
Seni tanımakla başlayalım. Eda Güney kimdir?
Merhaba, ben İstanbul’da yaşayan bir Ankaralıyım. Mülkiye İşletme mezunuyum. 15 yıl boyunca kurumsal hayatta Türkiye’nin önemli markalarını, tarihi ve kültürel miras değerlerini tanıtan çeşitli projelerde çalıştım. Bundan iki yıl önce kurumsal hayattan çıkıp asıl tutkum olan tenisin peşinden gitmeye karar verdim. Tenis dünyası içinde kendime bir alan yaratmak ve sesimi duyurmak istemiştim. Şimdi buradayım.
Eda’nın tenis tutkusu ne zaman, nasıl başladı? Kim ilham oldu? Eda tenis oynuyor mu?
Tenisle tanışmam babamın yönlendirmesiyle oldu. 10-11 yaşlarındaydım, özellikle pazar günleri babam, ablam ve ben televizyon karşısına geçip beraber tenis izlerdik. Başlarda tenisi çok sıkıcı bulduğumu ve bunu neden izliyoruz diye düşündüğümü hatırlıyorum ama hem beraber vakit geçirmek çok güzeldi hem de babam bize tenis izleme alışkanlığı kazandırıncaya kadar buna devam etti. Birkaç yıl sonra babam vefat etti ama biz ablamla tenis izlemeyi sürdürdük. Tenis sevgim ve ilgim yıllar içinde artarak devam etti. Dolayısıyla maçları izlemek ve yorumlamak 30 yıldır devam eden bir tutkum, açıkçası oynamak ilgimi hiç çekmedi, ben hep izlemeyi sevdim diyebilirim.
Adı oldukça açık ama bir de senden duyalım, EdaTalksTennis ne anlatıyor? Kime hitap ediyor? Haber ya da analizlerin yanı sıra sporcu hikâyelerine de yer verildiğini gördük. Sence bir sporla kurulan bağda ve spor medyasında hikâyelerin nasıl bir yeri var?
Tenis çok heyecanlı bir spor dalı, fiziksel ve teknik beceri gerektiren yönleriyle oyun zaten çok keyifli. Ancak bu sporu daha keyifli yapan ve seyirciyle bağ kurduran bana göre oyuncunun hikâyesi. Tenisçinin yetenekleri, mental gücü ve fiziksel dayanıklılığı kadar onu oyunda tutan savaşçılığı, kendine inancı, iradesi ve inatçılığı gibi içsel süreçlerine maçları izlerken tanık oluyoruz. Tenis bireysel bir spor olduğu için oyuncuyla izleyici arasında kolaylıkla bir bağ kurulabiliyor. Benim @edatalkstennis adıyla yaptığım tüm yayınlarda asıl amacım maç ya da performans analizleri yaparken bu içsel süreçlere de dokunmak, aynı zamanda her başarı ya da başarısızlığın ardındaki sebeplere de bakmak. Yayınlarımda her sporcu için pozitif bir dil ve saygılı bir üslupla oyuncuların performanslarını ya da açıklamalarını değerlendirmeyi çok önemli buluyorum. Tenis sadece kazanılan kupalardan ibaret değil, başarı ölçütü de sadece kazanılan kupa sayısı değil. Hedefe giden yolda yapılan yolculuklar da çok önemli, tenisi daha geniş bir bakış açısından değerlendiren, kupaların ya da hüsranların arkasındaki hikâyeleri de içeren tenis yazıları okumak, tenis yorumları dinlemek ve izlemek isteyen herkese hitap ediyorum. Eğer bir izleyici, bir oyuncunun yolculuğuna yakından bakabilir, onu spor medyasında yazılan objektif yazılarda tanıma şansını bulabilirse kesinlikle onun maçını izleme ihtimali ve dolayısıyla tenise olan ilgisi artacaktır diye düşünüyorum. Bu açıdan spor medyasının çok önemli bir konumu var. Ek olarak, kadın tenisçiler başta olmak üzere sporcuları tanımlarken başarıları ve başarısızlıkları değerlendirirken spor medyasında kullanılan dilin ve üslubun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece ülkemizde değil dünyada da bu şekilde. Televizyonda ve spor medyasında yapılan yorumlar, yazılan yazılar aslında uzun dönemli seyirci yaklaşımını belirlemede önemli bir etken.
Peki, tenis geleneksel medyada kendine ne kadar yer buluyor? Podcast, YouTube ya da e-bülten gibi araçlar tenis medyasının geleceği için ne vadediyor? Diğer yandan, Türkiye’de tenisi takip eden topluluğa dair nasıl gözlemlerin var?
Grand Slam'lerin televizyonda yayınlanmasını çok önemli buluyorum. Türkiye’de tenisin yaygın olarak izlendiğini görüyorum, eskiden benim ailemle izlediğim gibi majörler ya da büyük turnuvalar (Masters 1000 & WTA 1000) televizyonda şifresiz kanallarda yayınlansa kesinlikle tenise olan ilgide artış olur. Pek çok kişi erişimi olmadığı için maçları kaçırıyor. Bu yayınlar dışında basında çıkan tenis yazıları genelde birbirine çok benzeyen haberlerden oluşuyor. Bunlar da ancak Grand Slam'ler gibi çok büyük turnuvalarda kısa kısa haberler şeklinde kendine yer buluyor. Dolayısıyla dijital medya ve yeni araçlar, tenisi daha geniş kitlelere ulaştırmak için bence çok önemli. Örnek verirsem benim 10 yıldır tenis blog'um olmasına rağmen YouTube, Twitter ve podcast kanallarına girişimle daha çok tenis severe eriştim. Bu çift yönlü bir etki. Hem onlar bana ulaştı hem ben onlara ulaştım. Karşılıklı bir etkileşimimiz var ve bu çok değerli. Öte yandan e-bülten, YouTube, podcast ya da tüm dijital medya ve araçları kesinlikle geleneksel mecralardan daha fazla seçenek ve içeriğin bulunduğu platformlar. Ancak bu mecralarda da kaliteli ve dolu bir içerik ile saygılı bir dil ve üslubun kullanılması da gözden kaçırılmamalı diye düşünüyorum. Türkiye’de tenisi sosyal medyadan takip edip yukarıda bahsettiğim gibi maçlara erişimde sıkıntı yaşayan bir kesim var. Bunun dışında maçları kaçırmayan ve uzun süredir tenis izleyen büyük bir izleyici kitlesi de mevcut. Her iki grupta ortak bir nokta var; o da bir kısım izleyicinin tenisi takım tutar gibi bir oyuncunun taraftarı olma üzerinden takip ediyor ve değerlendiriyor oluşu. Ancak bu sadece bizim ülkemize özgü bir durum değil, dünyada da böyle diyebilirim.
Çağrışımları seviyoruz. Üç maddeye, üç kısa çağrışım yanıtı bekliyoruz:
Mülkiye: Gençliğim, Ankara, değerli hocalarım.
Teniste “o an”: Roger Federer’in 20. Grand Slam’ini kazandığı 2018 Avustralya Açık şampiyonluk puanı. Son birkaç oyunu heyecandan ayakta izliyordum, Federer’in şampiyonluk anında evde çığlıklar atarak zıplamıştım.
Naomi Osaka: Cesur, lider, şampiyon.
EdaTalksTennis'e buradan kayıt olabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Editörün Seçkisi
Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.
İLGİLİ OKUMALAR



