Sosyal medyanın merkezine seyahat: Hayrettin ile Kaos Show

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Almanya’nın Hamburg kentinde yaşayan Profesör Otto Lidenbrock, bir gün 16. yüzyıldan kalma eski bir İskandinav elyazması bulur. Elyazmasında şifreli bir mesaj gizlidir. Yeğeni Axel ile birlikte bu şifreyi çözerler. Çözülen şifre, arzın ya da bildiğimiz adıyla dünyanın merkezine inen bir yol olduğunu açık eder.
Kahramanlarımız, İzlanda’daki Snæfellsjökull yanardağının kraterinden başlayan dikey bir tünelden aşağı, yani dünyanın merkezine doğru inmeye başlarlar. Yol boyunca tarih öncesi canlıların önce izlerine, sonra kendilerine rastlarlar. İhtiyozor ve Plesiyozor gibi tarih öncesi dev deniz yaratıklarından sonra devasa bitkiler, dev hayvanlar ve dev insanlarla yüzleşeceklerdir.
Utanma duygumuz için sınır ötesi bir seyahat
Çocukluğu Jules Verne kitaplarıyla geçenler yukarıdaki özetin daha başlarında, 1864 tarihli Arzın Merkezine Seyahat romanından bahsettiğimi anlamıştır.
Verne, Türkiye’de belki birkaç kuşak için hayal gücünün sınırlarını zorlamak demekti. Bugün 40’lı yaşlarımın ortasındaysa, Youtube algoritmasının bir şekilde önüme getirdiği "Hayrettin ile Kaos Show" programı ile birlikte benim için yeni sayılacak bir seyahat başladı.
Hayrettin, Verne’den farklı olarak utanma duygumun sınırlarının ötesinde gezdiriyordu. Bu öyle bir seyahatti ki bugüne kadar sosyal medyanın sadece yüzeyinde dolaştığımı hissettirdi. Merkezinde bunlar varsa biz neresindeydik bu alemin?
Tarih öncesi bir canlı gibi hissetmek
Bu program vasıtasıyla önüme gelen insanlar, benim için Jules Verne’nin kurgu dünyasındaki tarih öncesi canlılar kadar şaşırtıcı. Fakat bu örnekte kendimi tarih öncesi canlı gibi hisseden benim. Çünkü bir iletişimci ve bir yazar olarak, kimilerinden hiç hoşlanmasam da popüler kültür alanında olup biten her şeyi bilmem gerekir. Bu programdaki bazı karakterleriyse ilk kez görüyorum. Bu insanlara ve burada dönen muhabbete tarih öncesinde kalmış kadar yabancıyım.
Buna rağmen, bağlamına bu kadar hâkim olmadığım bir şeyi izlemekten kendimi alamıyorum. Bir yandan başkası adına utanma duygusu, bir yandan kendini izlemekten alamamanın ve yer yer gülüp eğlenmenin verdiği suçluluk… Böylece bu program, benim için procrastination'ın (gerçek bir işi ertelemek için gereksiz başka şeyler yapmak) yeni adı oldu. Örneğin, yazı yazmam gerekirken, bölüm bölüm "Kaos Show" izleyip teslim saatinin sınırlarını zorlamaya başladım. Paradoksal olarak bu yazıyı yazarak da bunu aşmaya çalışıyorum.
Hayrettin’in aklı temsil ettiği bir format
Daha önce kamera şakalarından ve türlü çeşitli deliliklerinden tanıdığımız Hayrettin, bu programda aklı temsil ediyor desem, herhalde programın delilik düzeyi konusunda bir fikir verir.
Format, TikTok ağırlıklı olmak üzere sosyal medyadan ünlü olan insanları, talkshow tarzı bir konseptte biraraya getirmek üzerine kurulu. Aynı zamanda internet tarihinde bir hafıza yolculuğu da sayılabilir. Çünkü aniden 15 yıl önce bir sokak röportajıyla ünlü olmuş birine de rastlayabiliyorsunuz bu programda.
Asıl kaos, bu karakterleri tek tek tanımaktan ziyade biraraya getirme fikrinden doğuyor. O meşhur “15 dakikalık meşhur olma hakkını” kullanan ve bu 15 dakikadan fazlasını isteyen insanların geçit töreni bir nevi.
Program canlı olmasa bile ne zaman ne olacak kestirmek güç. Konuklar akışı bozsa bile Hayrettin müdahale etmiyor gibi hissediliyor. Mehmet Demirkol’un "Galaxy Rehberi" isimli Youtube programında konuk olan Hayrettin, hazırlanan akışa neredeyse hiçbir zaman uyulmadığını söyleyerek bu söylediğimi doğruluyor da. Bu nedenle biraz yorucu.
Mehmet Demirkol’un “Bazen hiç anlamadığım astrofizik belgesellerini izlemeye çalışıp yoruluyorum, bu program da aynı etkiyi yapıyor” tespitine fena hâlde katılıyorum. Yorulmak ve hayattan soğumak pahasına izlemeden duramamak da benim çelişkim.
Paralel evrende neler oluyor?
Kandıralı Ferdi, Altın Çocuk, Avukat Erkan, Rapçi Azize Teyze, TikTok’tan date’e çıkan Gülşen Teyze, Nezaket Teyze, zurna ile Fenerbahçe Marşı çalan Çinli, sigaranın sağlığa zararlı olmadığını iddia eden dayı, Apaçi Mustafa, Amin diyen kız, Annadın mı Arif Abi ve nicesi böylece hayatıma girdi.
Bu kaosun içinde benim söylemek istediğimi, programa konuk olan oyuncu Alper Kul söyleyiverdi: "Paralel evrendeyim." Gerçekten de öyle. Benim yaşadığım, benim dertlendiğim, her gün nereye gidiyoruz diye sorguladığımdan çok daha farklı bir Türkiye var orada. Paralel evrende, birileri bunları hiç umursamadan yaşıyor işte. Programa konuk olan Serdar Ortaç’ın Kandıralı Ferdi karşısında uğradığı şoku, “Hayatımda ilk kez Serdar Ortaç ile empati kurdum” diye tarif eden Mehmet Demirkol ile aynı noktadayım.
Bütün bunların ne kadarı kurgu?
Ekşi Sözlük ve sosyal medyada programla ilgili yorumların önemli bir bölümü "toplumsal çürüme"ye işaret ediyor. Evet zaman zaman programa katılan insanların düştüğü durum çok üzüyor, utandırıyor. Fakat burada bir çelişki var: Bu insanlar eğleniyor. Bizler, tweetlerce, postlarca “Bu ülke neşesini yitirdi” tespitleri dizerken; her hafta tutuklamalarla, siyasi çalkantılarla, dramatik olaylarla kendimizi paralarken bu insanlar eğleniyor. Çoğunun hayatında korkunç travmalar, ağır dramlar olsa da bu insanlar eğleniyor.
“Sana öyle geliyor” diyenler olacaktır ama zamanında bolca kurgu içerik üretmiş, hiciv programı yazmış biri olarak ben bütün bunların kurgu olarak tasarlanabileceğine ihtimal vermiyorum. Öyle ki bu programa ek bir katman olarak kurgu girdiği an bu format düşüşe geçer. Son bölümlerde bunu hissetmeye başladığım anlar da olmadı değil. Yürüdüğü riskli zemin nedeniyle bu kaçınılmaz olabilir. Her an büyük bir skandala sebebiyet verip son bulabilir çünkü.
'Freak Show' deyip geçmeli miyiz?
Bu formatı “Freak Show” (Ucube Gösterisi) olarak tanımlayanlar da çoğunlukta. 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına dek geleneksel Ucube Gösterileri, sıradışı fiziksel özelliklere, eksikliklere sahip olan insan ve hayvanların sirk çadırlarında sergilenmesinden ibaret gösterilerdi. Çoğu ciddi makalede, televizyon şovları ve özellikle reality showlar bu ucube gösterilerine benzetilir durur.
Bu insanları, sadece bize benzemedikleri için “ucube” olarak tanımlamakta bir kibir hissediyorum her şeyden önce. Bütün bunları “toplumsal çürüme” ortak parantezine almaksa bence çok abartılı bir özgüven temsili. Bu programı izlerken kendimi biraz sokağa çıkmış gibi hissediyorum. Bugüne kadar hep televizyondan izlemiş de sonunda bir gün gidip tribünden maç izlemiş gibi bir his gelip yokluyor sonra.
Çünkü babamın çocukken beni ilk kez maça götürdüğü ve tribün insanlarını görerek şoka uğradığım o günü anımsatıyor. Sadece bir maçta envai çeşit küfür öğrenip eve gider gitmez yükümü boşaltmış ve annem tarafından bir daha babamla maça gitmemekle cezalandırılmıştım.
Hayrettin’in öncüllerinden farkı ne?
Hayrettin’in programını, Okan Bayülgen’in eskiden yaptığı programların çağımıza uygun bir yorumu olarak görmek mümkün. Hatta Mehmet Ali Erbil’in o tahammül edilmesi güç programlarından esintiler görmek de mümkün. Ancak Hayrettin’in durduğu yer bu ikisinden de biraz farklı. Okan Bayülgen gibi yargılamıyor çünkü. Mehmet Ali Erbil kadar müdahil olmuyor ya da öyle hissettiriyor. Hasan Can Kaya’nın "Konuşanlar" formatına benzetenler de olmuş ama bence Hasan Can gibi yönlendirmiyor da akışı.
Hayrettin, programın ilhamını TikTok’taki kaydırma hareketinden aldıklarını söylemiş. Sahiden de TikTok’un akışı gibi bir tuhaflık var ama bu bizi algoritma dışına çıkartıyor. Çünkü TikTok kullananlar bilir ki TikTok’un öğrenme konusunda kusursuz bir performans gösteren yapay zekası, sizi kısa sürede tanır ve bir süre sonra o ilk şaşkınlığı yaşamamaya başlarsınız. Öyle ya çıkan içeriği kaydırma hızınız bile algoritma için ayrı bir anlam taşıyor ve kısa sürede sizi ilgilendiğiniz şeylerin toplandığı bir havuza bırakıyor.
Bu programla önümüze serilen Türkiye manzarasından şikayet etmek normal, bunu kabul edebilirim. Fakat anlamlı mı? Çünkü bizim bu insanları daha önce görmüyor olmamız, onların bir yerlerde olmadığını göstermiyor. Her şeyin merkezine kendimizi ve kendi beğenilerimizi koyduğumuz dünyanın paralelinde başka bir evrenin olduğunu bilmek insanı rahatsız edici bir şekilde rahatlatıyor. Kendi algoritmamızın dışına bir yolculuk bu.
Jules Verne’nin Arzın Merkezine Yolculuk romanında, İzlanda’dan giren kahramanlarımız, İtalya’daki Stromboli Yanardağı’ndan geri püskürtülürler. Çünkü o dünyaya ait değillerdir. Fakat şu da bir gerçek ki artık aynı kişi olmayacaklardır. Enis Batur’un “Döndüm ki döndüğüm yerde değildim” dizesindeki gibi bir halet-i ruhiye.
Bu yazıyı okuyup da programı izlemeyi deneyen ve sonra bana sayıp söven, “Buna hiç gerek yoktu” diyenler de olacaktır. Her şey birbirine benzerken daha önce izlediğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir şeye öfkelenmek bile değerli. Hayrettin’in kendi deyimiyle, burası Celal Şengör ve İlber Ortaylı’nın cehennemi gibi. E daha ne olsun işte?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





