Tàpies ve Cortázar’ın izinde: Duvarlardan kum tanesine umut

Yaratım süreci karanlıkta; bilinmez bir zemin üzerinde oyun oynamakla başlar. Sonucun şimdiden görülemediği, belki de görülmek istenmediği telaşlı bir yolculuk ya da ilk kıvılcımı yaratan o itki, şimdilik sonuçtan çok uzak. Marguerite Duras “Ne yazacağımı çok iyi bilseydim yazamazdım” diyor. Yaratıcının bilinmez olana kapıyı açık bırakması; asıl heyecanın henüz karşılaşılmamış olanda yatması…
Umut da yaratıcılık gibi en karanlık zamanda belirir; artık kaybedecek bir şeyin olmadığı, geleceğin tahayyül edilemediği bir noktada ona şekil verme arzusundan doğar. Şu anda/şimdide eylem vardır; yürümek, koşmak, boyamak, konuşmak, dokunmak, duymak, bakmak… Başka çarenin olmadığı bir zamanda eyleme/eylemeye sarılırız umudu inşa etmek için. Bir şeyi yaratmak karanlığın tek bir tonunun olmadığını siyahın bin bir tonu olduğunu; hayatta tek çeşit rengin olmadığını gösterir bize.
Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu kitabında şu sorunun altını çizer:
“Doğası senin için bilinmeyenin sorusunu sormaya nereden başlayacaksın?”
Henüz sorunun belirmesine vardır; soruyu sorabilmek için önce kaybolmak gerekir ki bilinmeyenin sorusu için siyahın tonlarını görebilmeli. Oyunsu bir merakla, inadına eylemek gerekir. Kitabın başka bir yerinde şöyle söylüyor Solnit “Karanlıkta bilinmeyen için kapıyı aralık bırak.”
Julio Cortázar, Graffiti öyküsünde karanlıkta bilinmeyen için kapıyı aralık bırakan bir karakteri anlatır. Her şeyin yasak olduğu bir zaman ve mekanda (orası Arjantin’de darbe zamanı olabilir ya da yasakların çok keskin olduğu başka bir zaman/yer) duvarlara geceleri grafiti yapan bir sanatçıdan bahseder. Karakter sokağa çıkma yasağının olduğu karanlık saatlerde, geceleri polis devriyeleriyle kovalamaca oynayarak duvarlara resimler çizer. Gündüz saatlerinde ise aynı duvarın önünden geçerken elinde tek renk boyaları ile işçileri görür; temizlik yapılıyordur!
Bunu yılmadan her gece bir oyun gibi yapmaya devam eder. Bir gün bir duvarda başka bir sanatçının çizdiği bir resmi görür ve zamanla yüzünü hiç görmediği bu insanla duvar resimleri aracılığıyla birbirleriyle konuşmaya başlarlar. Duvarların üzerindeki küfler, izler, renkler, paslanmış çiviler de sadece iki kişinin bildiği/yarattığı alfabenin aracı olur. Duvarlar onlar için bir sığınağa dönüşür. Karakter zamanla resmi çizen insana gözler, kaşlar yakıştırır; hiç görmese de kanlı canlı birine dönüşür hayalinde. Bir gün onun kim olduğunu merak edip izini sürmeye karar verir. Ancak ona çok yaklaşmışken polis arabasına bindirildiğini görür. Bulduğu anda yitirir.
“… ve mücadeleyi gördün, eldivenli eller tarafından çekilen siyah saçlar, tekmeler ve feryatlar, onu araca bindirip götürmeden önce mavi bir pantolon görür gibi oldun.”
Onu yitirdiği yerde duvarda son bir resim görür:
“…polislerin onu götürmeden önce kısmen sildikleri o terk edilmiş resimdeydi; ama senin üçgenine başka bir figürle, bir çember ya da belki bir sarmalla, dolu ve güzel bir şekille, bir evet, bir daima ya da bir şimdi gibi bir şeyle cevap vermek istediğini anlamaya yetecek kadarı orada kalmıştı.”
Duvarlar, Graffiti öyküsünde de olduğu gibi insanlık tarihinin en başından beri bir şey bırakma, sunma, paylaşma aracı olmuştur. Mağara duvarlarına çizilen resimlerin geleceğe bir iz bırakma amacı taşıyıp taşımadığını bilmiyoruz ama en az 20.000 yıl öncesinde Homo sapiens’in ellerini, atları nasıl gördüğünü, bir mağarada yarasa dışkısıyla duvara bir şey yapma merakının olduğunu biliyoruz.
- Grafitti öyküsünü okuduğumda duvarların dönüşümünü, hayatımızdaki yerini düşünmeye başladım ama buna sebep olan sadece bu öykü değildi. Bu öykünün ithaf edildiği kişi: İspanyol ressam Antoni Tàpies.

Tàpies, İspanyolca “duvar” demek aynı zamanda. Soyadının kaderini yaşar gibi resimlerine baktığımda yıkılmış, geçirgen, bazen de çok net karanlık duvarların arasında kalmış figürleri gördüm. Duvarları sağlam tuğlalar ve geçirgen olmayan bir yapı olarak değil; boşlukları, çatlakları ve dağılabilir bir leke gibi çiziyor olmasıyla her gün baktığımız, içine sığındığımız o yapıyla dalga geçip duvarlar üzerinde düşünmeme neden oldu Tàpies. Sanat Pratiği adlı kitabında duvarlar hakkında şöyle söylüyor:
“Duvar imgesinden ve türevinden akla o denli çok çağrışım gelebilir ki! Ayırma/ayrılma, kuşatma/hapsetme; ağlama duvarları, mahpushane duvarları; zamanın akışının tanıkları, düz pürüzsüz, durgun beyaz yüzeyler, yaşlanmış, buruşmuş, çürümüş yüzeyler insan nesne doğal öge vb. dokunuşunun izleri; çaba mücadele, yıkım, kıyamet, ya da yapım yaratım veya denge duyguları…”
Cortázar'ın Graffiti öyküsünü Tàpies’a ithaf etmiş olmasının bir nedeni de duvarlar üzerinden saklanmış, bastırılmış, yok edilmeye çalışılan arzuları ve duyguları sığınak hâline getirmiş olması. Bakıp göremediğimiz, daha doğrusu baktıkça yabancılaştığımız, hapishaneye dönen duvarlara yeniden bir anlam katmak.
Graffiti öyküsünde duvarların üzerinde kalmış bütün malzemeyi yeniden kullanıyor sanatçı. Üstünü beyazla örtmek ya da bir renk üstüne çalışmak yerine duvarın imkanları ve olasılıklarıyla onu da malzeme hâline getirmekten bahsediyor. Tàpies’ın resimlerine baktığımızda sadece boyalar değil kumun, toprağın ve başka malzemelerin kullanıldığını da görüyoruz. Sanatçının/ressamın yaratıcı sürecine adım adım tanıklık etmek; Tàpies’ın resimleri, sonucu çerçeve ile sınırlandırılmış değil; çerçevenin karnına baktıkça şimdiden geriye doğru giden ve derinleşen resimlerdir. Sanki resimleri hiç bitmiyor ve bakana tamamlaması için bakanın hayaline bıraktığı bir serüven yaratıyor.
Mağara resimlerinin nasıl yapıldığını hayal ederim; herkes avdan dönmüş, akşam ateşi yakılmış ve yorgun argın o ateşin başında uyuyakalmışlardır. Aralarından biri, ateşin son ışıklarıyla ayağa kalkar ve duvara at yeleleri çizer. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan birisi duvardaki çizimleri görür ve büyülenir. İşte tam o büyüyü yaratmaya çalışan bir Tàpies ile karşı karşıya kalırım.
Mağara duvarlarının bir çerçevesi yoktur, çizilen şey bir sonsuzluğa çizilmiştir, tıpkı Tàpies’ın resimlerinde olduğu gibi... Boşlukları bir evreni hatırlatır, başka bir zamanı, başka bir ritmi akıtır. Hem bu çağın insanının trajedisini, yalnızlığını, hem de ilk çağların insanının merakını içinde saklar.
- Doğaya ve tarihe ait olan formları onları bozarak ve yeniden bir anlam yaratarak geri vermek istemiştir. Mesela klasik döneme ait olan mermeri toz hâline getirip onu resimlerinde yeniden kullanmıştır ama çok katı ve kesin çizgileri olan mermer malzemesi hafifletmiş ve daha uçuşan bir hâle getirmiştir.
Resimlerinde kullandığı başka bir malzeme ise yatak iskeleti ve yastık. Ev imgesini çağrıştır. Duvarda bir şeyin içinde kaybolmuş olmasına rağmen bir yatak iskeleti sanki üzerinde arkeolojik bir kazı yaptığı ve bunu çekinmeden malzemeleriyle resim sanatında kullandığını gösterir. Kavramların arkeolojik kazısını yapar ve malzemeleriyle bunlara yeniden bir anlam verir. Resimlerin 20. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığını biliyor olmamıza rağmen tarih boyunca varoluşun, olma kaygısının bir tercümesi gibidir. Resimlerinde hem geçiciyizdir hem de malzemelerin ağırlığını hissedince kalıcıyızdır.
Tuhaftır ama bu his resimlerine baktığımda bana umutlu bir şeyi hatırlatır. Yılmadan malzemeler ile oyun oynayan Tàpies’ın atölyesini hayal ederim. Merakıyla daha da derinlere gidip kavramlarla boğuşurken diğer taraftan malzemeyle çocukça bir arzuyla ilgilenen ve bununla “şimdiyi” umuda çeviren bir Tàpies.
Rebecca Solnit yine Kaybolma Kılavuzu kitabında ormanda kaybolan engelli bir çocuktan bahseder. Çocuk onu bulmaları için ıslık çalar. Bildiği tek şey, var olan nefesinden ses çıkararak, en karanlık ve bilinmez bir anda nefesine sarılmasıdır.
Tıpkı Graffiti öyküsünde duvarlar üzerinden birbiriyle konuşan o iki insan gibi ya da Tàpies’ın resimlerini yaparken malzemelerinin olasılıklarıyla arkeolojik bir kazı yapıp bizi tarih öncesine götürecek bir serüvenle baş başa bırakması gibi...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Başrolüne çağdaş sanatın yerleştiği yeni bültenimiz Aposto Sanat, İstanbul'dan Sinop'a, Londra'dan Budapeşte'ye, sergiden bienale, yeni sezonun tüm renkleriyle karşınızda!
27 Eyl 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto Sanat
Şehri saran yepyeni sergiler, kimi eserleri görmek için son şanslar, performanslar, kültür-sanat projeleri, atölyeler, sanat dünyasından gelişmeler, nitelikli incelemeler ve söyleşilerden oluşan bir seçki.
İLGİLİ OKUMALAR



