vücutta karşılığı hormon diyebiliriz. Hipofiz bezindentiroid bezine bir mesaj iletilecek ve artık tiroid hormonlarının salgısını artır diyecek, TSH hormonunu artırıp gönderecek. Bu iletilen mesajlara—kimyasal moleküldür genelde bunlar—hormon diyoruz. Hormonları inceleyen bilim dalına da endokrinoloji diyoruz.
Regl öncesi tatlı krizi neden olur? Bu vücudun bir ihtiyacı mıdır? Bunu kontrol altına almak için neler yapabiliriz?
Sizin acıkmanızda, vücut ısınızda, hafızanızda, her türlü yerde hormonların rolü var. Âdet döngüsünde de hormonlar belirli bir seviyeye geldikten sonra yumurtlama oluyor, ondan bir 14-15 gün sonra da âdet kanaması oluyor. Tam bu orta dönemde, östrojen hormonu önce yükselmişken sonrasında hızlı bir şekilde düşüyor; progesteron hormonu da bu seviyeden sonra artış gösteriyor. Östrojenin hızlı bir şekilde düştüğü zaman bu acıkma anlamına geliyor.
Tam tersine progesteron da yükseldiği için, o da acıkmayı tetikliyor, enerji isteğini tetikliyor. Bununla beraber de serotonin hormonunda azalma oluyor. Baktığımızda bu, kişinin tamamen hormonlarının yönettiği bir açlık durumu, daha çok tatlı krizleri şeklinde kendini ifade ediyor.
Beslenme şeklimizin yumurtalık kistlerine etkisi nedir? Polikistik over sendromu gibi kadın hastalıklarında beslenmenin önemli bir rolü var, âdet düzensizliklerinde de. Burada hormonların nasıl bir etkisi var?
Normalde her âdet döneminde bir tane yumurta gelişir, çatlar ve âdet döngüsü tamamlanır. Polikistik over sendromunda birden fazla yumurta gelişmeye başlıyor ama hiçbiri tam olgunluğa ulaşamıyor ve birtakım hormonların salgısını bozduğu için vücutta bazı bulgular ortaya çıkıyor. Örneğin, insülin direncine yol açıyorlar, insülin direnci sizin iştahınızı artırıyor, yağ dokunuzu artırıyor, kilo almaya neden oluyor. Yağ dokusu değiştiğinde salgılanan hormonlar tekrardan yumurtlama ile ilgili hormonların dengesini bozuyor, bu sefer bir kısırdöngü oluşuyor. İnsülin direncinden dolayı mı yumurtlamanız bozuldu, polikistik overden dolayı mı insülin direnci yaşıyorsunuz?
Hormonal bozukluklar sizde âdet düzensizliklerine, sivilce oluşmasına, tüylenme oluşmasına neden oluyor. Yaşam tarzı değişikliğiyle, sağlıklı beslenme, uyku düzeni, stresle mücadele etme, egzersiz yapma gibi durumları sağlamazsanız hormonal olarak bunları düzeltme şansınız yüksek değil. İnsülin direncini düzeltecek ilaçlar kullanmak, âdet siklüsünü düzeltecek doğum kontrol tarzı ilaçlar kullanmak, testosteron veya onun benzeri hormonları azaltacak ilaçlar kullanmak gerekiyor. İnsülin direncini “siz” tetiklerseniz bu durumun içinden çıkmak çok daha zor, bu da yanlış beslenmeyle oluyor.
İnsülin direnci, kan şekerinin düşmesi, artması gibi durumlar yorgunluk yaratıyor. Endokrinoloji özelinde bir şeyi gözden mi kaçırıyoruz? Kadın metabolizmasının erkek metabolizmasından farkı da düşünüldüğünde, metabolizmamızın arka planında neler oluyor?
İnsülin direnci kadında da olabilir, erkekte de olabilir ama aralarında farklılıklar var. Bir kadında kan şekeri normalin çok altında hiçbir bulgu vermeden seyredebilir ama erkekte bu farklı olabilir. İnsülin direnci sadece kilo almak, yağlanmak gibi basit bir kavram değil.
İnsülin, bizim kan şekerini alıp hücrenin içine sokan ve enerji olarak kullanmamızı sağlayan, pankreastan salgılanan bir hormon. İnsülin direnci dediğimizde, kan şekerini aynı seviyede tutmak için normalden çok daha fazla hormon salgılamak gerekiyor. İnsülinin kan şekerini düzeltmenin haricinde başka rolleri, hücrelerin çoğalması, iltihabi yanıtı artırmak, yağ dokusunu artırmak, damarların sertleşmesi veya kalp-damar hastalıklarının artışına neden olma gibi özellikleri var. Siz insülin seviyesini normalin çok üstünde ve uzun bir süre tutarsanız bu özellikler abartılı bir şekilde ortaya çıkıyor. Şeker hastası olabilirsiniz, obeziteye yakalanabilirsiniz, kalp damar hastası olabilirsiniz, otoimmün dediğiniz hastalıklar artabilir ve hücre çoğalmasını artırdığı için kansere yakalanma riskiniz artabilir.
Olay bir anda hâlsizlik, yorgunluk, kilo alma, “Yemekten sonra uykum geliyor, enerjim düşüyor”dan, yaşadığımız kronik hastalıkların ana nedenine geçmeye başladı ve bunların çoğuna doğru beslenme ve yaşam biçimiyle engel olabilirsiniz.
İnsülin direncini düşürmek için ilaç tavsiyelerinde bulunuyoruz ama siz insülin direnci tavsiyelerine hiç uymayıp sadece ilacı kullanmaya devam ederseniz elimize hiçbir şey geçmiyor. Maalesef ilaç tek başına etki göstermiyor.
Hormonların psikolojik sağlık üzerindeki etkisini mi konuşalım, yoksa psikolojik sağlığımız mı hormonlarımızı etkiliyor?
Stresin iştahımızı nasıl etkilediğini konuşalım. Kadınlar, stresli durumlara girdiğinde ya yemek yemeği artırma ya da yemek yemeği azaltma yönünde hareket ediyorlar. Bu sizin tercihiniz mi, yoksa hormonlarınız mı burada rol oynuyor?
Hormon mekanizmalarına baktığımızda stresle karşılaşılan durumlarda kortizolunuz artıyor, bu da yemek yeme mekanizmalarıyla ilgili birtakım bozukluklara yol açıyor, insülin direncini artırıcı özellikler gösteriyor. Sizin hayatınızda uzun süredir devam eden bir sorun varsa, kronik bir stres yaşıyorsanız, artan kortizol seviyeleri sizin metabolizmanızı etkiliyor, iştahla ilgili mekanizmaları da etkiliyor. Bir de insüline benzer etkiler gösteren leptin diye bir hormon var bizim tokluk hissetmemizi sağlayan, onun direnç göstermesine yol açıyor; iştahımızı azaltan mekanizmaların devre dışı kalarak daha çok kilo almamıza, enerji harcamasının azalmasına ve yağlanmaya sebep oluyor.
Stresle ilgili durumlar dopamin yolağında da birtakım değişikliklere yol açıyor. Haz ve mutluluk duygumuzla ilişkili olan dopaminle ilgili yolakla, beslenmeyle ilgili olan yolak aynı yol üzerinden çalışıyor. Siz eğer stresinizi bir şekilde halledemiyorsanız yemek yiyerek bu yolak üzerinden dopamin salgınızı artırmaya başlıyorsunuz. Bu size belirli bir haz veriyor veya bir antidepresan kullanıyormuş gibi düşünüp (vücudun böyle bir algı yaratmasıyla) sizi yemek yemeğe itiyor. Burada yeterli müdahaleyi yapamazsanız, beslenme anlamında, hayat felsefesi anlamında, bu kilo olarak geri dönüyor.
Hiç farkında olmadığımız bir hormonal bozukluğumuz olabilir mi? Kadınlar için hormon testi ne sıklıkla yaptırılmalı? Burada yaş bir etken midir?
Sağlık okuryazarlığı, kendi vücudumuzu tanımamız çok önemli. Genetik yatkınlığımızın ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Kadınlar için söyleyelim: Anneniz, anneanneniz sizin için bir gösterge. Onların hastalıklarını mutlaka siz de yaşayacaksınız diye bir kural yok ama bazı şeyler aktarılıyor; kilolu olmanız, diyabetinizin olması, kolesterolünüzün yüksek olması, tiroid hastalığınızın olması… Ailenizde bir tiroid hastası varsa mutlaka testlerinizi yaptırmanız gerekir. Bunun için herhangi bir yaşı beklemeye gerek yok.
Ailenizde diyabet varsa ve kontrolsüz bir şekilde kilo almaya başladıysanız diyabetin sizde de oluşma riski var. Genel anlamda herkesin senede bir kez düzenli olarak hormonlarına, kan tahlillerinde kan şekerine, ihtiyaç varsa insülin direncine, kolesterol düzeylerine baktırması gerekir. Artık teknoloji çok ilerlediği için bazı teşhisleri sadece laboratuvar testleriyle bile koyabiliyoruz.
Paketli gıda ve rafine şeker tüketiminin de bir yeri var. Genç yaşlarda diyabet hastalığı da Tip 2 diyabet oluyor sanırım.
Tip 2 diyabet, daha çok kilo fazlalığıyla seyreden, genelde erişkin yaşta gözüken diyabet. Eskiden olduğu gibi, “Bu bir orta yaş hastalığı” diyemiyoruz, çocuklarda bile artık Tip 2 diyabet gözüküyor.
Tip 1 diyabet ise daha çok genç yaşlarda gözüken, çocuklarda ve genç erişkinlerde gözüken ve tamamen insülin eksikliğiyle seyreden ve mutlaka insülin kullanmak gereken durum.
Bir de gebelik diyabeti var. Sadece gebelikte ortaya çıkan, genelde gebelik sonrasında geçen ama gebelik döneminde insülin kullanmaya kadar giden durumlara yol açabilen bir hastalık.
Kan şekerimizi ne kadar gözetim altında tutmamız gerekiyor? Rafine şekerin meyveden aldığımız şekerle kıyaslamasını yaptığımızda vücutta işlenme şekli olarak nasıl bir fark görüyoruz?
Şekerli bir gıda aldıktan sonra—ne olursa olsun, hangi gıdayı alırsanız alın—vücutta insülin salgılanır ama bazı gıdalar kan şekerini ılımlı bir şekilde yavaş yavaş yükseltirken, yani pankreası çok fazla zorlamazken, bazı şekerler—işlenmiş olanlar veya glisemik indeksi yüksek dediklerimiz—ani bir şekilde kan şekeri yükselmesine neden olur, pankreas da insülin salgısını buna göre ayarlamakta zorlanır. İkisinin temel farkı budur.
İşlenmiş gıdalar, her ne kadar hoşumuza giden, bağımlılık yaratan şeyler olsa da vücudumuza oldukça zararlı. Fast food tarzı beslenme, hızlı ve ayaküstü beslenme, bunların hepsi bizim vücut dengemizde birtakım sorunlara yol açıyor. Kullandığınız saç boyaları, sıktığınız parfümler, giydiğiniz elbiselerin içindeki mikroplastikler, temizlik malzemeleri veya kumaşlardaki alev geciktiriciler… Aklınıza gelen her türlü kimyasal madde esasında endokrin bozucu diye geçiyor.
Endokrin bozucu nedir?
Kadınlar için oldukça önemli, çünkü bunlar östrojenin etkisini taklit eden maddeleri taşıyorlar. Erken ergenlikten tutun âdet görememeye, kısırlık sorunlarına kadar pek çok problemin altında bu yatıyor. Eskiden, “Mikroplastikler veya plastik maddeler bağırsaktan emilmez, kolaylıkla atılır. Bize bir zararı yoktur” denirken son zamanlardaki haberlerde sürekli şunlar var: “Bir kredi kartı büyüklüğünde plastik vücudumuzda birikmiş,” “Beynimizde mikro plastik bulundu,” “Spermlerde mikro plastik bulundu.” Bunların organların içine girebildiği ve doğal olarak da çalışmalarını bozabildiği gösterilmiş. Sağlıklı beslenmeden bahsediyorsak endokrin bozucu içeren ajanlardan da mutlaka uzak durmamız gerekiyor.
Neden vücudumuz bunlara maruz kaldıktan sonra bir bağışıklık geliştiremiyor? Hep rafine şeker yiyorum, vücudumun bir süre sonra bu rafine şekere alışması gerekmez mi?
İnsanlık kaç yıldır var ve biz kaç yıldır bu şekerleri çok kolay bir şekilde ulaşarak yiyebiliyoruz? Evrim sürecine bakarsanız biz son 50 yıldır yemeklere çok rahat ulaşıyoruz. İşlenmiş gıdalar hayatımıza yeni yeni girdi ve vücudumuzun buna alışması için çok uzunca bir süre gerekiyor. Biz açlığa programlanmış yaratıklarız, bizim neslimizin devam etmesi açlıkla olan bir olgu. Son yıllarda toklukla ilgili sorunlarla uğraşıyoruz artık ve beynimiz, vücudumuz, bu adaptasyon mekanizmalarını hâlâ geliştirmedi. “Güneş battıktan sonra yemek yememek lazım.” Çünkü binlerce yıldır böyle yaşamışız ama şu anda yapay ışık altında, her saat istediğimiz gibi yemek yiyebiliyoruz, eskiden rahatça yatan pankreasımızı sürekli çalışmaya zorluyoruz, sürekli insülin üretiyoruz.
Halk arasında da annelerimizin çok sık kullandığı bir laftır “Aç karna şeker yenmez.” Bu yine insülin direnciyle alakalı mıdır? Burada artık rafine ya da doğal şeker diye de ayırmıyoruz değil mi?
Şekeri vücudunuza ne kadar hızlı bir şekilde alırsanız o kadar hızlı etkilerini görmeye başlarsınız. Türk usulü beslenme gerçekten çok dengeli. Yemeğe çorbayla başlamak, sonra salata yemek, sonra ana yemeğin gelmesi, en son karbonhidratlı gıdaların yenmesi gibi bir alışkanlığımız var. Bizim kendi geleneksel beslenme biçimimiz kaloriyi yönetme ve insülin direncini azaltma anlamında daha mantıklı.
Hastalarınız arasında en çok hangi problemlerle karşılaşıyorsunuz?
Bir endokrinoloğa gelen hastaların zaten %80’i kadındır ve bunların arasında da biz en çok tiroid hastalıklarıyla, polikistik overle, kilo problemleriyle ve diyabetle karşılaşıyoruz. Yaş itibarıyla tiroid hastalıkları, özellikle haşimato hastalığı çok sık görülüyor.
Modern hayatın bize getirdiği bazı şeyler—beslenme biçiminden tutun kimyasal maddelere kadar—bu otoimmün hastalıklarının artmasına neden oldu. Haşimato hastalığı sağlıklı ve doğru beslenmeyi gerektiren hastalıkların başında geliyor. Çünkü bizim beslenme modelimiz bu kronik ve otoimmün hastalıkların oluşmasını engelleme veya şiddetini hafifletme anlamında son derece önemli.
Gluten hassasiyetiniz varsa glutenden yana fakir beslenmeye—ki burada da sosyal medyada yanlış bilgiler yayılıyor, tüm haşimato hastaları glutensiz beslenmeli gibi—dikkat etmek lazım. İyotla ilgili eksiklik veya fazlalık varsa tiroid otoimmünitesini baskılayan, selenyum tüketimini artırmak gibi.
Metabolizma ve hormon dengesini korumak için ne yapabiliriz? Kalıtımsal etmenlerin önüne geçmek mümkün müdür?
Stresten uzak durmak. Stresin pek çok hastalığı tetiklediği, otoimmün bozukluklara yol açtığı kanıtlanmış bir durum.
Doğal beslenmeye çalışmak, antioksidan ağırlıklı beslenmeye özen göstermek. Sağlıklı olduğunu bildiğimiz her türlü doğal antioksidan maddeyi—karalahana, brokoli, ayva, nar—hayatımıza sokmamız, tek bir çeşit beslenme modelinden uzak durup dengeli ve doğal bir şekilde beslenmemiz gerekiyor.
Kimyasal maddeler, bahsettiğimiz endokrin bozucular gibi maddeleri de hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor. Bu süreçleri doğru bir şekilde yönetirsek gerek kilo alma gerek genetik yatkınlığın bize getirdiği hastalıkların ortaya çıkma sürecini engelleme veya öteleme şansına sahip olabiliriz. Epigenetik diye de bir kavram var, yani sizin çevresel faktörleriniz, sizin sahip olduğunuz genetik yükün ortaya çıkmasında rol oynuyor. İkiz kardeşiniz olsun ama ayrı ortamlarda yaşayın, birisi hasta olurken birisi hasta olmayabiliyor, bunun da en büyük nedeni çevresel faktörler.
Çalışan bir insanın belki de en çok ihtiyacı olduğu ve alamadığı şey uyku. Kadınların uyku sağlığının menstüral döngü süresince çok önemli olduğu söyleniyor. Gün ışığı olmayan her türlü yapay ışık, uykuyu engelleyen ve hormon dengesini bozan durumların başında geliyor. Uyku sürecine başlamadan en az bir saat önce bunlardan uzak durmamız gerekiyor. Melatonin salgısının bozulması—ki melatonin çok güçlü bir antioksidan—uyku problemlerini ortaya çıkarmaya başlıyor. Büyüme hormonunun salgılanması gerekiyor ve bunlar tamamen karanlığa endeksli hormonlar.
Büyüme hormonunun etkinliğini gösteren bir aracısı vardır IGF1 dediğimiz ve bu IGF1, “insulin-like growth” faktörüdür, yani insüline benzeyen büyüme faktörü diye geçer. IGF1 düzeylerinin bozulması da insülin direncinin artmasına neden oluyor, basit bir uyku düzensizliğinden yine insülin direnci ve metabolizmayı bozan duruma ulaşmış oluyoruz.
Kadınlar kullandığı ilaçların, doğum kontrol haplarının yan etkilerini yaşayabiliyor. Ağır antibiyotiklerden sonra düzenli mentrüel döngüler bile bozulabiliyor. Endokrinoloji çatısı altında kadın sağlığına dair aşmamız gereken, daha iyi anlamamız gereken ya da sizin karşılaştığınız bir önyargı ya da engel var mıdır?
İlaçları kullanırken yan etkilerini de çok iyi bilmemiz gerekiyor. Enfeksiyon için antibiyotik verebilirsiniz ama mikrofloranın bozulmasına neden olup bir vajinal enfeksiyon gelişmesine neden olabilirsiniz; insülin direncini azaltmak için metformin verebilirsiniz ama B12 emilimini bozup B12 eksikliğine yol açabilirsiniz. O yüzden ilaçları doğru bir şekilde, doğru dozda ve gerektiğinde kullanmak lazım. Yan etkiler konusunda da, hem hekim olarak bizim onları takip etmemiz hem de hastalara karşılaşabilecekleri bu yan etkiler konusunda bilgi vermemiz gerekiyor.
Demir eksikliği, vitaminlerdeki eksiklikler veya tiroid hormonlarının dengesizlikleri âdet döngüsünü kolaylıkla bozabiliyor. TSH ile ilgili değişiklikler âdet görmenizdeki düzeni etkileyebiliyor. Âdetiniz normalde düzenli giderken son birkaç siklüs boyunca bir şeyler bozulduysa vücudunuzda normal gitmeyen bir durum vardır.
Herkese şablon gibi aynı yaklaşımlarda, aynı tedavileri uygulamak çok doğru bir yaklaşım değil. Ben genelde hastalara gece vardiyasında çalışan kişileri örneklerim: Ben size diyeceğim ki, “Sabah kalktınız şunları yapın, şu ilacı alın, bu şekilde hayatınıza devam edin.” Siz de bana diyeceksiniz ki, “Ben sabahları kalkmıyorum, geceleyin ayaktayım. Sabah olduğunda yatıyorum.” Kimseyi "standart" kabul edemezsiniz.
Kadınların hayatında bence üç tane önemli döngü var. Bir tanesi ergenlik dönemi, bir tanesi gebelik dönemi, bir tanesi menopoz dönemi. Bunların hepsinde hormonlar rol oynuyor ve bu hormonların nasıl çalıştığını, ne işler yaptığını, vücudumuzda hangi etkileri gösterdiğini bilmemiz gerekiyor. Çünkü bozuklukların hepsi hormonların bozulmasıyla ortaya çıkıyor.
Siz gebe kalmayı planladığınızda bununla ilgili bir hazırlık yapıyor musunuz? Doğru beslenmeyle ilgili, kilonuz fazlaysa “Ben gebelik öncesinde kilomu vereyim, çünkü gebelikte yüksek tansiyonum olabilir, gebelik şekerim olabilir.” diyor musunuz? Gebelik şekeri ile ilgili testleri doktorunuz size yaptırmanızı önerdiyse bunları yaptırmanız gerekir.
Kemik erimesi, kadınların aklına daha çok menopozdan sonra geliyor. 25-30 yaşlarına kadar kemik depolarınızı dolduruyorsunuz ama bu arada kemik erimesi aklınızın ucuna bile gelmiyor. 30 yaşından sonra her sene kemikleriniz erimeye başlıyor ve 65 yaşına geldiğinizde “Kemik ölçümü yaptırmam gerekiyor, herkes yaptırmış, ben de bir bakayım” diyorsunuz ve cevap “Kemik erimesi için ilaç kullanın” oluyor. Tamam da en doğru, en gereken yaşta kemikleri doldurmak için hiçbir şey yapmamışız ki. Kalsiyuma, D vitaminine, hareket etmeye dikkat etmemişiz ama kemikler boşaldıktan sonra “Kemik ölçümü yaptıralım” diyoruz.
Sağlık okuryazarlığından bahsettiğim şey bu esasında. Eğer bir kadın kendini doğru tanırsa, nelerden etkilendiğini ve sonrasında başına neler geleceğini iyi bilirse o zaman hastalığa engel olma şansına sahiptir. Yoksa tek yapacağımız gelen hastalıklara karşılık “Şu ilacı kullanın, şunları alın, şu zamanda kontrole gelin” demek olur, ki bir hekimin bence temel görevinin bu olmaması gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Sabah Otrav
Aposto'da İletişim ve Pazarlama Sorumlusu.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





