Sürgündeki nimfeler ve arzular: Rebecca Solnit ve Nigel van Wieck

Nigel van Wieck’in resimlerindeki kadınlar, hem çok güzel hem de çok acı bir şekilde tasvir edilir. Rahat mı, yorgun mu olduğunu anlayamadığımız bedenler bir bar taburesinde, bir berjerde ya da metroda gövdesini sere serpe bırakmıştır. Kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor gibidirler. Rebecca Solnit’in "Kaybolma Kılavuzu"nda yazdığı, genç yaşta kaybettiği arkadaşı Marine de resimlerdeki o nimfeler gibidir.
Sürgündeki nimfeler ve arzular: Rebecca Solnit ve Nigel van Wieck

Nigel van Wieck’in resimlerindeki kadınlar, Antik Yunan’daki nimfelerin New York barlarındaki gölgeleri/izdüşümleri ya da ta kendileridir. Nimfeler ölümlüdür, bazen çok uzun yaşayabilirler. Wieck’in tasvirlerinde sanki ölmesi gereken zamanlarda ölememiş de New York sokaklarına fırlatılmış gibidirler. Zeus’un uzun yaşatarak cezalandırdığı nimfeler, kalabalık şehirde hayaletleşmiştir. 

Nasıl göründükleri artık daha fazla umurlarında değil gibidir. Başkasının gözüne bir hâlde (güzel, seksi, arzulu, çılgın, masum, temiz) görünmek gibi çabalamayı bıraktıkları bir yerdedirler ve dünyayla aralarında bir yarık açılmıştır. Anlaşılamıyor, duyulamıyor olmanın getirmiş olduğu o kesif, melankolik yalnızlığın içine iyice yerleşmişlerdir. Arzularını geride bırakmışlar ve öylece geçip gitmesini izliyorlardır hayatın.

Antik Yunan’da ormanda, dağda, nehir kenarlarında yaşayan nimfelerin doğasında arzu vardır. Apollon ve Dionisos’a taparlar. Wieck’in resimlerindeki sürülmüş ve yanlışlıkla hayatta kalmış şehir nimfelerinin ise gidecek bir ırmağı, ovası, dağı yoktur. Bar taburelerinde şehir yaşamının doğası olan kayıtsızlığa teslim olmuş ve kıvrımlı nimfe bedenlerinin hayaletlerini gövdelerinde taşıyor olmalarına rağmen atıldırlar. Resimlerde ara ara görülen erkek figürleri ise tamamen karanlıkta ve bir gölge gibi çizilmiştir. Uzaktan bir ses, yaşamayan ve anlamayan birer figür olarak tasvir edilmişlerdir. 

Rahat mı, yorgun mu olduğunu anlayamadığımız bedenler bir bar taburesinde, bir berjerde ya da metroda sert bir sandalyenin üstüne gövdesini sere serpe bırakmıştır. Gözleri ya kapalıdır ya da çok uzaklara bakmaktadır. Kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor ya da kimsenin bilmediği bir şeyleri dalgınlıklarında görüyorlardır. Nigel van Wieck’in resimlerindeki kadınlar, New York’ta uzun yıllar yaşamış olan ressamın gözünden hem çok güzel hem de çok acı bir şekilde tasvir edilir. Acı ve güzellik aynı anda olduğunda bir şeyi başka bir şeyden ayıramamak… Şehrin kaosunun bir sadelikle resmediliyor olması… Onlar hep orada öylece o taburede kalacak ve kaldırmak için çok geç diyeceğimiz bir şeyi de yansıtır.

Çok güzeldir kadınlar, birazdan dansa kalkabilirler ya da sevgiliyle ilk öpüşlerini yaşamaya gidebilirler fakat beklentilerden/beklemekten hüsrana uğramış ve o yüzden gövdelerini yer çekime bırakmış, nerdeyse ölmeye yakındırlar. Yorgunlardır artık arzuladıklarını defalarca söylemekten. Kendilerini anlatmaktan “Bak ben böyle sevilebilirim, bana böyle bak, beni böyle okşa.” Beklentisiz bir gövde, artık biraz da yaşayan hayalettir o yüzden. Arafta; ne burada ne de tamamen başka bir yerde. 

Arzulanan gelmediğinde ya da arzu nesnesi bir anda hayatımızdan çıkınca derin bir yas hâli sarar. Bazen bir kayıpla büyürüz. Her yerde olan ölüm, kayıp, ayrılık hiçbir zaman eskisi gibi olamam telaşı, korkusu; giden gittiğinde en çok kendi hâlimize yas tutarız: “Eskisi gibi olamayacak mıyım?” Wieck’in kadınları da artık kendilerine üzüldükleri bir mertebede bırakırlar gövdelerini. Kaybın anlatılamadığı, o yokluğu bilen sadece senin biricik geri döndürülemez bir hâlin. Arzular bir daha kapıyı çalmayacak. O yüzden çökmüş bir hâlde gözleri uzakta nimfelerin yaşadığı kıpır kıpır olduğu, çıplak ayaklarını suya değdirip çıkardığı nehirlerin dağların, ormanların silik bir hayali vardır gözlerinde.

Rebecca Solnit'in nimfeleri

Rebecca Solnit’in genç yaşta kaybettiği arkadaşı Marine de hayalimde resimlerdeki o nimfeler gibidir. Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda arkadaşı Marine’i genç yaşta hiç beklemediği bir anda aşırı dozdan kaybedişinin yasını tutar “Terk etmek” bölümünde. Marine müzisyendir. Hayatı Rebecca’nın aksine "arzuyla ve merakla yaşar. Sürekli yer değiştirir. Onunla kesintili konuşmalarında her seferinde Marine’i başka bir yerde bulur Rebecca. Hayat doludur ve oyunbazdır Marine. Onun hakkında şöyle yazar:

Hayal kurardı. Garaja gittiği o günden sonraki buluşmalarımızdan birinde, viyolonselinin aslında bir kayık olduğunu ve kayıkla ailesinden uzaklara doğru kürek çektiğini söylemişti. O zamanlar çellonun hayatında hâlâ büyük bir yer kapladığını fark etmemiştim…” 

Marine de tıpkı New York taburelerindeki o kadınlar gibi çellosunu kendine kayık yapmış ve ormanlara/doğasına/arzularına doğru bir yolculuk mu yapıyordu? 

Marine ile tanıştığımda şu soruyu bir kere daha sordum “Neden kadın arzuladığında ve korkusuzca dillendirdiğinde sık sık toplumun görünmez ağları içinde kendini en sonunda suçlu ve ardından günahkar ve hemen ardından da ölü taklidi yaparak sonlandırır ya da gerçekten ölüme gider” Marine’nin asıl ölüm sebebini bölümün sonunda öğreniyoruz. Şöyle yazıyor Rebecca Solnit:

“Halbuki Marine’nin ölümüne ilişkin bir başka senaryoya göre, onu öldüren eroin değildi. Marine yanındakilerin onu ‘uyandırmak’ için verdikleri enerji içeceği yüzünden ölmüştü. Çünkü bu ikisi ölümcül bir kombinasyondu. Bu senaryoya bakılırsa Marine, yaptıkları eylemin yasal sorumluluğunu alamayan ödlekler yüzünden hayatını kaybetmişti. Tek bir iğneyle kendisine gelmesi mümkünken doktor çağrılmamış, bu da Marine’nin ölümüne yol açmıştı. Bu durumda Marine intihar mı etmişti, cinayete mi kurban gitmişti, yoksa her şey bir kaza mıydı?”

Marine ne yapmak istiyorsa onu yapmış ancak tekinsiz ve güvensiz bir dünyada arzulayan bir kadın olarak ölüme terk edilmiş. O yüzden ölmeden ölü taklidi yaparız biz kadınlar; arzuladığımız, hemen ardından ölümü getirebilir çünkü. Wieck’in resimlerinde gördüğümüz karanlık erkek figürlerine baktığımda Marine’e son gece enerji içeceği veren korkak ve silik adamları görüyorum. 

Yok olmak, silinmek, arzuları yaşamak neden bir erkek için olduğu kadar kolay değildir kadınlar için? Neden bu kadar pahalıdır, bedeli ağırdır? Deli ya da romantik damgası yemeye mahkumdur kadın? Solnit, Marine’i şöyle anlatıyor:

“… O bunları yaparken, ben bir ödlek gibi, bilincin uzak topraklarını keşfetmekten, kaybolmaktan, dönememekten mi korkuyordum acaba? On yedi yaşıma bastığım günden beri yalnızdım ve bu erken bağımsızlık beni yaşlandırmıştı: Eğer dağılırsam parçalarımı toplamaya birileri gelir mi, hiçbir zaman emin değildim, bu yüzden attığım adımların sonuçlarını düşündüm hep.”

Attığımız adımların sonuçlarını düşünmek, idare etmek, idare ederken bir erkeği, erki pohpohlamak ancak erkin gözünden takdir alarak onaylanarak var olmak, küçülmek de küçülmek… 

John Berger, Görme Biçimleri kitabında kadınların kendini hep bir erkeğin gözünden gördüğünü, erkeklerin ise doğrudan kadına baktığını söyler. Erkekler için var olan bu konfor, kadınlar için hiç de adil olmayan bir varoluş yaratır. Doğrudan baktığında ve arzusunu söylediğinde cezalandırılmak; ardından korkunun, telaşın gelmesi... Neredeyse doğal bir sonuç olan panik ataklar, anksiyeteler, sinir krizleri ve dışardaki dünya ile içerdeki dünyanın bir türlü uyuşamaması… Dışardan görülen delirmiş, dengesiz, tekinsiz bir kadın. 

Arzularını dile getiren kadınlar, ilk cümleden hasta ilan edilir. Joan of Arc çok küçük yaşta bir kasabada ninesiyle gittiği kilisede doğayla, dünyayla iç içedir. Orada başka bir bilme hâli, türü vardır. “Malum oldu,” der “Ben şövalye olacağım” ve bunu söylediği andan itibaren cezalandırılır ve bunu hayatıyla, idam edilerek öder.

Cadı avları

Cadı avları tam da tıp bilimin gelişmeye başladığı zamanlarda ortaya çıkar. Öldürülen kadınlar genelde ebedir. Doğadaki bitkilerin bilgisi, şifası onlardadır. Tıpkı nimfeler gibi ormandaki bütün patika yolları bilirler. Bu bilme hâli, erkek dünyaya fazla gelir. Tıp, bilimi geliştirmek adına kadını doğasından koparır ve ölümle, idamla cezalandırır. Evet artık cadı avları yok ama biz hâlâ ölüyoruz. Belki de ormanımızdan/arzularımızdan sürüldüğümüzden beri ölüyoruz. Yüzyıllardır dünya, kadına şöyle sesleniyor: 

“Bir erkeğin onayı yetmeli, sadece onun gözünden var olabilirsin, o ne isterse sen de onu isteyebilirsin; yoksa ya deli deriz sana ya da ölürsün ya da bir seçenek daha var: Ölü taklidi yapabilirsin.”

Artık Marine, Joan of Arc ya da cadılarımız için çok geç…

Nimfelerin hayaliyle bitiriyorum yazıyı, kıvrımlı bedenleriyle hâlâ ormanlarda süzülen o güzel perilerin hayaliyle... Zeus ile savaşmayı göze alarak Wieck’in resimlerindeki kadınları elinden tutup ormana/arzularına götürmek istiyorum, tıpkı şifacı cadılar gibi...

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto SanatAposto Sanat

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🗓️ 2025'in beklenenleri, Wieck'in nimfeleri

Bu hafta odağımızda yeni yılda sanatseverlerle buluşacak sergiler var. Espas kanalında ise Rebecca Solnit ve Nigel van Wieck konuğumuz.

30 Ara 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik

2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto Sanat

Şehri saran yepyeni sergiler, kimi eserleri görmek için son şanslar, performanslar, kültür-sanat projeleri, atölyeler, sanat dünyasından gelişmeler, nitelikli incelemeler ve söyleşilerden oluşan bir seçki.

İLGİLİ OKUMALAR