Rebia Tevfik Başokçu Otobiyografisi Üzerine

Rebia'nın hikâyesi, kamusal alanda kazandıkları "başarı"nın beraberinde getirdiği yabancılaşmaların izlerini doğrudan takip edebileceğimiz Cumhuriyet'in ilk kuşak kadın anlatılarının kaybolmuş bir örneğidir.
Rebia Tevfik Başokçu Otobiyografisi Üzerine

Yazı: Kadir Dede, Aylin Özman

Abidin Daver, 7 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Berlin’de bir Türk hanımı” başlıklı yazısında, Berlin Türk Kulübü’nde tanıştığı bir kadınla gerçekleştirdiği görüşmeden notlar aktarır. Birçok okurun muhtemelen ismini ilk kez Daver’in satırları vesilesiyle duyduğu bu kadın, 1920’li yıllarda Berlin’de kurduğu moda salonu ile kentin ünlü terzileri arasında yer alan Rebia Tevfik Başokçu’dur (1887-1963).(1)

Rebia’nın renkli hayatı, Stockholm Sefareti’nde görev yapan Osmanlı hariciyecisi Nejat Nazmi Bey’in evlilik teklifi üzerine işgal altındaki İstanbul’dan Paris’e doğru yola çıkmasıyla başlar. Boşanmayla sonuçlanan ilk evliliğinde yaşadığı hayal kırıklıklarını, pek de iyi anlaşamadığı annesini, Rumeli Hisarı’ndaki aile yalısını, kardeşlerini, çocuk yaşta yitirdiği babası Tevfik Bey’in hatırasını geride bırakarak, yeni bir hayat ümidiyle İstanbul’u terk eden Rebia Tevfik için bu yolculuk, yeni hayal kırıklıklarından beslenecek bir kimlik arayışının eşiğidir. Bu arayış, bir yandan memlekete dönük oryantalist bir bakış açısı, diğer yandan bayrağı altında hiç yaşamadığı Cumhuriyet’e derin bir bağlılıkla iç içe geçmiş bir vazife duygusu eşliğinde ilerleyen bir sürece tekabül eder. Bu bağlamda Rebia’nın hikâyesi, kamusal alanda kazandıkları “başarı”nın beraberinde getirdiği yabancılaşmaların izlerini doğrudan takip edebileceğimiz Cumhuriyet’in ilk kuşak kadın anlatılarının kaybolmuş bir örneğidir.

Damat adayının nedeni bilinmez bir şekilde izdivaçtan vazgeçmesi neticesinde, ne Paris’te kalmayı ne de Türkiye’ye dönmeyi kendine yediren Rebia Tevfik, tamamen yabancısı olduğu Berlin’de yeni bir hayat kurmaya girişir. Kiraladığı odada, aldığı giysi siparişleri ile geçinmeye çalışan Rebia’nın zaman içerisinde işleri çoğalacak, odadan bozma terzihanede başlayan yeni hayatı, açtığı “sosyetik” moda salonunda devam edecektir. “Duvarda Gazi’nin, Abdülhak Hâmid’in... resmi, ...çini bir mihrap, ...sarı bir pirinç mangal, ...divanların üstünde alaturka ve alafranga yastıklar”(2) ile bu mekân, bir yandan üst sınıf müşterilerine hiç de yabancı olmayan şatafatlı, mistik Doğu/Osmanlı imgesini yansıtan Turquerie modasının izlerini taşırken, diğer yandan Rebia Tevfik’in Batı’dan doğru kurduğu (Türk) kimliğinin görsel bir ifadesidir.

Rebia’nın Berlin günleri Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin ivme kazanması ile birlikte sona erer. Nazizm’in gündelik pratiklere sirayet etmesi, özellikle yabancı girişimcilere uygulanan vergi politikalarının etkisiyle işlerini Paris’e nakleder; kentin şık caddelerinden Champs-Élysées’de kurduğu ve kendisini “moda kraliçe”liğine taşıyan eski salonu ile benzer motiflerle bezenmiş yeni bir atölye açar. Paris yılları aynı zamanda Rebia Tevfik’in kendine farklı varoluş alanları kurduğu bir döneme karşılık gelir: Sorbonne’de pedagoji derslerine katılır; Paris Radyosu’nda haftalık konuşmalar yapar; gazetelere yazılar gönderir. II. Dünya Savaşı arifesinde moda sektöründen uzaklaşmış kendini yazı-çiziye vakfetmiştir. Nitekim, Alman işgali ile birlikte Paris’ten ayrılan Rebia Tevfik, Ahmet Emin Yalman’ın davetiyle profesyonel gazetecilik hayatına başlayacak, savaşı takiben altı yıl Vatan Gazetesi’nin Paris temsilciliğini yürütecektir. Rebia Tevfik’i doğrudan bir “kadın hakları” aktivisti ya da konuyu odağına alan bir gazeteci olarak tanımlamak güç olsa da, 1940’larda ve 1950’lerde, uluslararası kadın kongrelerine hem delege hem gazeteci olarak katıldığını ve Paris’te bazı kadın derneklerinin üyesi olduğunu da görmekteyiz.

Rebia Tevfik, köpeği Didon ile - Berlin 1928
Taha Toros Arşivi, Belge No: 001561690008


Sosyal yardım faaliyetleri, Rebia Tevfik’in kamusal varoluşunun bir diğer boyutunu oluşturur. Bu, aynı zamanda memleketle bağını kuran/güçlendiren, yeni rejimle ilişkilenmesine olanak sağlayan bir alan niteliğindedir. Dârülmuallimât’tan mezuniyetinin akabinde Kızılay’da sekreterlikle başlayan, Berlin’de Türk Himaye-i Etfâl Cemiyeti üyeliğiyle ve Paris Büyükelçiliği’nin katkısıyla, Erzincan depremzedelerine yardım toplamak amacıyla kurduğu “Aide à La Turquie” cemiyeti gibi “proje”lerle devam eden ilgisi, Türkiye’ye dönüşü itibariyle Yardım Sevenler Cemiyeti’ndeki faaliyetleri ile süreklilik kazanır. Ve nihayet 1953 yılında kuruluşuna ön ayak olduğu Amerikan-Türk Çocuk Kültür Komitesi ve sonrasında Türk-Amerikan Çocuk Kültür Derneği ile sosyal yardım meselesi hayatının son yıllarında tüm vaktini vakfettiği bir meşgaleye dönüşür.(3)

İmparatorluğun son yıllarında sınırları erkek iktidarı ve geleneksel üst-sınıf kültürel kodları ile çizilmiş, “güvenli”, “seçkin” ve fakat bir o kadar da “sıradan” ve “nesneleşmiş” yaşamını geride bırakarak memleketten ayrılan Rebia Tevfik’in hikâyesi, kadınların özneleşme mücadelesinin çarpıcı bir görüntüsünü sunmaktadır. Hemcinsleri açısından alışılagelmişin ötesinde bir varoluş biçimini simgeleyen bu mücadeleyi ölümsüzleştirme isteği, Türkiye’ye dönüşü akabinde O’nu öznel deneyimlerini kâğıda dökmeye yöneltir, otobiyografik bir içeriği haiz iki kitabı savaş yıllarında birbiri ardına yayımlanır. Paris Cehenneminden Nasıl Kurtuldum? başlıklı ilk eser, Nazi işgali sonrasında Paris’teki günlerini ve Türkiye’ye dönüşünü kapsayan yaklaşık dört aylık bir kesitin hikâyesidir.(4)

Bizim bu yazıdaki odağımızı ise kapsamı itibariyle bütüncül bir otobiyografi okumasını olanaklı kıldığını düşündüğümüz iki cilt olarak yayımlanan Avrupa’da 20 Yılım Nasıl Geçti?(5) başlıklı eseri oluşturuyor. Çocukluğundan başlayan fakat ağırlıklı olarak Berlin ve Paris’te geçirdiği yılları konu alan bu metni feminist bir perspektiften okumayı amaçlıyoruz. Rebia Tevfik’in bireysel mücadelesine dair içerdiği ipuçları ile kadın tarihi açısından sunduğu açılımların ötesinde, böyle bir okuma, otobiyografi çalışmalarına içkin bir süreci de işletiyor: Toplumsal cinsiyet kimliğinin kuruluşunu, kadınlığın inşasını ve cinsiyetçi normların işleyişini belirli bir tarihsellik içerisinde kavramaya temel hazırlıyor. Yazıyı birbirini kesen iki ana eksen çerçevesinde kurguladık. Bu bağlamda, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet bağıntısını yazarın mesleki ve gündelik pratikleri içerisinden irdeliyoruz. Kemalist rejimle ilişkilenme biçimine, Batı algısına ve “Türklük” kurgusuna odaklanıyoruz. Diğer yandan ise kamusal alandaki “başarısı” üzerinden kurduğu (kamusal) kimliği ile özel hayatı arasındaki kopuş ve geçişlerin izlerini sürüyoruz. Metinde, akılduygu arasında kurulan karşıtlığın şekillendirdiği benlik imgesini, Rebia Tevfik’in yazdıkları ve sustukları üzerinden okuyoruz.

Otoniyografi ve kadınlar

Hayat hikâyesi yazımının tarihsel kökenleri oldukça eski dönemlere dayanmakla birlikte, günümüzdeki anlamı ile otobiyografi türünün gelişiminde 18. yüzyıl bir eşik niteliği taşımakta.(6) Aydınlanma felsefesi ve dönemin siyasal-toplumsal atmosferi ile ivme kazanan otobiyografi yazımı, 19. yüzyılla birlikte orta ve üst sınıf meslek sahibi başarılı erkeklere mahsus bir anlatı türü olarak yaygınlaşıyor. Otobiyografiler (erkek) yazarın hayat hikâyesini tarihsel-siyasal bağlamla ilişkisi üzerinden kurduğu, eylemini/başarısını sabitlediği metinler olarak karşımıza çıkıyor.(7)

Dönemin kadın otobiyografileri açısından da bir dönüşüme işaret ettiğini söylemek mümkün. Genel olarak otobiyografi yazımının yaygınlaşması, özelde ise kadın hakları mücadelesinin etkisi ile kadınlar tarafından yazılan otobiyografik metinlerde görece bir artış söz konusudur. I. Dünya Savaşı ve takip eden yıllarda kadınların toplumsal konumundaki değişime bağlı olarak kadın otobiyografileri hiç olmadığı kadar popülerleşir. Savaş, mücadelelerini kayıt altına almak isteyen “sıradan” erkeklerin/askerlerin yanı sıra, kamusal alanın yeni aktörleri olarak meslek sahibi kadınların hikâyelerini yazıya dökmeleri açısından bir katalizör işlevi görür.(8) Öncesinde özel hayatı, ev içi yaşantıyı odağına alan metinlerin yerini erkek otobiyografileriyle benzer şekilde kamusal eylem üzerinden ilerleyen anlatılara bıraktığı, duyguların kapatıldığı görece nesnel bir üslûbun belirginleştiği gözlenir.(9)

Berlin’de bir defilede “moda kraliçesi” seçilmesi vesilesiyle “Elite” adlı Alman kadın dergisinde yayınlanan fotoğraf - Berlin, 1926
Taha Toros Arşivi Belge No: 001507341006; Daver, 1930

Gençlik yıllarında Rumeli Hisarı’ndaki aile yalısında
Taha Toros Arşivi Belge No: 001561919008


Benzer bir şema geç Osmanlı’dan günümüze otobiyografinin Türkiye’deki gelişimi açısından da geçerlidir. Türün bireyleşme ve sekülerleşme ile kurulan bağlantısı, otobiyografileri modernite olgusuyla doğrudan ilişkili kılar(10) ve Türkiye örneği bir istisna değildir. Türkiye’de de otobiyografi yazımı modernleşmenin bir ürünüdür. II. Meşrutiyet’ten 1960’lara kadar ağırlıklı olarak devlet erkânı ve askerlerin tekelinde olan hatırat türündeki yazınsal üretim, “tarihsel gerçekleri” ortaya koymak amacı güderken, ideolojik-politik mücadelenin sürdürüldüğü bir cephe vasfı taşımıştır.(11) Hikâyelerini yazıya döken kadınlara baktığımızda ise, yeni rejimin kültürel ve siyasal kodlarını içselleştirmiş, eğitimli, seçkin sınıfa mensup bir profil belirginleşir.(12) Batı’da olduğu gibi, çoğunlukla kamusal hayatı merkezine alan bu metinler, Cumhuriyet’in toplumsal cinsiyet rejimine ve normlarına dair sundukları açılımların yanı sıra kadınların kendilerine yüklenen roller karşısındaki tutumlarını, stratejilerini çözümleyebileceğimiz “alternatif” bir tarih okumasına olanaklı kılar.

Doğu-Batı İkileminde Bir "Başarı" Anlatısı

İstanbul’daki eş-dost, akraba nezdinde “sıra dışılığını”, mesleki başarısı ve vatan sevgisi ile “aklamaya” yöneldiği bir alt-metin üzerinden ilerleyen Rebia Tevfik’in otobiyografisi, Cumhuriyet’in ilk kuşak kadınları tarafından yazılan otobiyografilerle benzer şekilde, yeni rejimle/modernleşme projesi ile kurduğu ilişkiyi yansıtır. Ancak, bulunduğu coğrafya itibariyle deneyimlediği toplumsal-siyasal-gündelik pratikler, bu ilişkinin fonunu ve formunu farklılaştırmakta, iki yönlü bir ilişkiyi -okumayı- gündeme getirmektedir: Rebia Tevfik, “Türk” kimliğiyle Batı’yı ve adeta Türkiye dostu Batılı bir seyyah gözüyle “memleketi”ni gözlemleyen-yaşayan arafta bir portredir. Diğer yandan, ilk kuşak kadın otobiyografilerinin çoğun lukla siyasetçi, gazeteci, yazar, akademisyen kadınların hikâyeleri olduğu düşünüldüğünde, elimizdeki metin, farklı mesleki dinamikleri ve farklı sosyal ilişkileri yansıtmaktadır. Gazeteci kimliğinin Rebia Tevfik’in hayat hikâyesini kâğıda dökmesi açısından kolaylaştırıcılığı muhtemel olmakla birlikte, metnin öznesi gazeteci değil, terzi-modacı-girişimci Rebia’dır. Dolayısıyla, otobiyografide kuşağın diğer temsilcilerinin metinlerinde rastladığımız şekliyle siyasi ve entelektüel şahsiyetler görünmez. Rebia’nın devlet erkânı ve tanınmış simalarla kurduğu ilişki büyük ölçüde Berlin ve Paris’te bulunan Türkiyeli hariciyeciler ve ziyaretçiler ile sınırlıdır. Yanı sıra, metinde, diğer otobiyografilerden farklı olarak, mesleğine dair detaylardan ziyade yapılan işin maddi getirisi ve sağladığı statü ön plandadır. Şatafatlı hayatına dair tasvirler belirgindir. Antika eşyalar, kıymetli vazolara yerleştirilmiş çiçekler, gösterişli sofralar, kalabalık davetler ve köpeği Didon’a Père-Lachais’de yaptırdığı anıt mezar “başarı”nın simgesel gösterenleridir.

Rebia Tevfik’in otobiyografisinde iş gücüne katılım öncelikli olarak ekonomik bağımsızlığın bir aracı olarak sunuluyor.(13) Ancak bu, planlı, idealleştirilmiş bir tercihi imlemez; kendi kontrolü dışında gelişen olayların, kaderinin bir sonucu olarak aktarılır: Rebia çalışmaya mecbur bırakılmıştır.(14) Çocukluk yıllarında kıyafetlerini annesinin seçmesine isyan ederek eline aldığı iğnesi-makası ile metinde “farklı” bir çocuk imgesi inşa eden Rebia Tevfik, yıllar sonra yine iğnesi-makası ile karşımıza çıkar. Burada “yetenekli”, “ne istediği bilen” çocuk Rebia ikili bir işlev görmektedir. Bir yandan yazarın mesleğindeki “doğal” yetkinliğinin bir işareti olarak başarısını haklılaştırmakta, kişiselleştirmekte, diğer yandan hikâyenin sürekliliği ve tutarlılığını sağlamaktadır.

Otobiyografide çalışma hayatına atılma kararı bir kriz/isyan anının sonucu olarak resmedilir. Paris’teki şaşalı günlerinden sonra tüm varlığı tükenen Rebia, cebinde yedi frank ile fakat birinci mevkî bir kompartımanda Berlin’e yaptığı tren yolculuğunu ya da krizin çözümüne doğru hamlesini, “eski” ile “yeni” kimliği arasında bir geçiş/köprü olarak tasvir eder:

[M]adem ki beni yere vurmak isteyen kısmet ve talih denen şeye karşı ben de bir silah çekmiştim.

Bu savaştan galip çıkıncaya kadar mücadele edecektim. ...Bugün içinde bulunduğum şu treni, beni hayalden hakikate ulaştıran bir köprü olarak görüyordum. Bu köprünün şimdi arkada bıraktığım kısmı Nejat Nazmiler ile... Parisler ile, lüksler ile, ...hep hayalden doğmuş ve artık hayale gömülüp kalmıştı. ...İhtilâl... benim ruhumda patlamıştı. Bu ihtilâlden, itiyadı, düşünceleri, ruhu ve arzuları değişmiş, ve bütün hayali hislerine hakim olmuş yepyeni bir insan mı doğacaktı?(15)

Bu geçiş bireysel düzeyde Rebia Tevfik’in geçmişi ve bugünü arasındaki kopuşa işaret ettiği kadar, Osmanlı kadını ile Cumhuriyet kadını arasında kurduğu zıtlığın bir ifadesi olarak karşımıza çıkar. “Hayalperest”, “kuru kalabalık” Rebia Osmanlı kadınına atıfla anılırken, “çalış(k)an”, “hür düşünceli” yeni Rebia, icraatla özdeşleştirdiği “Kemalist Türkiye’nin kadını”nı temsil etmektedir. Bu şekilde, Avrupa’daki başarısını -fiilen deneyimlemediği halde- Cumhuriyet rejiminin yarattığı toplumsal-siyasal dönüşüme bağlayan yazar, aynı zamanda Avrupalı kadın karşısındaki üstünlüğünü de vurguladığı bir anlatı kurar: “Çalışma disiplini ile yetişmemiş” bir kadının, “yabancı bir yurtta” iş kurmasının güçlüğüne işaret eder, disiplinli, çevresinden “destek alan” Avrupalı kadın karşısında “Kemalist kadın”a atfettiği irade gücünü okura tasdikletir. (16) Bu şekilde, pazar ilişkileri ve zihniyetine referansla kurduğu Batı imgesi üzerinden “ayrıcalıklı” “ben”ini inşa eden Rebia Tevfik, bunu ben/biz ve öteki arasında kurduğu karşıtlık üzerinden sabitlemektedir: “Öteki” hem Avrupalılaşamamış memleketi hem de Avrupalının kendisidir.

Milli Vazife, Milli Dava - Avrupa'da Bir Mesul "Asker"

Cumhuriyet’in ilk kuşak kadınlarının otobiyografilerinde farklı üslûplar ve temalar eşliğinde takip ettiğimiz “vazifelendirilmiş” kadın imgesi, elimizdeki metnin de ana damarını oluşturur. Bu bağlamda kamusal eylem, mesleki başarı ile birlikte, öncelikli vazife addedilen vatana-topluma hizmet “arzu”su üzerinden kurulmaktadır. İçselleştirilmiş bir “zorunluluğa” işaret eden bu durum, modernist-kurucu seçkinlerin politik tercihleri ile kadınlara yüklenen roller, sorumluluklar ve kurgulanan kadın imgesinin bir çıktısıdır.(17) Denilebilir ki, dönemin diğer kadın otobiyografilerinde Rebia’nın hikâyesi de Kemalist öncüller doğrultusunda şahsiyetini bulma/kurma çabasının izlerini taşır.

Metinde “vazife” doğrudan yeni rejimin ve modern “Türk kadını”nın Avrupa’da temsiline karşılık gelmektedir. Kurtuluş Savaşı’na yapılan göndermeler bu bakımdan dikkate değer. Zira, Avrupa’daki yıllarını Avrupa/Avrupalıya karşı her an teyakkuzda olduğu topyekûn bir savaşmışçasına hikâyeleştiren Rebia Tevfik, metinde sıklıkla başvurduğu “asker”/“mehmetçik” imgesi dolayımıyla kendine biçtiği misyonu somutlaştırır. Paris’te düzenlenen Türk gecesi sonrasındaki ruh halini anlattığı pasaj bu açıdan örnekleyicidir:

...[B]en o gece kendimde orada Kemalist Ankara’yı temsil eden mesul bir asker hissi duydum. ...[B]u ne güzel bir vazife idi, ben bunu yabancı yurtlarda her zaman yapacaktım. ...[T]am bir Mehmetçik gibi... Ve bu gece, göğsünde vatanı kurtarmak için obüs taşıyan bahtiyar Türk kadınlarının arasında olmadığıma derin bir teessür duydum. (18)

Rebia Tevfik’in mesleki başarısının yanı sıra, tüm gündelik eylemlerini, farklı uluslardan müteşekkil bir topluluk ile Türkler arasında kurduğu karşıtlık ve bağıntılı olarak milli sembollere referansla anlattığını görmekteyiz. Denize köpekleriyle girmesi üzerine Almanların tepkisine diktiği bayrakla karşılık verdiği anekdot bu bağlamda dikkate değer: “...[B]ir koca Türk bayrağı diktim. ...uzun bir sırığa geçirerek astım... Baltık denizinin sert rüzgarları bu mağrur bayrağı daima gergin tutuyor ve dalgalandırıyordu... Bütün Türkler bu bayrağı[n] altında toplandılar.”(19) Mehmet Emin Yurdakul’un Tan Sesleri kitabında “Ey iğnem dik! / Giyecekler yetiştir/ Sınırdaki erlere; Hizmet aziz bir iştir” dizelerine eşlik eden “Bayrak diken kadın” görselini/imgesini hafızaya çağıran bu anekdot aslında, Rebia Tevfik’in otobiyografisinin bütününü anlatan, simgesel bir ilişkiye de işaret eder; metin adeta dizelerin gölgesinde ilerler. 

Paris, 1930’lar
Taha Toros Arşivi Belge No: 001561919008


Denilebilir ki, Rebia Tevfik, yalnız Türk ulusuna bağlılığı ile değil, dünyayı bütünüyle uluslar ve ulusal bağlar üzerinden anlamlandırması ve ulusal esasların şekillendirdiği pratikler ve aygıtlara tabiiyetiyle de tam bir homo nationalis(20) figürdür. Bayrak hikâyesiyle benzer şekilde, Fransızlarla ticari ilişki yürütmenin güçlükleri, İngiliz bir ailenin ağırlanacağı davetin hazırlıkları, kermeslerde Türkiye’den getirilen ürünlerin beğenilmesi, İzmir’i pis ve bakımsız bulan bir Fransız’a “hak ettiği” cevabın verilmesi gibi metinde karşılaştığımız pek çok olayın/durumun her biri “milli dava” olarak alınır; Türk ulusunun Avrupa karşısındaki üstünlüğünün ve yazarın kendine biçtiği milli vazifedeki muvaffakiyetinin “delil”leri olarak sunulur. Bu yönüyle anlatı, uzaktaki -belki de hiç yaşanmamış- vatana dair eylemler ve duygular üzerinden somutlanan “uzak mesafe milliyetçiliği”nin(21) izlerini taşır. Bu, metinde önemli bir yer kaplayan milli referanslı hayaller ve rüyalarda(22) da kendini göstermektedir. Rebia’nın bir cami avlusunda karşılaştığı Atatürk’ün peşi sıra memlekete doğru yola çıktığı ve Türkiye’ye dönüşünün erken bir habercisi olarak mistikleştirdiği rüyası gibi. (23) Nitekim kendi kişisel hikâyesi ile Cumhuriyet’in hikâyesini birbirine teğelleyen Rebia Tevfik, bunu sıklıkla Atatürk’e başvurarak gerçekleştiriyor. Deneyimlemediği/tanıklık etmediği kurtuluş-kuruluş sürecini, soyut bir kategori vasfı taşıyan yeni rejimi ve Türk kimliğini, sembolleştirdiği “Atatürk imgesi” üzerinden somutlaştırıyor: İş yaşamındaki tecrübesizliğine rağmen dikkate alınmasını O’nun Türkler konusunda yarattığı ilgiye bağlar, cemiyet hayatında O’ndan bahsederek sosyalleşir, dersini takip ettiği profesörün vizyonunu O’na dair kitaplar hediye ederek değiştirir, hastalandığında geçmiş olsun telgrafı çeker, öldüğünde de etrafındaki tüm Fransızların dikkatini çekecek bir şekilde yasa bürünür. Dönüşü de O’na doğru değilse de O’nun ile birlikte olur.

Kalbin Küllerinden "Ebedi Sevgi"ye - Cinsiyetini Örtmek

Rebia Tevfik’in yukarıda kısaca değindiğimiz milliyetçi anlatı eşliğinde kurduğu ben imgesi “cins kimliğine” mesafeli bir kadınlık nosyonuyla doğrudan örtüşmektedir. Rejimin medeni görüntüsünü yeniden üretecek ve temsil edecek bir kadın profilini merkezine alan uluslaşma-modernleşme projesi, kadınların kamusal alandaki varlığını, cinselliğin bastırıldığı, erkek normlarının içselleştirildiği bir süreç üzerinden tanımlar.(24) Farklı bir ifadeyle, akıl/erkek ile özdeşleştirilen kamusal alanın kadınlar açısından sınırları, kadına/özel alana ait kılınan duygu-beden üzerinde kurulan toplumsal tahakküm ile sabitlenmektedir. Rebia Tevfik otobiyografisi tam da bu tahakkümün izlerini sürebileceğimiz bir metin olarak karşımıza çıkar. Cumhuriyet kadınının paradoksunu doğrudan takip edebileceğimiz anlatı, bir yandan eril normlar/ zihniyet hakimiyetinde ilerlerken, diğer yandan yazarın bununla baş etme stratejilerini görmemizi sağlar.

Akıl ile duygu/beden arasında kurulan cinsiyetçi hiyerarşi, metinde yer alan ben temsilinin tanımlayıcı bir unsurunu oluşturmaktadır. Rebia Tevfik, çalışma kararını hafızasına çağırdığı satırlarda duyguları ile iradesi arasındaki çatışmayı doğrudan okura aktarmakta ve benliğinde aklın kalp karşısındaki gücünü tespitlemektedir:

Çocukluğumdan beri iki şahsiyetin arasında yorgun kaldım... Birisi kalbin şahsiyeti... [kalp] ...tabii ve derin duygularını etrafındakilere sunmaktan zevk alır... Çsok samimi mütevazi oluşu onun cazibesini arttırır. İkincisi dimağın şahsiyeti ve düşüncelerin şahsiyeti... Bu aman dinlemez, çok kuvvetli bir mahluktu. Daima kalbin şahsiyetini tenkit eder... ve ona daima ...akıl hocalığına kalkardı.

Eğer tabiat isteseydi, insanları idare etmek için yalnız kalbin şahsiyetini kâfi görürdü. Halbuki dimağın himayesine girmek istemeyen bir asi kalp yanmış bir kibrit gibi alevi söndükten sonra kül tenekesine atılmaya mahkumdu.(25)

Böylelikle kurduğu “güçlü” kadın imgesi ile anlatısını güvenli bir dil/yol üzerine inşa ederken, yeni rejimin siyasal ve kültürel normları ile örtüşen bir “ben” hikâyesi anlatır. Ancak burada Rebia Tevfik bir strateji devreye sokar, ki bu kanımızca otobiyografinin en can alıcı boyutunu oluşturmaktadır. Bu strateji, metinde Berlin yıllarında hayatına sokup ve Türkiye’ye dönüşünden kısa bir süre önce hastalık neticesinde “öldürdüğü” kurgusal karakter Leylâ üzerinden işletilir. Leylâ, Rebia’nın duygularını, iç benini temsil eder. Metnin bütününü ele aldığımızda, milliyetçi anlatının özel alana referansla desteklenmesini sağlayan Leylâ, kimi zaman da birinci tekil şahıs ağzından anlatamadıklarını dillendirdiği bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda Rebia Tevfik, okurla doğrudan yüzleşmek istemediği durumlarda Leylâ’yı anlatıcı yapar; okur ile bağlantısını keser ve kendini ifade edeceği özgür bir alan kurar.

Berlin ve Paris’te yaşayan Türklerin kutlama toplantıları ve balolarından (2. sıra soldan 3.)
Taha Toros Arşivi Belge No: 001561912008*

Entente Mondiale pour la Femme esnasında -Paris, 1947
Taha Toros Arşivi Belge No: 001561916008


Leylâ, Sorbonne’a devam eden, milliyetçi, Kemalist değerlere bağlı, hayranlık uyandıracak derecede güzel, zarif, “ölçülü” bir genç kadın olarak hikâyeye dahil olur. Okul harçlığını çıkartmak üzere Rebia’nın yanında terziliğe başlayan Leylâ, ilerleyen sayfalarda onun en yakın dostu, aynı evi paylaştığı, birlikte seyahat ettiği, çalışma hayatındaki sağ kolu olarak karşımıza çıkar:

Leylâ ile ben eğer ikiz kardeş olarak doğsaydık, bu kadar ruhen anlaşamazdık. Ne derin görüşlü, her şeyi çabuk kavrayan bir zekası vardı. Öyle güzel, öyle temiz dikiş dikiyordu ki... Ruhu bir çocuk gibi hafif ve neşeli olmasına rağmen ne kadar sabırlı ve mütehammil görünüyordu...[B]ütün kalbiyle konuştuğu zaman mutlak karşısındakini büyüleyecek kadar bir kuvvete sahipti. İnce uzun boyu ve... sadeliği ile hakiki zarafet ve kibarlığı var... Bütün gururunu halis Türk olmakta buluyordu. Ve Türklüğün hakiki ahlâklarına sahip olmakta...(26) Leylâ’ya yüklediği “kadınlık vasıfları” ile “cins kimliği”ni yeniden kuran Rebia Tevfik, “güçlü” kadın imgesini temkinli bir şekilde yumuşatmaktadır. Leylâ’nın sakinliği, çocuksuluğu ile kendini tasvir ettiği “asabi” ruh halini okur gözünde telâfi etmeye çalışırken ya da iç dünyasının kapılarını aralarken çevresinde ne denli beğenildiğini ve takdir edildiğini anlatmak/anlatabilmek için de Leylâ’yı devreye sokar. Burada, Leylâ çoğunlukla hem “kadınsı fiziği” üzerinden hem de mesleğindeki başarısı ile ilintili olarak betimlenir. Yazar, çocukluğunu çağırdığı satırlarla benzer şekilde başarısını doğallaştırmaktadır. Örneğin Leylâ’nın ellerinin güzelliğini/becerisini anlattığı satırlardaki gibi:

Leylâ oturup kalktıkça ressam hiç gözlerini ondan ayıramıyordu...

Aziz Madam beni affedin, dedi. Elinizin çizgisini yapmama müsaade eder misiniz?.. Ellerinizin konuşmasından ve zekasından o kadar bahsettiler ki eğer sizi sıkmazsam alçıdan kalıbını almak istiyorum.(27)

Diğer yandan, metinde Leylâ’ya yüklenen kritik bir işlev Rebia Tevfik’in aşk hayatını/duygularını dillendirmesi açısından açtığı alanda somutlanır. Leylâ’nın tarihinden bir kesit olarak ve onun ağzından aktarılan aşk hikâyesi, kamusal kimliğiyle bağıntılı olarak kurduğu milliyetçi anlatıyı özel hayatı üzerinden sağlamlaştıran bir alt-anlatıya tekabül eder. Otobiyografinin ilk sayfalarında, kocasıyla ayrılma aşamasındayken Büyükada’da geçirdiği günlerden bahseden Rebia Tevfik, adada Alman bir yüzbaşıya aşık olduğunu kendini örterek metnin ilerleyen bölümlerinde Leylâ üzerinden aktarır. Yıllar sonra, yüzbaşıyla Berlin’de karşılaşmalarını takip eden sayfalara yerleştirdiği bu hikâye ile geçmişe doğru bir anlatı kuran Rebia Tevfik, böylece “eski” Rebia ve “yeni” Rebia arasındaki sınırı da -bu kez “ebedi olmayan sevgiden” “hakiki sevgi”ye doğru ilerleyen bir hat ile- bir kez daha belirginleştirir.(28) Bu, dönem romanında da sıklıkla karşılaştığımız gibi aşk acısından, doygunluğa/olgunlaşmaya doğru ilerleyen içsel bir yolculuğa işaret etmektedir.

“Ölmez hatıralardan 9 Eylül İzmir’in kurtuluş bayramında pek samimi ve milli bir heyecanla davetimize koşan milliyetperverlerden ve azimkâr hemşiremiz Rabia Tevfik Hanım efendiye Paris hatırası
Paris Türk Yurdu namına ? yüzbaşı Sıdkı Şükrü” – 1924
Taha Toros Arşivi Belge No: 001562040008*


Berlin ve Paris’te yaşayan Türklerin kutlama toplantıları ve balolarından (2. sıra soldan 3.)
Taha Toros Arşivi Belge No: 001562040008*


Temel metinde “Avrupa’da çalışıp başaran ilk Türk kadını” kimliğiyle bir başarı anlatısı kuran Rebia Tevfik, alt-anlatısıyla bir yandan okurun hafızasında yer etmek istediği bu imgeyi güçlendirmekte, diğer yandan ise hikâyenin bütünlüğünü sağlamaktadır. Metnin farklı kesitlerinde duygu karşısında aklın zaferini ilan ederken, Leylâ’nın kurgusallığını itiraf ettiği otobiyografisinin son satırları ile bu zaferi tescilleyecektir - ölümsüzleştirmek istediği Rebia’yı yaratırken, “öldürdüğü” Leylâ’nın yerine benliğini bütünleyen “vatan sevgisi”ni yerleştirerek:

...Evet, trenin uğultuları arasından gelen bu ses, Leylâ’nın sesi idi. ‘Beni sen öldürdün.’ diye bağırıyordu. Ve yavaş yavaş karşımda bir şekil olarak beliriyordu.”

-Leylâcığım, sana bir fenalık yapmak istemedim. -Daha ne yapacaktın? ...herkes gibi yaşamak haklarını benden aldın... Beni yalnızlığın zehirli sessizliğine gömdün. Sen beni hiç kimseye benzemeyen inadın için, gururun için öldürdün.

Bana taktığın adı da sana bırakıyorum, diyor, üze rinde “Leylâ” yazılı kâğıdı buruşturarak başıma atıyordu.

-Affet... affet beni!... diye yalvarıyordum.

Yaşayan irademin şahsiyeti, ölen kalbimin şahsiyetine matem tutarken, tren yeni bir köprüden daha geçiyordu...

Orası benimdi. Gülleri ile, dikenleri ile ve her şeyiyle benimdi. Kanımı onlardan ayıran yasak, hiçbir zerre yoktu...

Askerim, toprağım, tanrım!...

Sen vatan!... Ey benim ebedî rakipsiz sevgilim!...(29)

Fotoğrafın arkasında Rebia evfik’in el yazısıyla şu not düşülmüş: “Kore’den gelen iki kahraman Türk askeri şerefine Paris Türk Büyükelçiliğinde verilen ziyafette kahramanların karşılanışı. Gönüllü kadın asker Rebia T. Başokçu çok kıymetli büyükelçimiz Numan Menemencioğlu ile şanslı Koca Türk Naci Altuner arasında...” – 1951
Taha Toros Arşivi, Belge No: 001561689008

Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Bir Portre: Rebia Tevfik Başokçu

Toplumsal Tarih'in 333. sayısından Cumhuriyet'in ilk kuşak kadın anlatılarının kaybolmuş bir örneği

10 Mar 2023

Bir Portre: Rebia Tevfik Başokçu

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR