Tarihin hayaletlerinin peşinde bir 'şeytan kovucu': Vargas Llosa'nın mirası

1990 yılında Peru cumhurbaşkanlığına aday olan ve 2010 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Vargas Llosa, 13 Nisan’da 89 yaşında yaşama veda etti. Llosa, ardında edebi dehasını ortaya koyan 50’nin üzerinde eserin yanı sıra Peru'nun siyasi tarihinde de tartışmalı bir miras bıraktı.
Tarihin hayaletlerinin peşinde bir 'şeytan kovucu': Vargas Llosa'nın mirası

1990 yılında Peru cumhurbaşkanlığına aday olan ve 2010 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Vargas Llosa, 13 Nisan’da 89 yaşında yaşama veda etti. Llosa, ardında "Latin Amerika Patlaması" (Boom Latinoamericano) akımında adının Gabriel García Márquez, Julio Cortázar ve Carlos Fuentes gibi isimlerle anılmasını sağlayan 50'nin üzerinde eserin yanı sıra cumhurbaşkanlığı adaylığı ve serbest piyasa ekonomisine inancını anlattığı köşe yazılarıyla bu isimlerden ayrışan tartışmalı bir siyasi miras da bıraktı.

1936’da Peru’nun Arequipa kentinde orta sınıf bir ailenin üyesi olarak dünyaya gelen Llosa, edebiyatçılardan "ezikler" diye bahseden babası tarafından 14 yaşında Leoncio Prado Askerî Akademisi’ne gönderildi. Llosa burada yaşadıklarından ilhamla 1963'te yayımlanan Kent ve Köpekler romanını yazacak ve bu ilk romanıyla La Crítica Ödülü’ne layık görülecekti. 2018'de New York Times'a verdiği röportajda askerî okulda geçirdiği iki zorlu yılı şöyle anıyordu:

"Babam edebiyata ve aslında marjinal olduğunu düşündüğü her şeye karşı en iyi ilacın askerlik olduğunu düşündüğünden beni Leoncio Prado’ya gönderdi. Ancak onun beklentisinin aksine bu deneyim bana ilk romanımın konusunu verdi."

Llosa, Kent ve Köpekler'de askerî diktatörlük altında yaşayan Peru'nun başkenti Lima'da bulunan bir askerî okulda çocukların "gerçek birer erkek" olmak üzere yetiştirilirken maruz kaldıkları zorbalık ve işkenceleri anlatıyordu. Okulun itibarını korumak için örtbas edilen bir cinayeti konu alan romanın 1.000'e yakın kopyasının Leoncio Prado kampüsünde yakılması ve Peru ordusunu zayıflatmak için Ekvador tarafından finanse edildiği iddiaları yalnızca kitabın daha da popülerleşmesine katkı sağlamıştı.

Akademiden sonra 15 yaşında adliye muhabiri olarak La Crónica gazetesinde çalışmaya başlayan Llosa, bu yıllarda gece hayatından, suç ve fuhuş çetelerinden topladığı hikayeleri ise General Manuel Odría'nın diktatörlük dönemini anlattığı ve başyapıtlarından biri kabul edilen Katedral'de Sohbet'te (1969) kullandı. 

Babasının takdirini ise beklenmedik bir yerden, 1955'te 19 yaşındayken amcasının 29 yaşındaki baldızı Julia Urquidi'yle evlenmesinden sonra kazandı. Babası tarafından "erkekçe bir hareket" diye sırtı sıvazlanan Llosa, evliliğinden aldığı ilhamla Julia Teyze'yi yazdı. Julia Urquidi ise buna 1958'de Madrid'e taşınmalarıyla başlayan yurt dışı yıllarında yaşadıkları çalkantılı ilişkiyi anlattığı anı kitabı What Varguitas Did Not Say (1983) ile yanıt verdi. 1964'te boşandılar ve Llosa, birinci dereceden kuzeni Patricia Llosa Urquidi ile evlendi. 50 yıllık bu evlilik ise şarkıcı Julio Iglesias'ın eski eşi Isabel Preysler'le ilişkisinin ortaya çıkması üzerine sona erdi.

Bu sırada Madrid'den Paris'e, oradan Londra'ya ve Barcelona'ya geçmiş; 1975'te Peru'ya dönmeden önceki 17 yılını İspanyolca öğretmeni, tercüman, yayıncı, gazeteci ve üniversitelerde konuk hoca olarak çalışarak geçirmişti. Öte yandan edebiyatı, ülkesine çok daha önce dönmüştü. 1969'da yayımlanan Yeşil Ev'le birlikte artık adı Boom Latinoamericano'nun büyük yazarları arasında anılmaya başlamıştı. Edebiyat profesörü Juan E. De Castro, bu yıllarda dört büyük Boom yazarından Küba Devrimi'ne en yakın olanın Llosa olduğunu söylüyor. Llosa'nın 1967'de Rómulo Gallegos Ödülü'nü kabul ederken yaptığı konuşma da bunu doğruluyor:

"On, yirmi ya da elli yıl içinde, Küba'da olduğu gibi bizim ülkelerimizde de sosyal adaletin zamanı gelecek ve Latin Amerika'nın tamamı kendisini yağmalayan düzenden, kendisini sömüren kastlardan, şu anda kendisini aşağılayan ve baskı altında tutan güçlerden kurtulmuş olacaktır."

Öte yandan 1968'de yaptığı Küba ziyareti, bu görüşlerinde bir kırılma yarattı. 1971 yılında Castro hükümetinin, rejimi eleştiren şair Heberto Padilla’yı hapse atmasının ardından Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Octavio Paz ve diğer Boom yazarlarıyla birlikte entelektüellere yönelik baskıyı kınayan bir açık mektubun imzacıları arasında yer aldı. Ancak 1970'li yıllar, Llosa'nın bireysel özgürlüklere, serbest piyasaya ve devletin küçülmesine dair neoliberal fikirlerini çok daha yüksek sesle dile getirerek diğer Boom yazarlarından ayrıştığı bir dönem oldu.

Bu dönemin edebiyat magazinine kalan patlama anı ise oğlunun vaftiz babası olan arkadaşı Gabriel García Márquez'e attığı yumruktu. 1976'da bir Meksika sinemasında yaşanan ve Márquez ile Llosa'nın 34 yıl küs kalmasına neden olan olayın arkasında Llosa'nın eşiyle ilgili bir olay olduğu konuşulsa da Llosa, 2017'de Madrid'deki bir üniversitede tartışmanın Küba ve Fidel Castro hakkındaki zıt görüşleri nedeniyle başladığını söylemişti.

Márquez'in "yumruk vakası"nın ardından çekilen fotoğrafı | Rodrigo Moya

1980'lerde edebiyattaki ünüyle birlikte siyasetteki profili de yükseliyordu. Bu yıllarda Peru televizyonunda bir talk show programı sunarken bir yandan Fernando Belaúnde Terry'nin muhafazakar hükümetini destekliyordu. 1984'te Terry'nin başbakan olma teklifini reddetti ancak 1987'de Alan García'nın Peru'nun özel bankacılık sistemini kamulaştırma hamlesine yanıt olarak Movimiento Libertad adlı bir siyasi parti kurdu ve onu 1990'da Frente Democrático (Demokratik Cephe) ittifakının cumhurbaşkanı adayı olmaya götüren kısa süreli aktif siyaset hayatının ilk adımını attı.

1987'de Peru finans sisteminin kamulaştırılmasına karşı düzenlediği mitinge 120 bin kişiyi çekmeyi de başarsa da ülkedeki hiperenflasyonun gölgesinde yapılan seçimler, ikinci turda Alberto Fujimori'nin zaferiyle sonuçlandı. Kampanyası boyunca şık kıyafetleri, aristokrat tavırları ve agnostik olduğunu itiraf etmesiyle yoksul Peru seçmenine tezat oluşturduğu için eleştirilen Llosa, "kirli bir savaş" olarak tanımladığı seçimden birkaç saat sonra ülkeden ayrıldı ve 1993'te İspanyol vatandaşlığına geçti, ancak hayatının sonuna dek Peru pasaportunu kullanmaya devam etti. O dönemi şöyle anlatıyordu:

"Yalan söylemedim. Radikal reformlara ve toplumsal fedakarlıklara ihtiyacımız olduğundan bahsettim ve başlangıçta işe yaradı. Ama sonra 'kirli savaş' geldi ve reformlarımın insanları işlerinden edeceğini iddia etti. Bu da özellikle toplumun en yoksul kesiminde çok etkili oldu. Latin Amerika'da vaatleri, gerçeklere tercih ediyoruz."

Yenilginin ardından gelen tüm seçimlerde Alberto Fujimori ve "faşizmin temsilcisi" olarak nitelediği kızı Keiko Fujimori’nin karşısındaki adayı destekleyen Llosa, 2002’de Atlas Network, Cato Institute ve Manhattan Institute gibi düşünce kuruluşlarının ortaklığıyla Amerika kıtasındaki muhafazakar politikacıları ve iş insanlarını destekleyen La Fundación Internacional para la Libertad’ı kurdu. 2005 yılında "gelişmiş hükümet politikalarına" katkıları nedeniyle American Enterprise Institute'ten aldığı Irving Kristol Ödülü'nü kabul ederken “siyasi ve ekonomik özgürlüklerin bir madalyanın iki yüzü gibi” olduğunu söyledi ve o dönemde Brezilya'da başkanlığının ilk döneminde olan Lula da Silva'yı mali disiplini benimsediği ve yabancı yatırımları teşvik ettiği için övdü. 2022 seçimlerinde ise da Silva'ya karşı aşırı sağcı Jair Bolsonaro'yu destekledi.

Llosa ayrıca 2018 yılında İspanyol El País gazetesi için kaleme aldığı köşe yazısında feminizmi "edebiyatın baş düşmanı" olarak tanımladı. Ertesi yıl yaptığı açıklamada ise Meksika’da gazeteci ölümlerinde yaşanan artışı, basın özgürlüğünün genişlemesine ve gazetecilerin daha önce söyleyemediklerini dile getirebilmesine bağladı.

Hayatı boyunca hem toplumsal hem de kişisel tarihindeki otoriter karakterlerin hayaletlerini kovalayan Llosa, edebiyat kariyerinin sonlarına doğru, 1930'dan 1961'e kadar Dominik Cumhuriyeti'ni kanlı bir diktatörlük rejimiyle yöneten Rafael Trujillo'yu zihni ve bedeni üzerinde kontrolünü yitirmiş, kaçınılmaz ölümüne giden yolda son günlerini yaşayan bir "şeytan" olarak tasvir ettiği Teke Şenliği'ni (2000) yazarak son "şeytan çıkarma" ayinlerinden birine girişti.

"Beni derinden tiksindiren ve öfkelendiren bir şey varsa o da diktatörlüktür" diyordu:

"Bu sadece siyasi bir kanaat veya ahlaki bir ilke değil; içimde hissettiğim bir bükülme, içgüdüsel bir tepki... Belki kendi ülkemde birçok diktatöre katlandığım içindir, belki de çocukken otoritenin acımasızca dayatılmasını kendi bedenimde deneyimlediğim için."

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş