Seyahat Eden Filmler ve Şarap Eşleşmeleri

Seyahat Eden Filmler ve Şarap Eşleşmeleri

Malum, seyahat bu dönem pek zorlaştı. O zaman hayallerde seyahat ederiz diyorum ve bu hafta seni dünyanın bir ucundan diğerine ışınlatacak bir duyusal deneyim rotası ile karşılıyorum. Seyahat eden filmler, farklı şehirlerden kareler ve kadehimizde tam da bu yolculuk ile eşleşen bir şarap. “Film ile şarap mı eşleşir?” deme, lütfen. Amacımız çoklu deneyim, ama daha da önemlisi keyif. Biraz da eğlenirken öğrenmek. Günlük hayatta keyif aldığın aktiviteler, ilgi alanları; bazen bir obje, bazen de bir etkinlik ile bağlantılı bilgiler çok akılda kalıyor. Pek de keyifli oluyor. Mesela Toscana’da geçen bir filmi izlerken Chianti içtiğinde o Chianti’yi kolay kolay unutmazsın, emin ol. İşte tam da bu yüzden bu hafta film konuşuyoruz, şarap eşleştiriyoruz. İzlerken seni tam da orada hissettirecek şaraplar ile gelsin seyahat filmleri!

The Talented Mr. Ripley

1950’ler, New York’tan Napoli civarlarına yolculuk. Güney Italya sahillerini iliklerine kadar hissediyorsun. Yukarıda güneş, aşağıda mavi; masalarda renkli tabaklar, kadehlerde şaraplar. Zaman ve mekan duygusunu böylesine hissettiğim az film var; bir diğeri de yazının ilerleyen satırlarında zaten. Marge (Gwyneth Paltrow) ve Dickie’nin (Jude Law) oradaki hayatını görüp Güney Italya kıyılarına ışınlanmak istememek imkansız. Masal gibi bir lokasyon fakat yüksek doz gerilim var, aman dikkat. Kötülüğün her zaman bir yerlerde olduğunu, ve hemen her an ortaya çıkabileceğini gösteriyor bu film. Bir katilin peşinde, o masal gibi hayatın içinden geçerek karmaşık bir dizi cinayet içinde buluyorsun kendini. Mr. Ripley’i (Matt Damon) anlamak pek de o tatlı Güney Italya sahillerinde dolaşmak gibi değil anlayacağın. Ama gördük bir kere o sahilleri, aldık uzaktan da olsa havasını; oraya uygun şarap açmamak olmaz! Şarap seçiminde de bir o kadar güneye inelim derim. Puglia bölgesinden Primitivo yani Zinfandel eşleştiriyorum bu filme! “Ben nerden bulacağım burada Primitivo’yu!?” dediğini duyuyorum. Aç bir Zinfandel, lokal örnekleri de mevcut.

1 cümle ile Primitivo (Zinfandel): Güçlü, biraz reçelsi, çok meyveli; hafif baharatlı, inceden de fıçılı.


Call Me by Your Name

1980’ler, mevsimlerden yaz, yolculuk Kuzey Italya, Lombardy’e. Bu film 1983 yazında; zaman zaman 17.yüzyıldan kalma bir evde (Villa Albergoni), zaman zaman da bu bölgedeki muhteşem doğayı ve mimariyi görebileceğiniz farklı lokasyonlarda geçiyor. Film Elio (Timothée Chalemet) ve Elio’nun babasının yanına araştırma yapmak için gelen öğrencisi Amerikalı Oliver (Armie Hammer) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Zaman ve mekan duygusunu The Talented Mr. Ripley gibi iliklerine kadar hissettiğin bir film. Call Me by Your Name de bir de müzikler var tabi, belirtmeden geçemeyeceğim. Bu filmin soundtrackini aç, hoooop Kuzey Italya’dasın! Dönem müzikleri o kadar iyi seçilmiş ki. Gözlerin de kulakların da seni uzaktan bu yolculuğun içine çekiyor. Burun ve damağı boş bırakmaz olmaz. Çoklu duyusal deneyimi seviyor, ve hemen bir şarap eşleştiriyoruz. Filmin bir bölümünde Garda gölüne gidiyorlar. Şarap seçiminde aklıma Valpolicella düşüyor.

1 cümle ile Valpolicella: İçine Corvina üzümü girmiş, biraz kiraz, çok olgun erik; hafif çikolata, ince ince karabiberce.



The Grand Budapest Hotel

1920’ler, Wes Anderson’ın pastel renkleri, ve Doğu Avrupa’ya yolculuk. Doğu Avrupa’da, (hayali olan) Zubrowka Cumhuriyetinde, Büyük Budapeşte Oteli’ndeyiz! Film Mösyö Gustav (Ralph Fiennes) ve otelin konsiyerji Zero’nun (Tony Revolori) hikayesi etrafında dönüyor. Mösyö Gustav’ın dünyası üzerinden aslında minik bir Doğu Avrupa tarihi kesiti görüyoruz. Yönetmen Wes Anderson olunca, simetri dediğini duyar gibiyim. Evet, bu filmde de simetri simetri simetri. Pastel renkler, muhteşem kostümler. Büyüleyici, bir o kadar da karmaşık bir dünya. Yine masalsı bir rüzgar esiyor sağdan soldan, oh mis. Oyuncuların hangi birinin adını yazsam ki? Ralph Fiennes, Adrien Brody, F.Murray Abraham, Tilda Swinton, Willem Dafoe, Tony Revolori ve Saoirse Ronan. Ve filmde Bill Murray’i de göreceksin, güzel haber! Moonrise Kingdom (2012), The Darjeeling Limited (2007), The Royal Tenenbaums (2001), Isle of Dogs (2018) ve The French Dispatch (2020) gibi Wes Anderson filmlerinde de kendisini görmüş, pek sevmiştik. Bu görsel şölenin yanında kadehimizde ne olsun? Kadehler de Doğu Avrupa’dan dolsun, Macar şarabı açalım. Egri Bikavér (kırmızı) ve Egri Csillag (beyaz) birer örnek. Tokaji’yi anmadan geçemeyeceğim ama onu seninle başka bir yazıda uzuuuun uzun konuşmak isterim. “Nereden bulacağım?” dersen ülkemizde Macar şarap örnekleri mevcut.

1 cümle ile Egri Bikavér: Damak kurutan tanen, bol baharat; biraz kırmızı, biraz siyah.



Vicky Cristina Barcelona

Woody Allen ile birlikteyiz ve Barcelona’ya gidiyoruz! Woody Allen filmlerinde, filmin geçtiği şehre gitmemiş olsan bile gitmiş gibi hissedersin. Sokaklarda yürür, şehrin bütün renklerini görürsün. O yüzden bu film yolculuk hayalimiz için muhteşem bir seçim olacak. Barcelona sokaklarında dolanacaksın, baştan söylüyorum. Ekranda Javier Bardem, Scarlett Johansson, Rebecca Hall ve Penelope Cruz. Oyuncular da filmin konusu da “Aşk aşk aşk!” diyor. Aşkın ne olduğunu analiz ediyor sanki film. Bu filmde müzikleri es geçemeyeceğim. İspanyolca tınıların oraya ışınlanmamızda etkisi büyük. Bu filme romatik desem olmaz, dram desem olmaz, komedi desem hiç olmaz. Barcelona’daysak şarabımız da oralardan gelsin. Köpüklülerin krallarından Cava. Kendileri Ispanya’da geleneksel metod ile üretilen köpüklü şarabı olur.

1 cümle ile Cava: Köpükten zengin, geleneksel; biraz elma, biraz ayva, az biraz da papatya.



Two for the Road

Yolculuk Güney Fransa’ya! Konumuz ilişkiler, ve aşkın evreleri. Joanna (Audrey Hepburn) ve Mark (Albert Finney) Güney Fransa’da yol alırken, ilişkilerinde de bir yolculuğa çıkıyor sanki. Yükselip alçalan duygular, anılar ve biraz karmaşa. İyi günler, kötü günler; sarıp sarmalamalar, kavgalar. Onlar sanki ilişkilerindeki her yılı kilometre kilometre yaşıyorlar, sen de sanki onlarla zaman ve mekanda yolculuk ediyorsun. Tahmin edersin ki Audrey Hepburn göz kamaştırıyor; sorgu sualsiz. Güney Fransa’da Joanna ve Mark ile dolaşırken kadehte bir Fransız şarabı olmazsa olmaz. Güney’e inmişken 1 kadeh Provence pembe şarabı alalım diyorum, ve bu filme Provence rozesi eşleştiriyorum.

1 cümle ile Provence Rosé: Yaz gibi şarap, pek romantik; biraz gül, biraz çilek, bol bol kavun.



Lost in Translation

+1’imiz Tokyo! Yalnız bir Tokyo. Filmin adı, filmi özetliyor aslında. Bir dilden başka bir dile çeviri yaparken, bir kelimenin diğer dilde bir karşılığı olmadığında anlamını kaybetmesi, kaybolması durumu. Sınırlı iletişim. Ve yalnızlık var filmde. Scarlett Johansson ve yine Bill Murray’in yalnızlıkları; muhteşem oyunculukları. Bill Murray’e kocaman bir kalp buradan. 

+1’imizin içkisi şarap değil, sake. “Sake sake geldim, içe içe gideceğim. Sakura'ların altında keyfi çıkarılacak fermante içki sake'ye giriş.” diye başlayarak sakeyi anlatmış Apéro burada, seni oraya alalım.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

VeraisonVeraison

BÜLTEN SAYISI

🍷Seyahat Eden Şaraplar

Gözünde tüten rotalar, hayal eden bir şarap.

03 Şub 2022

YAZARLAR

Veraison

Kadehindeki şarabı keşfederken, sonraki yudumu hayal eden bir şarap yayını. Şarabın sadece beyaz örtülü masalarda içilmediğine inanıyor, her sofrada yer arıyor. Her hafta duyusal deneyim rotaları çizmek için e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR