Süpürgesi Yoncadan #2

Cinsiyet Temsilleri ve Kadın Çalışmalarının Farklı Disiplinlerde Yeri
Süpürgesi Yoncadan #2

Okuduklarım ve izlediklerimle tekrar buluşmak, son yıllarda öğrenmeye çalıştığım bir şey. Öyle ya güzel olan bir şey neden tek sefere mahsus olsun! 

Son dört yıldır, türlü vesile ve bahanelerle, Leyla Erbil’in ‘Gecede’ öykü kitabı ile her yıl bir kere yeniden buluşuyoruz. En sonuncusu, geçtiğimiz hafta öykü atölyesinde “Vapur” öyküsünü başka bir öykü ile karşılaştırarak okumak/tartışmakla oldu. Öykü büyülü gerçeklikle ilgili verilebilecek en iyi örneklerden biri olmakla, toplumdaki “annelik ve kadın” algısını da çatırdatıyor. Zaten Leyla Erbil’in yazı dünyasına yolumuzu düşürdüğümüzde kadına biçilmiş, toplumun kutsadığı rollere, edebiyat ve yazarlar dünyasının eril baskınlığına atılmış pek güzel tokatlar olduğunu görürüz. Vapur, gemi gibi simgelerin edebiyat ve sanatın diğer türlerinde çokça kullanıldığı; kimi zaman bir umudu, kimi zaman öfkesi ya da özlemi duyulan bir aile ferdini, bekleneni, gideni, kaybolanı ve kimi zaman da bir kavramı işaret ettiği birçoğumuzun malumudur. Peki acaba, hayatın her alanında/mekânında, kadınların bunca çabasını verdiklerine de yanaşır mı o vapur? Ya da başka bir yönden, kendi kendini yok edip de bir koca nefes aldırır mı?... 

Bu soru sanırım, kendisini hiç eskitmeyecek… Zira bu satırları gözden geçirmek üzere oturduğum sıralarda bir kadın daha sokak ortasında şiddete maruz kaldı, kadın platformlarının her yıl artan sorunlara işaret çekmek için bir araya geldiği alanlarda simgeleri ve anlamlarını yok sayan ayıklamalar yapıldı. Daha da ileri gidersem; akademi koridorlarından edebiyat dünyasına sanatın diğer kollarına, sokaktan evlere her mekânda tacize, tecavüze, şiddete ve alansız bırakılmaya devam edildi. Sanırım, benim kafamdaki imgelemiyle, o vapurun ortadan kaybolmasına ihtiyacımız var. Kolay kolay kaybedemediğimizden, nefes alma alanlarımızı çalışma, düşünme ve iletme ihtiyacıyla yaratıyoruz. Biraz oralara uzanıp umudu yitirmemek istiyorum. 

Evet, sözü etno/müzikolojiye getireceğim. Toplumsal olarak sancısını çektiğimiz ya da alan açmaya ihtiyaç duyduklarımız bir anlatımda, sanat dalında kaçınılmaz şekilde kendini buluyor. Biyolojik bir mesele olmaktan çok, kültürel bir alan/konu ve uzun yıllardır sorun olan toplumsal cinsiyet kavramı, elbette etno/müzikoloji içinde de çok disiplinli yaklaşımlar ve yöntemlerle; kimlik temsillerine, anlamsal karşılıklarına, müzik dünyalarında bir tür cevap aramaya, çentik atmaya çalışıyor. Yakılmış onca türkü, yazılmış onca söz ve anlatılmış/paylaşılmış/duyulsun istenmiş hikâye, kültürlerin göbeğinde kadının/kadın olarak var olan kimliklerin kendilerini ifade biçimleri, endüstri içinde bu anlatımların konumlanışı ve konumlandırılışı, toplumsal algılanış biçimleri gibi aklınıza gelebilecek her türlü ana ve alt başlık… Takip edenleriniz hatırlayacaktır, “Herkes için Etno/Müzikoloji” serimizin sekizinci bölüm konuğu Selda Öztürk olmuştu. Selda’nın çalışma alanı feminist teori ve kavramlarla iç içe, savaş sonrası göçmek zorunda kalmış kadınların birbirleriyle müzik yoluyla nasıl diyalog kurduklarına odaklanıyordu. Bölüme buradan ulaşabilirsiniz… Bu görüşme, benim için yalnızca kadınların birbirleriyle kurduğu diyaloğu değil, kadın bir araştırmacının alanda nasıl var olduğuna ve var ettiğine, alanına nasıl dönüşler sağladığına dair de oldukça öğretici bir anlatım oldu. Üstelik şarkılarla tarihe tanıklık etmek, şarkılarla entegre olmak ve şarkı söylemeden yaşayamama hâli de bu görüşmemizden aklıma kazınanlar. Güncel çalışmalar içerisinde etno/müzikoloji alanından çok güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. 

Toplumsal kodlarımızı anlamak, kendimize ait olanı yapılandırmak; feminist kimliğin inşası ve keşfi özellikle bizimki gibi toplumlarda uzun bir yolculuk istiyor. Özellikle tüm dünyanın içinde olduğu popülist ve sağ iktidarların radikalleştirdiği toplum hâllerine baktığımda, sorunlardan çözüm arayışlarına, soruna dikkat çekme çabasına bıçak sırtını bir türlü terk edemediğimizi düşünüyorum. Ben de kadınların/kendini kadın olarak yaşayanların birbirine bu keşif yolculuğunda ihtiyacı olduğuna inananlardanım. Ülke değiştirip başka bir yere adapte olma sürecinde bunu başka biçimlerde deneyimledikçe de bu inancım güçlendi/güçleniyor.  Kadın üretimlerini, kolektif anlamda bir araya gelip el birliği ile var ettiklerini önemsiyor, burada bu alana odaklanmış birkaç tane çalışmayı ve yayını kulak suyu etmek istiyorum. 

Öncelikle, en yalın hâliyle ülkemizde ve dünyada cinsiyet temsillerine, feminist kavramlara dair etno/müzikolojik ve kültürel çalışmaların aldığı yolu anlatan, güzel bir kaynakça sunması toparlayıcı bir metin olmasından Şeyma Ersoy Çak’ın 2017 yılında yayımlanmış şu makalesini önermek istiyorum. 

Ardından Selma Sol’un 2016 yılında yayımlanmış, Rumeli Türküleri örneğinde toplumsal cinsiyet rollerini okuma biçiminin, disiplinler arası çalışmaya ve müzik araştırmalarında söylemin, kültürden çıkışını nasıl ele aldığına iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm şu metni de paylaşmak istiyorum. Selma Sol’un “Kadının Dönüşüm Mekânı: Rumeli Türküleri Örneği” başlığında topladığı örneklerde, türkülerde kadınların çocukluktan anneliğe kadar kültürel mekândaki dönüşümünü ve rol değişimlerini inceliyor. Bekaret meselesinden, anneliğe, “kaynanalığa” dönüşen kadınlar… Bu metin beni yeniden edebiyata sürükledi ve birkaç hafta evvel vakit geçirdiğim, Irmak Zileli’nin “Gözlerini Kaçırma” isimli romanını hatırlattı. Zileli, kitabında kuşaklar arası anne - kız ve çocuk ilişkisini okumak, o ilişki ağı içerisinde kadını ve toplumsal rollerini yeniden düşünmek üzerine bir anlatı kuruyor. Yıllardır okuduğumuz baba oğul hikayeleri ve psikolojik kazılarının baskın olduğu anlatım hallerinin bizi ne kadar yorduğunu da böylece bir kez daha düşünüyorum. Patriyarkanın içinde, onun diliyle konuşmadan kadın ağzından, dünyasından ya da bakış açısından yazılan ve araştırılanlar, alışılması gerekilen düşünce yollarının altını çiziyor. 

Meselenin güncelliğini yitirmemesi, bu başlık altında verilen ürünlerin de sayısını arttırıyor. Geçtiğimiz mayıs ayında Tuğba Aydın Öztürk’ün Koç Üniversitesi’nin bloğunda denk geldiğim “Sanat Dünyasında Kadın” başlıklı yazısı, pandemiye alışmaya çalıştığımız günlerde kadınların bir de bu dönemde henüz neler deneyimleyeceğini gündem maddesi etmemişken, sanat dünyasındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekiyor. Öztürk, sanat dünyası (ya da belki dünyaları) her birey için ekonomik, politik ve sosyal anlamda zorlayıcıyken konu toplumsal cinsiyete gelince, sosyal sermayenin de önemi ve bu sermayenin sonucu ortaya çıkan gruplaşmaları hatırlatıyor. 

Yeniden müzik odağına ve bu alanda yapılan araştırmalara dönecek olursam; Ruşen Alkar’ın “Farklı Kültürlerin Müzik Pratiklerinde Kadının Konumu” başlığıyla hazırladığı, normalize edilmesine uğraşılan cinsiyet kodlarını müzik pratikleri örneklerinde görünür kılmak amacıyla hazırladığını vurguladığı makale çalışması, etno/müzikoloji çalışmalarından örnekler ve söylem üzerine odaklanmış bir eleştiri sunmasıyla ilgi çekecektir, diye düşünüyorum.  Ayrıca yakın zamanda denk geldiğim, iki farklı örnekleme yoğunlaşan biri lisans, Hatice Dülge’nin Secondhand Underpants grubu üzerinden Punk Müzikte Kadının Konumlanışı, diğeri yüksek lisans tezi, Rümeysa Çamdereli Erdoğdu’nun Sahne Sanatlarında Kadınlar: Müslüman Dindar Kadınların Deneyimleri, isimli çalışmalarını da böylece paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu çalışmalar eğitim dünyasında; sahne sanatları, sosyal bilimler, müzik bilimleri dahilinde kadın temsillerinin farklı alan ve örneklerde nasıl ele alınabileceğini duymak, üzerine düşünmek anlamında oldukça önemli.  

Öte yandan, serimizde konuk ettiğimiz ve bu sohbeti sizinle paylaşma fırsatı bulduğumuz hocamız Burcu Yıldız’ın 2013 yılında Porte Akademik’te yayınlanmış bir çalışmasını hatırlamakta fayda var. Yıldız, bu çalışmasında 1992 ile 2012 yılları arasında müzik ve toplumsal cinsiyet alanında yapılan çalışmaları Türkiye özelinde incelemiş, bu çalışmaların; popüler müzik, halk müziği ve folklor, tarihsel bağlamda kadın müzisyen ve besteciler özeline odaklandığını vurgulamıştır. Buradan hareketle de etno/müzikolojik araştırmalarda alana dönüşü olan, eleştirel, kimlik temsillerini güçlendirici çalışmaların ihtiyacına dikkat çekmiş. Elbette bu çalışmanın yayımlanışının ardından süregelen yıllarda literatür daha da zenginleşmiş, gündelik müzik pratikleriyle akademi birbirlerine -yeni medya platformlarının da çekiciliğiyle- ortak alanlar yaratmayı başarmış ve devam etmektedir. Ancak bu ortak alan yaratma hâlinin sürekliliği de hiç şüphesiz büyük bir ihtiyaç. Bilen bilir, sıklıkla başka alanlarda çalışan eş dostla bıkmadan ısrarla konuştuğum bir konudur bu (bıktırdığım formel bilim insanları ve çevremdeki mühendis dostlardan özür dilemeyerek), yaptığımız iş her ne ise birbirimize anlatacak düzeyde meramımızı paylaşmak, kafamızı kuma gömmemek. Bunun büyük bir beklenti ve emek olduğunun farkında olarak, kendimize açtığımız böylesi alanlarla çalıştığımız alanlara ve gündelik hayata da dokunma fırsatımızın doğacağına inanıyorum. Galiba biraz da bu yüzden, böyle düşünenlerimizin sayısı arttığından, birbirimizin hikâyelerini paylaşıp sürekliliğini ve kalıcılığını sağlamaya çalışarak yeni yollar arayışındayız. Buradan hareketle; podcast serilerinde buluşan akademisyenlerin, yazarların, müzik emekçilerinin, üreten ve düşünenlerinin hikâye aktarıcılığının yaygınlaşmasını çok önemli buluyorum. Geçtiğimiz yıldan bu yana takip ettiğim, ara ara zaman geçirdiğim podcastleri de keşiflerini size bırakarak, paylaşmak isterim. 

  • Kültür Sektörü: Geçtiğimiz yayın döneminde Funda Lena’nın Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğu, farklı bakış açılarından Türkiye’deki kültürel sektörüne dikkat çektiği seride, oldukça besleyici söyleyişiler yer alıyor.
  • Sonsuz Çiçek Tarlaları: birçoğumuzun Birbaba Indie ile tanıdığı, Tuğçe Yapıcı’nın hazırlayıp sunduğu ve hâlen devam eden söyleşi dizisine yine Açık Radyo’da rastlayacaksınız. Güncelden haberdar olmak, Yapıcı’nın kendi kaleminden çıkan afişlerine sosyal medyada denk gelmek de ayrıca tatlı.
  • Müzikte Kalmaz: Evrim Hikmet Öğüt hocamızın, Karşı Radyo’da hazırlayıp sunduğu, etno/müzikoloji araştırmaları ve diğer disiplinlerden de isimlere denk geleceğiniz yine çok besleyici olduğunu düşündüğüm bir program. Bazı bölümleri tekrar tekrar dinleyip not almak bana iyi gelenlerden. Hocanın, daha evvel Açık Radyo için hazırlayıp sunduğu Göçmenin Müziği, Müziğin Göçü görüşme serisini de hatırlatarak…
  • Deli Asiye: son zamanlarda vakit geçirmekten en keyif aldığım podcastlerden! Akademik hayatın içinden, ancak orayla sınırlı kalmadan da bir şeyler söyleme ihtiyacı duyan Ankaralı üç kadının hazırlayıp sunduğu feminist bir kanal.
  • Adalet Atlası: Anadolu Kültür’ün hazırladığı bu podcast kanalı da çok disiplinli bir tavırla adaleti, birbirinden farklı alanlardan gelen konuklarla birlikte sorgulayıp araştırıyor. Ezhel ve Etnomüzikolog Mustafa Avcı’nın aynı anda konuk olduğu bölüm, söyleşi sorularının masaya konuş biçimiyle oldukça iyi bir örnek diye düşünüyorum.

Söyleyecek çok sözümüzün olduğuna inanarak birbirimizi daha çok dinleyerek, duyarak, anlamaya çalışarak, okuyarak ve keşfederek, yalnız komadan değiştirebileceklerimizin umuduyla. 

Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun! 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

Müzikte Kadın Emeği

Bu sayımızdaki tüm içeriğimizi kadınlar, kadınların müzikleri, sesleri ve kadınlarla ilgili mevzular oluşturuyor.

07 Mar 2021

https://ssir.org/articles/entry/circles_of_change

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR