Tatil sahnesinin gölgesindekiler: Turizmin yolu nereye çıkıyor?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Tatil, Arapça “atıl etme, başıboş bırakma, ihmal etme, salma” anlamına gelir. Bu yönüyle bir kopuşu, askıya almayı ima eder. Tatil, modern insan için genellikle çalışmanın ya da yaşamanın varlığına bağlı olarak anlam kazanan bir aradır. Peki hayatın her anlamıyla merkezine oturtulmuş bir ara form olarak bu “boşluk” ne anlama gelir?
Antik Yunan’da scholē, yani boş zaman, dinlenme anlamında kullanılan bu kavram, “öğrenmeye, düşünmeye, tartışmaya” adanmış bir zaman olarak görülürdü. Düşünsel faaliyetler, sohbetler ve tartışmalar genellikle belirli bir yerde yapıldığından zamanla bu faaliyetlerin yapıldığı yer, yani "ders verilen yer" ya da "okul" anlamında da kullanılmaya başladı. Yani aslında boş zaman, insanı nitelik bakımından güçlendiren en dolu zaman olarak görülürdü. Peki bugün?
Tatilin kitlesel biçimde ortaya çıkışı, Sanayi Devrimi'yle ve işçi sınıfının hak mücadelesi ile doğrudan ilişkilidir. İşgücü yeniden üretilebilsin diye çalışmanın yanında zorunlu olarak bir “dinlenme” süresi de tanımlandı. Bu yönüyle tatil, sistemin sürekliliği için planlanmış bir nefes alma aralığına dönüştü. Zamanla sistemin yükünü gizleyen bir paravan işlevine dönüştü. Bugün ise tatilin sınıfsal çerçevesi, yalnızca mesaiyle sınırlı değildir. Freelance çalışanlar için de ayrı bir sorunsal doğar. Freelance çalışanlar, sürekli bir tetikte olma hâli ile baş başa bırakılır. Ne tam özgürdür ne de tam bağlıdır.
Paul Lafargue, Tembellik Hakkı adlı kitabında “çalışma”yı kutsayan modern ahlak anlayışını yıkıcı bir biçimde eleştirir. Tatili, çalışmanın zıttı değil; ona içkin ama bir başka özgürlük tahayyülünün habercisi olarak görür. Bertrand Russell da Aylaklığa Övgü'de “Uygarlık, insanların boş zamanlarında ne yaptığıyla ilgilidir” diyerek tatili kültürel ve zihinsel üretim alanı olarak görür. Ne var ki bugünün tatili, ne zihinsel üretim ne de ruhsal yenilenme için kurgulanmıştır.
Russel’in aylaklığı, bugünün “tatil paketleri”ne hiç benzemez. Çalışmanın “norm” olarak görülmesi, modern anlamda Sanayi Devrimi ile başlasa da kökleri Neolitik Çağ'dadır. Çalışmak, daha çok artı değer üretmek için türümüzün zorunlu olmayan ihtiyaçlarına yönelik bir eylemdir. Bu nedenle bugünün tatili, doğal olarak artı değer üretmeye, mülkiyete, tahakküme, ataerkiye içkin bir eyleme dönüşerek statükoyu yeniden üretir.
Theodor Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramı, bugünkü tatil anlayışını çözümlemek için oldukça işlevseldir. Tatil de artık diğer “kültürel ürünler” gibi paketlenerek, biçimlendirilerek, reklamlarla şekillendirilerek, imgelerle kaşınıp beklentilerle arzu nesnesine dönüştürülerek tüketiciye sunulan bir mal; deneyimden çok temsil: Tüketicinin arzularını kaşıyan imgelerle pazarlanıyor. Bugün tatilin sektöre dönüşmesi olan turizm, aslında çalışmanın kutsanarak ibadete dönüşmesini sağlayan bir simülasyon.
Simülasyon hâlini alan tatil, bağımlılık yaratan “uyuşturucu”ya dönüşürken deneyim alanları bir tür “tedarik alanı”na, tüketicinin geçici doyumu için yeniden tasarlanan doğa, kültürel motifler ve hatta insanlar da “torbacıya” dönüşür. Yerel halk, o çok arzulanan "kaçış"ın malzemesini sağlayan bir araca indirgenir.
Yurttaş olarak saygı görmeyen birey, müşteri olarak önemsenir. Kamusal yaşamda hor görülen, tatilde bir markanın VIP hizmetine mazhar olur. Sistem, derin sembolik eşitsizliği normalleştirir. Tatil, “iyi hissetmek” üzerinden toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretir. Bu geçici şatafat, sistemin onarıcı yanılsamasıdır: Tatil, ruhsal tükenmişliği değil, sembolik değersizliği telafi eder. Bedeli tatilcinin de üyesi olduğu işçi sınıfı öder.
- Her şey dahildir paketlere, ama psykhe, yani ruh hariç. Ama bu ruhsuzluk bedava değildir: Kredi kartı borçları, seyahat kredileri, gösteri için harcanan enerji… Ve tüm bu gayretin sonunda yalnızca “beğeni” kalır.
Tatilin çevresel ve toplumsal etkileri yadsınamaz. Turizm endüstrisi, doğayı bir “fon”a ya da “ürün”e dönüştürür. Tatil yalnızca insanı değil doğayı da tüketir. Gökova, Fethiye, Kapadokya gibi yerlerde betonlaşma, plastik kirliliği, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu doğrudan turizmin sonucudur. Otellerin su ve enerji tüketimi, tek başına bir köyün yıllık ihtiyacını aşabilir. Doğa dekorlaşır. Yerel halkın yaşamı turizme göre yeniden şekillendirilir: Evler pansiyonlaşır, köyler sahneye dönüşürken üretici köylü, prekaryalaşır; zamanla da mülksüzleşir, yurtsuzlaşır ve kentlere göç eder.
Turist için çekici olan her şey, sistematik olarak yok edilir. Yani tatil, doğaya dönmek değil; doğayı tüketmektir. Bu tüketimin arkasında çoğu zaman görünmeyen, köleleştirilmiş bir emek zinciri vardır: Bodrum, Antalya, Dubai ya da Yunan adalarında hizmet sektörü adeta bir “yeni kölelik” düzeniyle işler. Göçmen işçiler, düşük ücretli kadın emekçiler, günübirlik çalışan gençler, yer yer çocuk işçiler, güvencesizler, başkalarının kısa süreliğine “kral gibi” hissetmesi için sistematik olarak sömürülür.
Tatilin özellikle turizm ile birlikte 7. günü aşıp çalışma arası anlamına gelmesi, 2. Dünya Savaşı sonrasına denk gelir. Turizm endüstrisi, çalışmayı yüceltmek, sömürüyü katlanılır kılmak adına tatili ambalajlar. Tatilci, hizmet alarak kendini değerli hisseder. Bütün bir yıla tatil için katlanma, deyim yerindeyse Sysphosça bir eylemdir. Sermaye, artı değer üretmesi için işçiyi evine, haftada bir gün izne ve senede bir kez tatile yollar. Burada kullanılan anahtar kelimeler, ilişkinin ne denli asimetrik olduğunu gösterir. Bu asimetriden çalışanın rızası üretilerek istismar meşrulaştırılır. Tatilci, sistemin izin verdiği ölçüde bir “kaçış” yaşar ama bu kaçış, Prometheus’un cezasına benzer: Kartal her gün gelip karaciğerini yer.
Tatil artık yaşamak için değil, göstermek için yapılır. Sosyal medya aracılığıyla deneyimin kendisi değil, temsili ön plana çıkar. Tatil yapmak yetmez; görülmek gerekir. Berkeley’in “Var olmak, algılanmış olmaktır” önermesi, günümüzde “gösterilmiş olmaktır”a evrilmiştir. Mahremiyetin yitimi, tatilin giderek pornografikleşmesine yol açar. Gösteri içinde herkes aynılaşır; tatil artık “orada olmak” değil, “orada olunduğunu göstermek”tir.
Gerçek bir dinlenme yerine, temsil sahnesi kurulur. Bu sahne için insanlar büyük borçlar altına girebilir, kendi yaşantılarını sahte bir görsel düzeneğe göre şekillendirebilirler. Üretilmiş imgelerle pazarlanan bu deneyim, erotizmi aşarak pornografiye dönüşür; herkesin benzeştiği bir gösteri toplumuna evriliriz. Hatta ekolojik duyarlılık sergileyenler bile bu yapının dışında kalamaz; turizmin, yani ekolojik yıkımın en büyük tetikleyicisinin değirmenine su taşırlar. Bu bağlamda sürdürülebilirlik, yerellik, çevresel farkındalık gibi söylemler yalnızca pazarlama stratejisi olarak işlev görür.
Hatta ruhsal ya da spiritüel arayışlar da bu sistemin dışında kalamaz. Yoga kampları, meditasyon inzivaları, mindfulness atölyeleri gibi pratikler, artık birer "tatil formatı" içinde sunulmakta. Bu tür etkinlikler, kendi içlerinde ciddi bir potansiyel taşısa da endüstriyel yapının içine çekildiklerinde "ritüel dolu bir tüketim deneyimi"ne dönüşebilirler. Ruh arayışı, tatil paketine dahil edilmiştir. Arınma dahi pazarlanabilir bir deneyimdir.
Yazının başındaki soruya dönersek: Sahi, tatil ne demek? Belki de bir yere gitmek değil, bir şey olmaktan çıkmaktır. Tatil, yalnızca bedenin değil, zihnin de durduğu, dış taleplerden arındığı, gösterinin dışında kaldığı, üretimin ve tüketimin sessizleştiği bir aralıksa anlamlı olabilir.
Peki bugün dinlenmek ne anlama gelebilir? Arendt’in kontemplatif yaşamı yani yaşam üzerine derin düşünme, hakikati arama, dünyayı anlamaya dönük zihinsel faaliyeti tatil adını verdiğimiz bu dinlenme sürecinde gerçekleşiyor mu? Yaşamın anlamını, dünyadaki yerimizi, değerlerimizi ve eylemlerimizin sonuçlarını derin bir dikkatle sorgulayabiliyor muyuz?
Elbette tüm bu eleştirilerin dışında kalan deneyimler de var. Hâlâ bazı insanlar, tatili doğayla, insanla ve kültürle bağ kurmanın bir yolu olarak görür. Gittiği yeri tüketmek için değil, anlamak, öğrenmek, tanışmak için ziyaret eden; hizmet değil, ilişki arayan insanlar da var. Bunlar, yazının sorunsallaştırdığı endüstriyel tatil anlayışının dışındadır; aynı zamanda insanın kendiyle, doğayla ve kültürlerle tüketici olmayan bağlar kurabilmesinin de olanağını gösterir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


