Sağlıksız Gizli Hazlar

Ivır zıvıra doymayanlar...
Sağlıksız Gizli Hazlar

İtiraf edelim, şu an vegan bile olsanız hepimizin geçmişi cheetos paketleriyle dolu. Türkiye'de 90'larda çocuk olmak demek, taso oynamayı, cipslerden çıkan stickerları oraya buraya yapıştırmayı ve bakkalların önünde kedi gibi dolanıp, küçük hesaplar yapmayı gerektiriyordu. Ben de çok şükür böyle bir çocukluk geçirdim. Yılın bu son sayısında, içimizi ruhsal hallerimizle kıymamak adına biraz eğlenelim diye düşündüm ve sizinle geçmişte benim tercihim olan sağlıksız gizli hazlarımı paylaşmak istedim.

Öncelikle şunu söyleyeyeyim, bugün bu bahsedeceklerimden asla ağzıma koymam dediklerim var, ama bazen de kendimi o eski gizli zevkin akışına bırakıveriyorum. Genel olarak sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Vegan ya da vejeteryan değilim, et ve balık yemeyi seviyorum, mümkün olduğunca dengeli ve abartmadan yemeyi tercih ediyorum. Süt içmiyorum. Çok gerekiyorsa badem veya hindistan cevizi sütünü (Sevgilim ısrarla bunların süt değil su olduğunu söylüyor. Geçenlerde Oxford sözlüğünde, bitki ve ağaçlardan elde edilen beyaz suyun da süt olarak tanımlandığıın bulup gösterdim de, rahatladık.) kullanıyorum. Diğer süt ürünleriyle aram iyi, yoğurt midemin en iyi dostlarından. Ivır zıvır yemek istediğim zaman, olabilecek en sağlıklısı neyse onu tercih etmeye çalışıyorum, paketli olmasın istiyorum, kendim bir şeyler uydurmaya gayret ediyorum, olmuyorsa da bir şeyler alıp yiyorum. Neticede hepimiz bir yerlerde aldatmacalar yapıyoruz. Sonrasında midemi mutlu edecek şekilde hareket ediyorum. 

Hep böyle miydim? Asla. Kendimin hatırlamadığı ama bebekliğime dair anlatılan, en inanamadığım anılarda emziği reçele batırıp yeme hikayelerim var. Halbuki hiç de tatlıcı bir insan değilim ama işte, hayat o sıralar öyle akıyormuş. Sonrasında okul hayatım başladığında okul sezonunda yediklerim ağırlıklı ev halkı ve okul yönetimi tarafından tayin edildiği için, çok da fazla ıvır zıvıra yönelme durumum olamıyordu. Ta ki yaz mevsimi gelene kadar. Yazın yazlıkçılık kuralları gereği, gün batana kadar dışarlarda dolanan küçük çeteler, her türlü ıvır zıvırı keşfederler. Benim de hikayeler burada başladı sanırım. Öncelikli iki besin gıdam, peynirli tombi (evet o ayak kokulu olan) ve baharatlı Panço (sonrasında Doritos'a evrildi) idi. Bunları versinler bana, ne kahvaltı, ne akşam yemeği arardım. Çatır çutur bütün gün kemirir dururdum. Bir süre sonra yazlıktaki bir iki arkadaşla kendi aramızda bir sır oluşturmuştuk, ama ne sır! Farketmiştik ki, bu iki cipsi yedikten sonra, parmakları yalamak da ayrı bir zevk. Sanıyoruz ki, kimse bu zevki fark etmemiş. Kendi aramızda bu sırrı bir yaz boyu devam ettirip, cipsleri götürdüğümüz yetmiyormus gibi, tüm geri kalan tuzunu, baharatını, kısacası bütün zararlı kısımlarını da bir güzel yalayıp yuttum. Cips sevdam üniversitenin sonlarına kadar devam etti diyebilirim. Pişman değilim. Şu an canım çok çektiğinde sade Pringles ile yetinmeye çalışıyorum ara sıra. 

Sonraki gizli haz hatıram orta okul yıllarıma dayanıyor. Calve çabuk çorba! Aman tanrım, çorba sevdam bir yana, reklamlarından o kadar etkilenmişim ki, ne zaman o çorbayı bardağa koysam, üzerime kalın, kolları uzun bir kazak giyip, kolların ucunu ellerimin ortasına kadar çekip kupayı kavrayarak "hüüüp" yapasım geliyor. Kıtırlı domates ve mantar favorimdi. Ders çalışırken, film izlerken, sürekli bir çorba içme hali. Sonradan aklım ermeye başlayıp da, o çorbaların içindeki tuz miktarları ve içerik karmaşasını görünce bayılacak gibi olmuştum. Bir ömrüme yetecek kadar tuz depomu doldurmuş olmalıyım o zamanlarda. Yaş biraz ilerleyip, elim kaşık tutmaya başlayınca, hazır Knorr çorbaları pişirmeye geçiş yaptım. Onların da sağlıksızlığın kitabını yazdığını anlamam da yıllarımı aldı. Neyseki son yıllarda farklı farklı çorbaları yapmayı öğrendim de, marketlerin çorba reyonlarını pas geçer hale geldim. Zira artık çorba benim için bir hayat tarzı ve yaz/kış vazgeçemediğim bir yiyecek. O yüzden bir çorba makinesi de edindim, en azından bir çok değişik tarifi kolayca denememi sağlıyor. 

Lise yıllarıma doğru geldiğimdeyse, hormonlar ve hayat ve beni gizli sağlıksız, tatlı lezzetlere doğru itti. Canı çok sık tatlı çekmeyen biri olarak kendimi Milka batağında buldum. Milkinis ve beyaz milka! Çikolatanın esamesinin olmadığı, sadece adı çikolata olan, küçük eflatun düşmanlar. Çantama atıp çıkmaca. Milkinis'in o minik paketlerini açıp yeme hızım sanırım toplamda 3-4 dakika olabilirdi. Beyaz milkayı ise en sevdiğim yeme şekli, o sırada okuduğum kitapla birlikte yatağa doğru gömülüp, beyaz çikolata parçacıklarını kıt kıt kıt koparıp sonuna kadar bitirmekti. Bu minik tatlıcıklarla da ilişkim, içindeki süt tozlarının tadını her nasıl olduysa detaylı bir şekilde almaya başlayınca sona erdi. 

Ve geliyorum, hem ilkokul sonunda, hem de lise sonunda dershane sıraları vazgeçilmezim olan küçük, sinsi lezzetlere. Çubuk kraker, balık kraker veee badem kraker! Sondan başa doğru artan bir hazla çıldırdığım bu lezzetler, gerek tuzun, gerekse içindeki diğer maddelerin verdiği mutlulukla, kıtırtılarının tatminiyle, "minik atıştırmalıklar" adı altındaki sevimlilikleriyle çok uzun süre vazgeçilmezimdi. Onlarla da vedalaşmam, ancak üniversite sonrası olabildi. Geçenlerde çok acelem olan bir vakit hızlıca ağzıma atacak bir şey alayım diye yolumun üzerindeki bir A101'e girdim ve balık kraker görünce dayanamayıp aldım. Almaz olaydım. Mısırlısını yapmışlar, iyice küçültmüşler. "Şimdi daha minik" gibi bir slogan koyduklarından mısırlı olduğunu da fark etmeden alıp büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Resmen aklımdaki o efsane tadını aldı götürdü, sağlık olsun. 

Üniversite hayatım ise bu gibi paket ıvır zıvırlardan çok, sağlıksız kızartmalara düşkünlüğümle geçti. Kentucky tavuğu, her türlü patates kızartması, peynir kroket, patates kroket, zart kroket, zurt kroket. Ne yapalım gidiyoruz Nevizade'ye, gidiyoruz Küçük Beyoğlu'na, gidiyoruz Asmalımescit'e (özellikle yazıyorum ki, bizim nesil biraz iç çeksin diye), içiyoruz biramızı, yanında da mutlaka bir şey istiyor insan. Kuruyemiş ile yetinecek değilim. Yedim yağları, yedim yağları. Çok şükür vücut beni seviyormuş. Şimdi ben de onu seviyorum. 

Son olarak, halen ara sıra hayatıma aldığım iki sağlıksız haz, yumiyum ve jelibonlar. Hele birileri, jelibonların koşu öncesi iyi geldiğini, karbonhidrata döndüğünü söyledikten sonra (bu bilginin doğruluğuyla asla ilgilenmiyorum, koşulsuz kabul ettim), her yarıştan önce güzelce AVM'lerdeki jelibon stantlarına gidip, elime o plastik eldiveni takıyor ve ekşililer başta olmak üzere kutumu dolduruyorum. Yumiyum da dünyadaki en anlamsız, ama en keyifli kemirmecelerden biri değil mi sizce de?

Eminim ki aklıma gelmeyen başka hazlarım da vardır. Şu anki bilinç seviyeme gelmemde, bedenime iyi bakmayı istememde, tabii ki fiziksel egzersizlerimin, yoga felsefesinin, hayata sağlıklı bir şekilde devam etme isteğimin katkısı büyük. Ama damağıma değmiş bu sağlıksız hatıraları anmak da çok iyi geldi. Haz her zaman en doğru, en güzel olandan gelmiyor. Deneyim herkes için biricik. Deneyimin boyutu her zaman çok değişken. Her ne varsa geçmişimizde, ona tutunmayalım ama, kendini hatırlatmak istediğinde hatırlayalım. Analım, her ne olursa olsun. Çünkü biricik kendimiz deneyimledi tüm hayatımızı. Yeni yılda, yeni tatlar, yeni deneyimler girsin hayatımıza. Sağlıkla kalın, siz de sağlıksız gizli hazlarınızı bir yazın bakalım neler neler çıkacak! 



Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

İçimdeki Dünyaİçimdeki Dünya

BÜLTEN SAYISI

ARALIK ' 3

Ah Ne Günler Yaşanacak Doya Doya...

29 Ara 2021

ARALIK ' 3

YAZARLAR

İçimdeki Dünya

İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR