
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Ayşe Buğra’nın adını ilk kez duymam Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabı sayesinde olmuştu. O sıralarda ODTÜ Ekonomi’de son sınıf öğrencisiydim. 80’lerin sonuydu. Ekonomilerin “dışa açıldığı,” “kalkınma” kavramının yerini “büyüme”ye bıraktığı, Demir Leydi Thatcher’ın “toplum” diye bir şey olmadığını bağıra çağıra anlattığı yıllardı. Türkiye’de de Özal’la birlikte özelleştirmelerle, örgütlü emeğin imhasıyla, ticaret ve yatırım rejimlerinin liberalleşmesiyle piyasalar ve piyasa ekonomisinin bütün iştahı ve hoyratlığıyla kendini göstermeye başlamasının ilk on yılı bitmek üzereydi. Aldığım seminer derslerinden birinde iktisadi düşünceler tarihinin kurucu isimlerinin temel eserlerini inceliyorduk. Benim payıma da Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ü düşmüştü.

İngilizceme tam güvenemediğim için kitabın ilk baskısı olan 1944 İngilizce edisyonunu, 1986’da basılan Türkçe çevirisi ile birlikte okumuştum. İngilizcesi kadar, belki de daha fazla, kitabın Türkçesini büyük bir zevkle ve merakla okuduğumu hatırlıyorum. Bunu mümkün kılan elbette Ayşe Buğra’nın muazzam çevirisiydi. Çeviri, öncelikle büyük bir özenle, akıcı ve çok muntazam bir Türkçeyle yapılmıştı. Buğra, kılı kırk yaran bir titizlikle okuyucuya yabancı geleceğini tahmin ettiği kavramları, tarihsel bilgileri özenli dipnotlarla açıklamıştı. Dahası Polanyi’yi ve eserini çerçeveleyen biyografik ve tarihsel detayların yanı sıra yazarın düşüncesinin evrimini anlattığı ve Büyük Dönüşüm’ün bugün ne ifade ettiğini tartıştığı Önsöz’den çok etkilenmiştim. (Buğra, İletişim Yayınları tarafından yapılan yeni baskılarda, ön sözünü güncelleyerek metni hep “bugün”le ilişkilendirdi.)
Ekonomik antropoloji, ekonomik sosyoloji, tarihsel sosyoloji ve siyasi iktisadın temel kavramlarıyla ve tartışmalarıyla tanışmam bu kitap sayesinde oldu. Rasyonalist bireyin ekonomik davranışlarıyla ilgili varsayımlar üzerine kurulu neo-klasik iktisadın arz/talep eğrileri ve denge çözümleri ile uğraşmaktan ekonomik kurumların toplumsallığı ve tarihselliği üzerine düşünmeye pek vaktimiz olmamıştı o zamana kadar. Fikret Şenses ve Oktar Türel’in Kalkınma ve Türkiye ekonomisi üzerine verdiği derslerde yaptığımız tartışmaları bir yana koyacak olursak ekonomi deyince aklımıza pazardan, piyasa dinamiklerinden, maksimizasyon hesaplamalarından başka bir şey gelmiyordu.
Polanyi ise öncelikle piyasanın kader olmadığını anlatıyordu. Bunu yaparken Avrupa tarihinin (ve özellikle İngiltere’nin) yanı sıra Batı dışı ve antik ekonomiler üzerine yapılmış antropolojik ve tarihsel çalışmalardan yararlanıyordu. Büyük Dönüşüm, 19. yüzyıl ekonomik liberalizminin aslında çok da liberal olmayan tarihiyle ilgiliydi. 1940'lar ve sonrasında yazılan birçok iyi eser gibi, bu kitabın derdi böylesi bir felaket bir daha yaşanmasın diye 1930lardan itibaren Avrupa’da faşizmin yükselişini anlamaktı. Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm”le kastettiği de tam olarak buydu zaten: Avrupa toplumunun liberalizmden faşizme savrulması...

Polanyi’ye göre “laissez faire”in, yani piyasaların sözüm ona kendine buyruk bir şekilde işlediği bir ekonomik düzenin “hiçbir doğal yanı yoktu; işler oluruna bırakılmış olsa, serbest piyasalar hiçbir zaman ortaya çıkamazdı.” (s.120) 19. Yüzyıl ekonomik liberalizmi devletin başını çektiği kapsamlı kurumsal müdahalelerle birlikte işler hale gelmişti. Böylelikle “ekonomi toplumsal ilişkiler içine yerleşecek (embedded) yerde, sosyal ilişkiler ekonomik sistemin içine” yerleşmişlerdi. Bu durumun en önemli tezahürlerinden birisi aslında hiç metalaşmaması, piyasanın soyut ve gayri insani kurallarına tabi olmaması gereken emek, toprak (doğa olarak da okuyabilirsiniz) ve paranın Polanyi’nin deyişiyle hayali metalar olarak dolaşıma girmesi ve değişim objelerine dönüşmeleriydi.
Bu metalaşma ve piyasa değerlerinin (rekabet, ekonomik çıkar odaklı düşünme, büyüme hırsı vb.) sosyal ilişkilere nüfuz etmesinin toplumsal doku üzerinde muazzam tahripkar etkileri olmuştu. Piyasa ekonomisinin örgütlenmesi ne kadar yukardan olduysa toplumun piyasanın yıkıcı etkilerine karşı kendini koruma yönünde gösterdiği refleksler o kadar doğal oldu. Polanyi’ye göre, sendikal hareketlerden korumacılığa ve Merkez Bankalarının kurulmasına varıncaya kadar birçok oluşum ve kurumsal düzenleme piyasanın doludizgin ilerleyişine karşı toplumun kendini koruma amacıyla kimi zaman ilerici kimi zaman faşizm de dahil çok gerici sonuçlara sebebiyet verecek tepkilerin ürünüydü.
40 seneyi aşkın bir süredir neo-liberal kapitalizm ve bu düzenin yarattığı kitlesel eşitsizlikler ve adaletsizliklerle boğuştuğumuz bir dünyada Polanyi’nin neden bu kadar çok okunduğunu anlamak elbette zor değil. Tohumdan suya ana rahminden akrabalık ilişkilerine insanı insan yapan her şeyin metalaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Böylesi bir dönemde, tam da Polanyi’nin işaret ettiği gibi, bir yandan çok otoriter ve popülist siyasi akımlar güçleniyor bir yandan da bunlara karşı durmaya çalışan daha dayanışmacı ve demokratik hareketler. Önümüzdeki günlerin ne getireceği tam da bizlerin, bu dünyalıların yapıp edecekleriyle, hangi istikametten yana duruşlar sergileyeceğiyle doğrudan alakalı. Ayşe Buğra’nın 1980’lerden bu yana yazıp çizdikleri, geliştirdiği araştırma gündemi tam da bu noktada bir ilham kaynağı olabilir.

Buğra, Polanyi’den devraldığı ekonomik liberalizm eleştirisini üç temel hat üzerinden bugüne kadar sürdürüyor. İlk hat, ekonominin toplumdaki yerini ve genel geçer ekonomik bilginin temel ön kabullerini sorunsallaştırarak ilerliyor. Özellikle, İktisatçılar ve İnsanlar başlıklı kitabında, Polanyi’de olduğu gibi “kişisel çıkar dürtüsünün temel davranış ilkesi olarak kabul edilmesinin” eleştirisinden hareketle, ekonominin ancak “sosyal ilişkiler bütünü içerisine yerleşmiş” bir alan olarak görülmesi gerekliliğinin altını çizer Buğra. Yani insan neyi ne kadara aldım verdim kaygısının çok ötesinde yaşamsal, ahlaki, kültürel ve siyasi kaygılarla hareket eden ve ekonomik davranışları da diğer tüm davranışları gibi ancak toplumsallığı içerisinde kavranabilecek bir varlıktır. Bu kalkış noktası çerçevesinde İktisatçılar ve İnsanlar’da Ayşe Buğra; Adam Smith’ten, Keynes’e ve Friedman’a varıncaya kadar bugünün ekonomi biliminin temel figürlerinin ekonomiye ve topluma yaklaşımlarını dönemselleştirerek/tarihselleştirerek tartışır.

Buğra’nın ekonomik liberalizm eleştirisinin ikinci temel hattında karşımıza devlet ve burjuvazi ilişkisinin Türkiye’deki seyrinin toplumsal arkeolojisi çıkar. Buğra’nın Devlet ve İşadamları (1995, İletişim) ve Osman Savaşkan’la birlikte yazdığı Türkiye’de Yeni Kapitalizm (2014, İletişim) bu minvalde okunabilecek eserleri arasındadır. Devlet ve İşadamları 1990’lara gelinceye kadar Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkiye’de iş adamlarının ve girişimcilerin devletle iç içe girmiş tarihini inceler. Türkiye’de Yeni Kapitalizm dönemsel olarak Devlet ve İşadamları’nın bıraktığı yerden başlar, özellikle 2000’li yıllarda Konya, Kayseri, Denizli gibi kentlerde karşımıza çıkan sanayileşme ve bu sürecin ortaya çıkardığı MÜSİAD, ASKON, TUSKON gibi dernekler üzerinden örgütlenen yeni kapitalist sınıfların devletle olan ilişkisini masaya yatırır. Böylece bu iki kitap sayesinde Türkiye’de farklı dönemlerde ekonominin temel aktörlerinin siyaset, din, milliyetçilik gibi ekonomi dışı süreçlerle nasıl ilişkilendiğini ve Türkiye’de piyasaların salt ekonomiye indirgenemeyecek geçmişini ve dönüşüm dinamiklerini öğreniriz.
Türkiye’de ve dünyada sosyal politika üzerine yazdıkları, Buğra’nın araştırma gündeminin üçüncü temel hattını oluşturur. Burada Buğra’nın temel derdi, neoliberalizmin giderek derinleşen eşitsizliklerinin dünyasında özellikle yoksul sınıfların özgürlüğünün imkanlarını araştırmaktır. Bu sorunsal da bir yönüyle Buğra’nın Polanyi’den devraldığı bir meseledir. Ayşe Buğra’nın Büyük Dönüşüm için yazdığı ön söze geri dönelim:
“Karmaşık bir toplumda özgürlük" fikri, Büyük Dönüşüm’ün gelip dayandığı son noktayı oluşturuyor. Bu noktada Polanyi, liberalin yaklaşımıyla faşistin yaklaşımı arasında bir üçüncü yol bulmak zorunda olduğumuzu, bunun için de hem gerçekçi, hem de ahlâklı olmamız gerekliğini vurguluyor. Gerçekçilik, liberalin çözümünü, toplum gerçekliğini inkâr eden bu çözümü dışlamayı gerektiriyor. (s. 23)
Toplumun gerçekliğini tanımak, ekonomik eşitsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere salt ekonomik ve bireyselmiş gibi görünen hayati sorunların arkasında yatan toplumsal ve siyasal süreçlerle hesaplaşmanın ön koşulu. Ancak bu tanıma sayesinde sadaka değil hak temelli sosyal politikaların tasarlanması ve uygulanması mümkün olabilir. Böylelikle piyasa düzeninin çok ötesinde bir yerlerde “ahlaki özgürlük ve bağımsız düşünce” çerçevesinde bir yandan adalet ve güveni bir yandan da özgürlük ve barışı kurumsallaştırabiliriz.

Bu tabii ki kolay bir yol değil. Buğra’nın da altını özellikle çizdiği gibi: “Bu olanaklar vardır ama gerçekleşmeleri, yalnız ve yalnız, insanın onları istemesi ve onlar için sürekli mücadele etmesine bağlıdır...” (s.25) Ayşe Buğra’nın özellikle Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika (2008, İletişim) ve Çağlar Keyder ile derledikleri Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru (2007) kitapları bu çerçevede okunabilecek kitaplar arasındadır. Sadece sosyal politika üzerine yazdıklarıyla değil 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde kurduğu Sosyal Politika Forumu bünyesinde yürüttüğü araştırmalar ve yetiştirdiği onlarca öğrenciyle Ayşe Buğra, başta yoksullar olmak üzere herkesin daha adil ve özgür bir dünyada yaşaması için düşünmeye, araştırmaya, yazmaya devam ediyor.
Aralarında neredeyse yarım yüzyılın uzandığı iki sosyal bilimcinin eserlerinden bahsettim bu bültende. Karl Polanyi ve Ayşe Buğra’nın yazdıkları hiç kuşkusuz hem Türkiye’de hem dünyada bugün olan bitene dair çok şey söylüyor. Polanyi’nin anlattıklarıyla bugün yaşadıklarımız arasında bir yandan çok korkutucu benzerlikler var ama bir yandan da daha iyi bir gelecek için çıkartılacak büyük dersler... Buğra’nın kitapları bu derslere çalışmak ve geleceği iyiye doğru şekillendirmek yönünde çaba göstermek isteyenlerin okuması gerekenler arasında.

Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ü yazdığı yıllarda Avusturya’dan ayrılmış Stefan Zweig da New York’ta Dünün Dünyası (1943) başlıklı kitabında otobiyografisini yazıyordu. Kitabın derdi Hitler’in yavaş yavaş iktidarını sağlamlaştırmasına ve faşizmin yükselmesine karşı kendisi de dahil o günleri yaşayanların aymazlığını göstermekti. Zweig’e göre, yaşayanlar kendi hayatlarını belirleyecek büyük hareketlerin başlangıçlarını tanımakta hep zorlanmışlardır. Benzer felaketleri tekrar yaşamamak için faşizmin sinsi tarihinin hikayesini bir de o zamanları yaşayan çok iyi bir edebiyatçıdan dinlemek isterseniz Dünün Dünyası’nı mutlaka okumalısınız.
Bu haftalık da bu kadar. Herkese şimdiden iyi bir hafta dilerim. Önerilerinizi ve eleştirilerinizi [email protected] adresinden benimle paylaşırsanız çok sevinirim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




