Tekno-kapitalizm çağında seçimler hâlâ anlamlı mı?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Bugün içinde bulunduğumuz kapitalist ekonomik düzen ve onun üstyapı kurumları olan modern devlet ve hukuk düzenleri, tarihin belli bir aşamasında ortaya çıktı. Daha önceki düzende alt tabaka bir sınıf olan tüccarlar, giderek zenginleşerek monarkın hegemonyasını önce siyasal olarak dengeledi; sonrasındaysa kuvvetler ayrılığı aracılığıyla hukuksal bir denetleme sistemi kurdu.
Ancak ilerleyen aşamalarda giderek güçlenen burjuvazi kendi kurduğu bu kuvvetler arası denetleme sistemini yine kendi yok etti. Bunu, siyasal partiler yoluyla diğer kuvvetleri ele geçirerek yaptı. Bugün kağıt üzerinde kuvvetler ayrılığı hâlâ var gibi davransak da fiiliyatta kapitalist bir hegemonyada yaşadığımızı söylemek daha doğru.
Gelişen internet teknolojileriyle birlikteyse artık yeni bir aşamaya geçtiğimizi söyleyebiliriz. En büyük şirketler artık somut bir şeyler üretenler değil, bilgiye sahip olan ve onu kâr amacıyla işleyenler. Bu da bizim sınırsız bir tekno-kapitalizmle baş başa kaldığımız anlamına geliyor.
Peki bu durum neden sorunlu ve buna karşı ne yapabiliriz? Cevapları bulmak için tarihte biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
Burjuvazinin iktidara ortak oluşu
Orta Çağ Avrupası’nda kaderi Kral’ın iki dudağı arasındaki bir halk tabakasıyken devrimler yapan bir sınıfa dönüşen burjuvaziye bu gücü veren bilimsel atılımlar, Aydınlanma düşüncesi ve doğal haklar teorisi oldu. 17. ve 18. yüzyıllarda Newton ve Bacon gibi bilim insanlarının ve Kant gibi filozofların düşünceleri Locke tarafından mülkiyet hakkına dönüştürüldü. Böylece Kral’ın mutlak iktidarı son buldu ve tüccar sınıf, hak dediğimiz, malları ve ticareti koruyan delinmez kalkanlara sahip oldu.
Okyanuslara dayanabilen gemilerin yapılmaya başlanmasıyla hakların korumasında diğer kıtaları keşfe çıkan burjuvazi, Afrika’da sadece topraklara değil, insanlara da el koydu. Paris café’lerinde “İnsanların doğuştan gelen hakları vardır” diye nutuklar çekerken, köylerinden kopardığı Afrikalıları gemilere doldurup Amerika’ya taşıdı, oradaki plantasyonlarda köle olarak çalıştırdı. Buradan elde ettiği ürünleri de Avrupa’ya taşıyıp sattı ve bu “Atlantik sömürü üçgeni” sayesinde parasına para kattı.
Sonrasında sıra, bu zenginliğini kullanarak feodal iktidara kafa tutmaya geldi. İngiltere’de 1215 yılında imzalanan ve dünyadaki ilk anayasal belge olan Magna Carta’dan başlayarak Kral zaten sınırlı bir iktidara dönüşmüş, burjuvalarsa bir parçası olduğu Parlamento karar alım süreçlerinde giderek daha etkili olmuştu.
Ancak bu durum Kıta Avrupası’nda yaşanmadı. Aristokrasi Kral’la dayanışma içinde “eski düzeni” korumaya devam etti. Ta ki 1789 Fransız Devrimi’ne kadar...
Özgürlükler için anayasalcılık
Bugünkü modern ulus-devletlerin de kökeninde olduğu kabul edilen Fransız Devrimi’nin mantığı iktidarların sınırlanması gerektiğidir. Çünkü Montesquieu’nün ünlü sözünde olduğu gibi “Ezelî bir tecrübeyle sabittir ki iktidarı elinde bulunduran, onu kötüye kullanmaya meyleder.”
- Dolayısıyla, kimse mutlak iktidara sahip olmamalı, yönetim yetkileri çeşitli organlar arasında paylaştırılmalı ve bu organların yetkilerini kötüye kullanmaları halinde diğerleri onu durdurmalıydı. Bugün kuvvetler ayrılığı olarak bildiğimiz ilkenin temel mantığı budur.
Bu perspektif çerçevesinde Kral yürütme, Parlamento ise yasama organına dönüştü. Yargı ise bağımsız bir organ olarak hukukun üstünlüğünü sağlamakla görevlendirildi. Bu denge ve denetleme mekanizması en başta hak ve özgürlüklerin ortaya çıkabilmesi ve güvence altına alınabilmesi için elverişli bir ortam yarattı. (Tabii bu hak ve özgürlüklerden önce sadece burjuvazi yararlanabildi. Bugünkü hukuksal eşitliğin sağlanabilmesi için burjuvaziyle mücadele edilmesi gerekti, o ayrı bir yazının konusu.)
İşleri bozan kurum: Siyasal partiler
Ancak daha sonra ortaya, yeni düzenin önemli bir unsuru olan seçimlerin bir yan ürünü olan siyasal partiler çıktı ve işler değişti. Blok oy mekanizması nedeniyle parlamentolardaki tartışmaları anlamsızlaştırmasına ek olarak, zamanla yürütme organını da onlar belirlemeye başladı. Dolayısıyla, yürütme organı yasamanın eksenine girdi. Yargı da yıllara yayılan bir süreç sonucunda iki temel nedenle Parlamento’ya karşı bağımsızlığını yitirdi.
Bunlardan ilki, yargıç ve savcıların belirlenmesi süreçlerinde yasama ve onun eksenine girmiş yürütme organlarının etkili olmasıydı. Türkiye uzun yıllardır bu durumun uç ama güzel bir örneği. Adalet Bakanı’nın başkan olduğu ve bazı üyelerini de Cumhurbaşkanı’nın atadığı Hâkimler ve Savcılar Kurulu yıllardır kimin hâkim ve savcı olacağını belirlemekte ve onların özlük ve disiplin işlemleriyle ilgilenmekte. Böyle bir ortamda hâkim ve savcıların yasama ve yürütme karşısında bağımsız olması nesnel olarak beklenemez.
İkinci neden ise yargı organının asli görevi olan hukukun üstünlüğü ilkesinden kaynaklanmakta. Hâkim ve savcıların korumakla yükümlü olduğu kanun ve kurallar parlamentolar tarafından hazırlanmakta. Dolayısıyla, oyunun kurallarını burjuva sınıfı belirlemekte. “Millet egemenliği” perdesinin ardına saklanan bu sınıf, kendi çıkarlarına uygun kanunları tüm topluma, doğaya ve hayvanlara yargı organları aracılığıyla dayatmakta.
Yeni kral: Burjuvazi
Sonuç olarak, Kral’ın mutlak iktidarına karşı mücadele eden ve onu dengeleyerek hak ve özgürlüklerin ortaya çıkmasını sağlayan burjuvazi, bugün artık diğer kuvvetleri ele geçirmek suretiyle yeni bir hegemonya kurmuş durumda. Onu dengeleyecek ve sınırlayacak bir güç ne yazık ki yok. Ve bugün Montesquieu’nün sözünün bir kez daha doğrulandığına şahit oluyoruz: Sınırsızlaşan burjuvazi, devlet kurumlarını da kendi çıkarlarına alet ederek gücünü kötüye kullanıyor. Her gün daha fazla hissettiğimiz hak ve özgürlük sınırlamaları bunun en açık göstergesi.
Yakın zamana kadar bu sınırsız güç, vatandaşların tüketiciye dönüştürülmesi için kullanıldı. Klientelist bakış açısıyla ve neoliberal politikalar çerçevesinde sosyal haklar yok edildi, temel hak ve özgürlüklerse ancak onları bir şekilde “satın alabilenler” tarafından kullanılabilir hale getirildi. Buna en iyi örnek su, sağlıklı gıda, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların ücretli ve hatta pahalı metalara dönüştürülmesi.
İnternetle gelen yeni dönem
21. yüzyılda ise bu durum dönüşüm geçirdi ve vatandaşlar metalaştırılan temel hakların müşterisi olmaktan çıkıp, bizzat metaya dönüştü. Buna neden olan, kişisel verilerin paraya tahvil edilmesine imkan veren sosyal medya araçlarıydı. Sosyal medyayı kullanıcılarının bilgileri, onların hem fikirlerinin hem de eylemlerinin yönlendirilebilmesini ve hatta bazı hallerde manipüle edilebilmesini sağladı.
Bunun ilk örneklerinden biri, ilk Trump dönemini başlatan seçimlerde yaşanan Cambridge Analytica skandalı. Kampanya döneminde Facebook kullanıcılarına algılarının değiştirilmesine yönelik mikro kampanyalar yapıldığı ortaya çıktı. Daha yakın dönemde ise, burada da yazdığım gibi, Romanya’daki son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turundan birinci çıkan Călin Georgescu’nun adaylığı iptal edildi. Gerekçe, Rusya’dan yönetilen bir operasyonla onu destekleyen çok sayıda TikTok hesabının açılması.
Seçimler hâlâ anlamlı mı?
İnternetin kitleselleşmesinin ardından Manuel Castells artık bilginin demokratikleştiğini, devlet kontrolünden çıktığını ve bunun artık geri döndürülemez şekilde olumlu bir toplumsal dönüşüm yaratacağını iddia ediyordu. Bugün ne yazık ki bu öngörünün tersi bir dönemde yaşıyoruz. Castells yanıldı. Daha demokratik değil, daha otoriter yönetimler altında, özerk bireyler olma niteliğimizi kaybetmeme mücadelesi veriyoruz. Her karşılaştığımız sosyal medya gönderisinde algımızın tekno-kapitalist şirketler tarafından manipüle edilip edilmediğini kontrol etmek zorundayız.
Ancak çoğumuzun bu kontrolü yapmaya ne zamanı ne de altyapısı var. Kitleler şirketler ve algoritmalar yoluyla manipüle ediliyor. Bu da seçimler gibi -göstermelik de olsa- yönetim sistemine katılmamızı sağlayan en önemli aracın anlamını kaybetmesine neden oluyor. Artık iktidarları biz değil, kişisel verilerimizi elinde tutan ve bunlar sayesinde kişiye özel içerikler üretme kapasitesine erişen büyük şirketler belirliyor.
Kayıtsız şartsız şirket egemenliği
Böylece burjuvazi, Kral’ı sınırlayıp bir denge ve denetleme mekanizması kurarak sağladığı modern demokrasiyi, bu kez daha da mutlak bir iktidar yaratarak elimizden alıyor. Siyasetçilerin artık oylarımızı almak için bizi ikna edecek vaatlerde bulunmasına gerek yok, çünkü güçlü sosyal medya şirketleriyle anlaşıp algımızı yönetmesi kâfi. ABD’de TikTok’a kimin sahip olacağına dair kopan fırtınayı biraz da bu açıdan okumak gerekiyor.
Peki bu durumda biz ne yapabiliriz? Parlamentoların dezenformasyonu veya algı manipülasyonunu önlemek için düzenleme yapmasını beklemek, tahmin edeceğiniz üzere, saflık olur. Zira zamanı geldiğinde ve ihtiyaç duyduklarında bu yöntemleri kullanmaktan çekinmeyecek bir kitleden bahsediyoruz. Siyasetçilerin tek yaptığı, kontrol edemedikleri veya “makbul olmayan” sosyal medya ortamlarını yasaklamaktan ibaret.
Demokrasiyi kurtarmak yine bize düştü
Kanaatimce, seçimlerin anlamını kurtarabilmek için yapabileceğimiz en önemli şeylerden biri bağımsız medyanın hayatta kalmasını sağlamak. Bunu da onları siyaseten ve maddî olarak desteklemekle yapabiliriz. Nesnel olduğunu düşündüğümüz haber sitelerine doğrudan girmek, orada zaman geçirmek, abone olmak, aynı şekilde YouTube yayıncılarını izlemek ve maddî destek olmak bunun için yapabileceklerimiz arasında ilk aklıma gelen yöntemler.
Bu insanlar, bu şartlar altında inanılmaz bir emek sarf ederek bize objektif haber ulaştırmaya çalışıyor ve bu emeklerinin bir karşılığı olmalı. Demokrasi açısından yaşamsal olan bu hizmetten yararlananlar olarak küçük düzenli katkılarda bulunmak bütçemizi sarsmaz. Bunlara ek olarak, rastladığımız haber ve içerikleri doğruluğunu kontrol etmeden paylaşmamalı ve doğrulama yöntemi olarak da haberin ilk kaynağına gitmeye çalışmalıyız. Örneğin, CHP’nin bir açıklamasıyla ilgili bir haber okuyorsak bunu CHP’nin kendi sayfasından teyit etmeliyiz. Bu her zaman mümkün olmayabilir. Bu durumda da haberi kesin doğru olarak kabul etmemeli ve yaymamalıyız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Serkan Köybaşı
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




