Tifo yüzünden meyva yemeğe hasret kaldık

Röportajı yapan: Naki Bora
— Eyvah!.. felâket, tifo salgını başladı, artıyor, durdu derken; yine artmıya yüz tuttu diye bir aydır yüreğimizi oynatan, hepimizi göğsünden, kollarından aşı iğnelerile delik deşik ettiren bu âfet hakkında tanınmış doktorlarımız ne düşünüyorlar? Bu suali kendi kendime sorduktan sonra:
— Eh, dedim; günün meselesi kesilen bu işi anlamak bu okuyucular için faydalı bir iş sayılır. Öyle ya; kışın, hayalile geçindiğimiz bol taze meyvalı bu mevsimde tifo korkusile güzelim kayısı, şeftali, kavun, armut, çeşit çeşit erikler insanın iştahını gıcıklarken kendini bunlardan mahrum etmek bence, dünya cennetindeki cehennem azaplarından sayılır.
Önümüzde üzüm mevsimi var. Eğer bu korku daha uzun sürerse, söyle oh! deyinciye kadar bol bir üzüm yemekten de uzak kalacağız demektir. Aramızda öyle göbek sevenler tanırım ki buğulu bir çavuş üzümü salkımının kütür kütür tanelerini dişlerinde ezerken elindeki salkımın duruşunu, olgun ve dolgun vücutlu göz kamaştıran bir kadına değil, bin Venüse değişmez!...
*
Sıcak adamı oturduğu yerde su içinde bırakmıya yetip de artıyor bile... Kalorifer kazanından farksız tramvay arabasında sıcak ve sarsıntıdan oturduğum yerde biraz dalmışım. Kondüktörün:
— Hastahane!
Sesile kendime geldim. Evvelâ kapısını çalacağım sıhhat müesseselerinden «Gureba Hastanesi»ni seçerek işe başlamıştım. Kapıcıya sordum:
— Başhekimi göreceğim.
Beni yukarıdan aşağı süzüp görünürde hastaya benzer bir alâmetimi farkedemiyen kapıcı, elile çukurdaki hastane binasını gösterdi:
— Buradan dolaş, aşağı hastanededir.
Kapıcının gösterdiği yere gittim. Başhehim yoktu. Entaniye lâboratuvarı Şefi Osman Şerefeddini aradım, o da biraz evvel çıkmış. Başhekim odasının önündeki hademeden soruyorum:
— İçeride kimler var?
— Bayların hepsi içerde.
Kapıyı vurdum. Dört beş ağızdan çıkan "gel!" sesine uyarak içeri daldım!...
Odada beş altı iskemle vardı. Bunlardan hiç biri de boş değildi. Müessese doktorları öğle yemeğini sindirmek için olacak, burada tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Odanın ortasında beni görünce, birisi sordu:
— Kimi aradınız?
— Bay Osman Şerefeddini!...
— Ne yapacaksınız?
— Şu tifo salgını hakkında. Son...
Sözümü bitirmiye gerek kalmadı. Odaya koskoca bir tifo mikrobu girmiş gibi bana yan gözle bakan doktorlar bir anda toparlandılar. Bana ne aradığımı soran zat:
— Şimdi burada değiller... başka vakit teşrif edin!...
Diye atlatmıya kalktı... Nedense, şu tifodan doktorlar bizden daha çok korkuyorlar... Amma hastalığın kendinden değil, gazetecilere beyanat vermekten!...
Kıymetli doktorlarımızı fazla kurcalamıya lüzum görmedim. Yüzlerindeki mana bana:
— Haydi Allah aşkına... şu yemek üzeri sohbetimizi böyle korkulu suallerle zehir etme!
Der gibi geldi... Usulca kapıdan çıktım.
*
Yolumun üstünde Haseki hastanesi... onun değerli Başhekimi Nazmi Aziz Selcan vardı. Böyle bir yazı için üstadı çiğneyip geçemezdim tabii!..
Ötedenberi intizam ve mesaisindeki fevkalâdeliğile meşhur bu biricik kadın hastahanemizin önünde dehşetli bir insan ve otomobil kalabalığı göze çarpıyordu. Tam ben kapıdan girerken bir belediye hasta otomobili bir kadın hasta getirdi: Sararış yüzünde ölümün değilse bile, öldürücü bir hastalığın sarı ve vakur manası dolaşan bir genç kadın hasta!
— Nesi var?
Tek kelimeli bir sözle müthiş cevabı verdi:
— Tifo
*
Sertabibin odasına giden kübil koridorda bir hademe kolumdan tuttu:
— Heşt, nereye gidiyon?
— Başhekimi göreceğim.
— Göremezsin...
— Neden? Namahrem midir?..
— Namahrem falan bilmem. Göremezsün didük ua!..
— Ben yabancı değilim; Bay Nazmi Azizi tanırım da...
Hademe bir dakika düşündü; öyle ise get... nah şu odada...
Bu yüksek makamdam (?) müsaade alınca meselenin birinci kısmı halledilmiş oldu... Başhekimin odasına saldım.
Kıymetli doktorumuz Bay Nazmi Aziz, yazı masasının başında oturuyor, önünde ufacık bir acaip bez torba var... Arada sırada bu torbayı alıp başının üstünde tutuyor, sonra yine yerine bırakıyor.
Kısa sözle maksada geçtim.
— Son 24 saatte 37 musap gösteren tifo salgını hakkında...
Burada da sözüm kesildi. Başhekim o esnada bir çay fincanı içersinde önüne getirilen yoğurdu kendine doğru çekerken:
— Ben, dedi, bu hususta söz söyliyecek vaziyette değilim, beni mazur görün, çünkü daha dört gün evvel beni oğlumu bu hastalığın öldürücü ellerinde kaybettim...
18 yaşında genç bir münevver olan Kâmuranın ölümü beni de müteessir etti. Önündeki acaip torbayı tekrar başına götüren başhekim, sözüne şunları da ekledi:
— İşte, rahatsızlığım meydanda... Şu (buz) torbasile bu yoğurt kâsesi arasına sıkışan sıhhatim dört gündür hayli sarsıldı... Size bu hususta malûmat verecek entaniye lâboratuvarı şefimiz Esat Beyi görün rica ederim.
Ciğeri yanan babayı fazla deşemezdim. Lâboratuvarın yolunu tuttum.
Hastahane kapısının dışındaki muztarip çehreli ziyaretçi kalabalığına mukabil iç bahçede baştan ayağa beyaz elbiselerile küme küme şakalaşan -zâhir zaman 2,5 olmasına rağmen paydos vakti olacak- bir çok hemşirenin sesleri, kahkahaları neş'eli bir hava yaratıyor, genç hemşireler, çiçekli bahçeye üşüşmüş kelebek sürülerini andırıyorlardı.
Bunlardan birine lâboratuvarı sordum. Elile bahçenin uzak bir köşesini göstererek:
— Şuraya doğru yürüyün de sorun.
Dedi ve bir saniye için, kendisini arkadaşlarının sohbetinden ayırdığıma muğber olmuş gibi bir çehre ile hemen arkasını dönüp şakrak sürüye karıştı.
Lâboratuvarda Bay Esat yerine Teşrihi Marazî mütehassısı (Halis) i buldum. Üstadla tanıştığım halde söz tifo bahsine geçince mikrop koynuna girmiş gibi bir isticalle:
— Yok, yok: ben bu işlere karışmam... hasta, dünyadaki günlerini tamamladıktan sonra bana gelir... Ben de keser, biçer rapor veririm... Tifodan falan anlamam...
Cevabını yapıştırdı.
Daha salgının ilk günlerinde hariciye koğuşunda bir daireye 22 yatak açtıran Bay Nazmi Aziz, bu yatakların hemen o gün dolduğunu ve müracaat eden hastalara şimdilik randevu verildiğini ve bunların yatak boşaldıkça tedricen yatırılacağını öğrendikten sonra hastahanenin intizamına, mensup ve müstahdemlerinin bu sıhhat ince ve nezaketlerine hayran olarak oradan ayrıldım.
*
Cerrapaşadayım...
Başhekimin merdivenlerini çıkarken, uzaktan, sevimli doktor Üstad Rüştü Çapçı'nın sesini duydum:
— Ziver Bey... biraz gelir misin lütfen!
Üstadın kapısındayım... içerde başasistan Zivere aşı tatbik ediliyor. Hem de bizzat, üstad Rüştü Çapçının nazik ellerile!...
Kapıdan çıkan baş asistana "geçmiş olsun"u bastırdıktan sonra odaya girdim... Üstadla karşı karşıyayım... Başhekim kendine hâs ince nezaket ve yüksek misafirperverliğile karşılıyor:
— Buyurun bakalım... Galiba aşı istiyorsun. Haydi gel, her şey hazırken...
Saygı ile durduğum uerden sözünü kestim:
— Hayır üstadım, aşı için değil; bugünkü iz'acım, şu tifo meselesi...
Üstad gülerek ilâve etti:
— Yoo, bu işde yaya kaldın... gazetecilere beş defa beyanat verdim... artık beyanata paydos...
— Üstadım ben beyanat istemiyorum; sade, bugünkü havadislerde son 48 saatte 37 âşikâr musap kaydedildiğine göre, alınan tedbirlerin faydalı neticesi nedir, sizce bu tedabir kâfi vâfi midir, yoksa alınması icabeden başka tedbirlere de lüzum var mıdır?
— Alınan tedbirler kâfi ve vâfidir; bu hastalığın vâfi çaresi aşılar, kâfi çareler de biz hekimler ve ilâçlardan ibarettir.
— Pekâla üstadım, şu son 48 saatlik musabın artmasına ne buyurulur?
— Eh, elbet 800.000 kişilik bir şehide önlenen bir âfet üstüne bir kova su dökülen bir ateş gibi, bir anda kökünden kesilmez ya!... Alınan tedbirler sayesinde hastalığın seyri önlenmiştir; 10-15 gün içerisinde de kökünden silinip kalkacağına emin olabilirsiniz!..
— Yeni musaplar geliyor mu? Aşı işlerile hastane el'an meşgul müdür?
— Bugün gelen beş hastayı yatırdık... Aşı işine gelince, cayır cayır aşılıyoruz; biraz evvel baş asistan Ziveri kendi elimle aşıladım...
Üstad bir dakika düşündü, sonra gözlerini üstümde dolaştırdı:
— Hem sen aşı oldun mu? Sualini fırlattı... Lâtife için "hayır" diyecek oldum... Masanın başından fırladı:
— Ne? ne dedin? Halka verir telkini diye tam bu senin yaptığın işe derler, haydi bakalım aç göğsünü...
Diye masa üzerinde duran iğnelere sarıldı... Güç halle üstada teminat verdim.
Müsaade alıp odasından çıkarken, nâzık ve (??) doktorumuz, bu işin hulâsını yaptı:
— Alınan tedbirlerin kâfi olduğunu öğrendin ya... Ortada korkulacak bir şey kalmamış, hastalık seyrini kaybetmiştir... Hele aşıyı olduktan sonra çok sevdiğim taze meyva ve çiğ sebzeleri korkmadan yiyebilirsin!...
Kaynak: Son Telgraf, 15 Temmuz 1937, Sayfa 5-6.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Kupür
Geçmiş gazete ve dergilerden yazılar, makaleler, röportajlar. İki haftada bir cuma neşrolunur.
İLGİLİ OKUMALAR



