
Bir araya geldiğimiz sofraların, sevdiklerimizle çıktığımız yolculukların ortak bir ses havuzu olduğuna inanıyorum. Bu ortaklıklar günümüzde en hızlı yoldan çalma listeleriyle sağlanıyor. Ya aramızdan birinin hazırda tuttuğu bir listesi oluyor ya da özellikle o birlikte geçecek zaman için özel olarak hazırladıklarımız… Öte yandan bu listeler anın içinde şekillenebiliyor, çalan şarkının bir diğerimizin çalma listesindeki yeri o ses havuzunu dallandırıp budaklandırabiliyor (‘bak bundan sonra şu çok iyi gider!’). Böylelikle herkesin cebinde arandığı şarkıları masaya döküvermesi o ses havuzunu, belki yalnız o masaya has kalacak şekilde dolduruyor.
Sözü bu ortaklık üzerinden rakı sofrasına ve ‘o masada müziği birbirimize, birbirimizi müziğe nasıl köprü yapıyoruz’a getirmek istiyorum. Zîra kısa süre önce Fransa’nın Champagne Bölgesi’ne doğru çoğunluğu Türkiye’den göçmüş bir grup arkadaşımla çıktığımız tatilde rakı içerken aklımda dolananlar bunlardı. Bir edebiyat atölyesi vesilesiyle bir araya gelmiş bir grubuz. Aramızda bir de buralı (Hollandalı) bir arkadaşımız yer alıyor (rakılar kendisindendi!). Hayat tecrübesi ve zamanı benden epey önde bu grupla tatil planı yaparken, benden rakı için bir çalma listesi hazırlamamı istediler. Kimisi makam ismi de verip bir sıra dizerek, kimisi parmak şıklatarak eğlenmek arzusunda olduğunu iletti. Ben de hem evvelki sofra deneyimlerimden hem kafamdaki meyhane imgeleminden hem de çocukluğumun evinde içilen rakıların melodilerini hatırlamaya çalıştıklarımla bir tatil öncesi geçirdim. Elbette bende yeri sağlamlaşmış şarkılar vardı, ama acaba bu sofrada ortaklığı ne kadar kurar emin olamadığımdan bir de işin erbabına, kütüphaneme, sevgili Murat Meriç’in “Hayat Dudaklarda Mey” adlı çalışmasına koştum. İnanılmaz güzel, iki ciltlik bir kaynak. Arada git gel buluşmalık, yakın geçmiş şarkılarıyla da hayran olunası tarihsel bir çalışma… Biraz sonra da bu kitap çalışmasının Spotify’da bulunan listesine uzandım. Açıkçası çok kopyalar çektim ve hatta bence başka bir listeye ihtiyaç duyulur mu diye düşünmeden edemedim. Öyle güzel kapsamlı, rakının ayarına eş uyumlu, lokum gibi bir liste. Bu arada Spotify üzerinde ne çok “rakı sofrası” çalma listesi varmış onu da görmüş ve hatta kurcalarken maruz kalmış bulundum. Anlaşılan hepimizin kendince bir ses dünyası var rakı kadehine doladığı… Zaten ben de çok az insanın rakısını sessizlikle yudumladığına tanıklık ettim, ki onlar da bir saatten sonra rakının kendilerine verdiği yetkiye dayanarak zihinde akan melodiyi dudaklarına dolamıştır… Yani benim gözlemim, müzik hep orada, bir tür zemin işleviyle içilen rakının, sofranın ruhunun belirleyicisi konumunda. Neyse… Bir rakı masasına bir şeyler hazırlamaya heveslenmişken etrafımdakilere sormaya, onların rakı kadehine eşlik eden şarkıları merak etmeye başladım. Öyle ki Beats By Girlz’ün geçtiğimiz Kreşendo sayısında az sayıda da olsa yazarlar olarak bir çalma listesi çıkarmış olduk. Gördüğüm, ruh olarak yeri sabit şarkılarda benzer yerlerde dolandığımız… Ama eminim ki o şarkılarla başka yerlere kadeh kaldırıyoruz. Bir neyse daha… Bu merak biraz daha dallanıp budaklanıp uzunca bir süredir aklımı ve beni meşgul eden ‘neden bunu dinliyoruz, neden ve nasıl bu müziği/ şarkıyı/ sesi ya da melodiyi seçiyoruz’ gibi yerlere geldi. Ve, Fransa’da rakı masası kurulup da hafiften demlenmeye başladığımızda arkadaşlarımı seyre başladım. Kimisi hemen, hiç yabancılık çekmeden yüksek perdeden şarkıların en bildikleri yerlerine eşlik etti, kimisi bu listeyi bu yaşta nasıl hazırlamış olabileceğime şaşırdı (Teşekkürler sevgili Murat Meriç!). Ben de daha evvel hiç bulunmayışıma rağmen, gençliği İzmir’de geçmiş ve oralı şarkıları özlemle, aşkla söyleyen iki arkadaşımla nasıl olup da içten bir ortaklık duyabildiğime şaşmakla, masadaki Hollandalı arkadaşlarımızın Zeki Müren semalarında gezdiğimiz sıra bizim şarkılarla olan bağımızı gözlemleyişlerine, Selim Sesler’e kapak attığımızda onların kulağında nelerin değiştiğine merakla daldım… ‘Kültür dediğimiz şey (bir kez daha) ne?’, ‘saydığımız şey ne kadar kültür?’, ‘bizi ayıran / bağdaştıran ya da buluşturan bir kültürse bu rakı hadisesine müzik nasıl bir besleyici ya da geri çekici?’ gibi, kendimce ufak cevapları olan, ama hala heyecanla sorabileceğim sorulara bulandım. Bunun üstüne işler henüz şıkıdımlaşmamışken müziği durdurup kendimce bir oyunla arkadaşlarıma, ‘sizin için rakı sofrasının duygusu nedir? Nasıl bir şarkıyla / müzikle buluşur?’ diye sordum. Biraz gıcıklayıcı olup teker teker isimle sordum hatta… Rakının bize öğretilmiş, hatta belki kurgulanmış (kültür meselesini bundan sorguladım galiba biraz) bir duygusu olduğunu düşündüğümden müziği onun eşlikçisi ve o kurgunun temel unsuru bellediğimden sordum bunu. Masada çok azımız bir duyguyu tarif etti… Neredeyse hepimiz ya bir kavramla ya da bir anıyla cevap verdi sorularıma. Sanırım en zoru bize hatırlattığı kişileri ve onların duygusu olduğundan aramızda sözle saklananlar da oldu… Elbette anıların da kavramların da işaret ettiği duygular vardır, ama sanıyorum bize öğretilmiş olduğunu düşündüğüm yanıyla rakının o muğlak ve hüzünlü hâli / ruhu, duyguyu tarife belki de bizi zorladı. Ya da rakının kabul ettiğimiz o ağırlığıyla ilgili bir durum olmalı ki açık veremedik. Hadi bir neyse daha gelsin… Bu sorulardan sonra, sanki masanın havası değişti. Çok eğlendiğimize de özlemle coştuk, kadehlere daha uzun baktık ve sayımız biraz azalınca şarkı sözlerinde ‘bak bak ne diyor!’, ‘bu nasıl bir tariftir ama!’, ‘söz yazarlığını görüyor musun?!’, gibi birbirimize işaret ettiklerimizle o merakını duyduğum duyguları açık ettik. Beni etkileyen bir iki yanıtın yanında, Ferdi Özbeğen’den nihayet Sezen Aksu’ya vardığımızda söz yazarlığı, Aysel Gürel ve onun bence çok azını bildiğimiz şairlik hikâyelerini birbirimize anlatırken bir arkadaşımız; ‘bence bu kadınlar bizim için kendini feda etmiş kadınlardır’ dedi. Hemen belirteyim, nerdeyse içmeyenimizdi bu arkadaş ve ben şaşkınlıkla bunu kendime not etmişim. Sonra bu bana daha Istanbul’da yaşadığımız yıllarda yine bir rakı sofrasında çok sevdiğim bir hocamın Sezen Aksu şarkılarıyla ilgili söylediği şeyi anımsattı. Hocam, bir yıl boyunca arabada, evde, her yerde Sezen Aksu dinlediğini ve neredeyse insana dair her duyguya karşılık bir hikâye, şarkı bulmanın mümkün olabileceğini düşündüğünü, söylemişti. Şarkılarda kendini bulma, söyleyemediğinin birilerince söylenmiş olmasına borçlu / minnettar hissetme hâli ya da el ele tutuşabiliyor, birlikte o rakıyı içiyor hissetme duygusu bana hâlâ bir yanıyla ilginç ve güzel geliyor. Çok hissettiğim bir yerden… Bunlar zihnimde dönerken, masadakilerin büyük çoğunluğu göçmen olduğundan şarkılarla hissettiğimizin kuvvetinde ve bu bahsettiğim güçlü cümlede ‘acaba biraz da gitmiş olmaktan mı?’ sorusu kadehime ilişti. Diğer yandan hocamla olan sohbeti hatırlayıp bugünkü algımla, ‘o kadar yoğun bir şekilde şarkılarla kendini izlemeye ve dinlemeye dalmaktan mı? Acaba şimdi ne söyler?’ sorusu ilişti. Kendimce elbette ufak tefek cevaplarım var bu türden sorulara, ama en keyiflisi soruları paylaşmak bana kalırsa…
Rakının içildiği kişilerin seçildiği gibi seçiliyor şarkılar da… Bu da öğrendiğimiz bir şey değil mi? Herkesle rakı içilmez! Hadi bir daha sorayım, neden o kişiyi / kişileri ve şarkıları seçiyoruz? Her listeyle, her şarkıyla ortaklık kurulabilinir mi? O ses havuzunu bize özel kılan şey ne çoğunlukla? Nasıl bir ses trafiği olmalı sizin sofralarınızın? Ya da o meşhur kadehi bir de olmayan için masaya tıklattığımızda, andığımız kişiyi bir ses imgelemiyle mi hatırlarız her zaman (bende öyle olur mesela)? Kendi sesinizi eşliğe koyduğunuzda ne olup bitiyor içerinizde? Anının ve anın anlamı nasıl bir yere evriliyor o masadan geçen şarkılarla? Hangi beklentilerle oturup nasıl kalkıyoruz? Eğer müzik, o anlamlı şarkılar olmasaydı yine de öyle kalkabilir miydik o masadan?
Tamam çok uzattım…
Kimi belki pek kolay kimi çaktırmadan zor bu soruları sormak da rakıyla buluşmak da güzel ve yoğun benim için. Bizim masanın cevabı bence “özlem” duygusuyla çok ilintiliydi. Sanıyorum, dünyanın gittiği yer dolayısıyla da “özlem” artık son zamanlarda hepimizin ortak duygusu. Dolayısıyla ortak bir ses havuzunda buluşmak da rakıyla ağır ağır demlenmek de dünyanın, memleketin, kendimizin derdini paylaşmak da sabır işi… Ben birbirimize kulak (evet kucak da olabilirdi ama önce kulak) açabildiğimiz, buna ekonomik olarak da gücümüzün yetebildiği sofralarınızın olmasını dilerim. Şerefinize!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Hakarar
Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular
Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR




