Toplumsal bir sorun olarak deprem: Örgütlenmiş bir örgütsüzlük


Deprem bölgesi için beije ile ped bağışçısı olabilirsiniz Yeni nesil menstrüel ürünler markası beije , kurulduğu günden bu yana “bağış felsefesi” ışığında kârının %8’ini regl yoksulluğuyla mücadele eden kişi ve kurumlara bağışlarken; bir süredir Askıda Ped projesiyle de yardım çalışmalarına herkesin kolayca katılmasına imkân sağlıyor. Ekip, Türkiye’de yaşanan deprem felaketi nedeniyle şubat ayının sonuna kadar hem kendi bağışlarını hem de satın alınan bütün Askıda Ped’leri deprem bölgesine yönlendiriyor . Şu ana kadar 420 binin üzerinde Askıda Ped toplayan beije; bu pedleri, kendi bağış havuzuyla birleştirerek; İhtiyaç Haritası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Temel İhtiyaç Derneği gibi kurumlar aracılığıyla gruplar hâlinde deprem bölgesine ulaştırmaya devam ediyor. Nasıl Askıda Ped bağışçısı olabilirsiniz? Bu bağlantı üzerinden bir , üç veya on iki kişilik grupların iki aylık ihtiyacını karşılayacak Askıda Ped paketlerinden satın alarak destek olabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Derya Nizam, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Deprem sosyolojik bir meseledir. Depremi bir doğa olayı olmaktan çıkaran ve bir felakete dönüştüren şey toplumsal faktörlerle ilişkilidir. Depreme karşı dayanıklı yapılar kurabilmek ya da depremin neden olduğu yıkımın üstesinden gelebilmek fiziksel olduğu kadar toplumsal inşa süreçleriyle de ilgilidir.
Sosyolojik çalışmalar genellikle afetlerin yarattığı toplumsal değişimlere odaklanır. Çünkü afetler sadece fiziki/maddi bir değişime değil, toplumsal değerlerin dönüştüğü sosyal değişimlere de vesile olabilir. Örneğin, afet yönetiminde devletin gösterdiği performans devlete atfedilen kutsal değerlerin yoğun olarak sorgulanmasını beraberinde getirebilir.
Devlet-toplum ilişkisi ne durumda?
Afetlerden korunmak ve afetleri daha iyi yönetebilmek için kaderci yaklaşımlardan ziyade bilimsel gelişmeler temelinde yönetim mekanizmalarını güçlendiren yerlerde afetler karşısında sosyal dayanıklılık seviyeleri daha yükseğe çıkarılabilir. Türkiye'de son dönemde afetler bağlamında devlet-toplum ilişkisi maalesef bu rasyonel temelden uzaklaştı, bütünüyle performatif bir alana dönüştü. Diğer bir ifadeyle, devletin işlevini ve performansını değerlerdirmek afet yönetiminin zaruri bir parçası olamıyor; bunun yerine afet yönetimi adına yürütülen tüm faaliyetler öncelikle devletin itibarını korumaya dönük önlemler olarak sunuluyor. Afetlere dayanıklılık meselesinin bir gösteri alanı hâline dönmesi, depremin yarattığı tahribatın üstesinden gelmek için gerekli yerel, ulusal ve küresel düzlemde toplumsal bağların kurulabilmesini ve güvene dayalı sosyal ilişkilerin oluşmasını zorlaştırıyor.
1999 Gölcük depreminden bu yana toplum olarak ne ölçüde değiştik? Aradaki 24 senede yaşanan felaketlerden yeterince ders çıkarabilmiş miyiz? Birbirimize ne kadar güvenebiliyoruz? Maalesef bu sorulara verecek olumlu cevaplar çok fazla değil. Arada geçen süre zarfında birleştiren değil ayrıştıran söylemlere yaslanan politikacıların ülkeyi afetlere daha iyi hazırlamak bir yana, çok daha kırılgan hâle getirdiğini görüyoruz.
Afetlere karşı yerel toplulukların direnci sınıf ve toplumsal kimlik temelinde yaşanan çok-katmanlı eşitsizliklere bağlı olarak şekillenir. Başka bir deyişle, afetlerin yarattığı kırılganlık her toplumsal grup ya da birey için aynı düzeyde değildir. Afetler toplumsal bir inşa süreci olarak var olan eşitsizlikleri maalesef daha çok pekiştiren bir sosyal değişime de gebe olabilir. Nepal’den Haiti’ye, daha önce yaşanmış deprem felaketleri bu yönde olumlu ve olumsuz birçok örneği içinde barındırır. Maraş depreminde enkaz altında kalan Suriyeli kişilerin Türkçe bilmedikleri anlaşılırsa kurtarılamayacağını düşünerek sadece ses çıkardıklarını belirtmesi ve yağmalama davranışının belirli etnik gruplarla özdeşleştirilmesi gibi örnekler bu sosyolojik gerçeği bir kez daha ortaya koydu. Türkiye’de bu eşitsizlikleri derinleştiren bir diğer faktör olarak siyasi ve ideolojik yakınlığı (yandaşlığı) da saymamız gerekiyor. "Şimdi siyaset yapmayın" sözleriyle perdelenen bir tür siyaset yapma biçimi toplumsal barışı güçlendirmek bir yana depremin yarattığı kırılganlıkları daha da artırıyor. Çünkü bu tür yaklaşımlar var olan eşitsizliklerin konuşulmasını ve bunlara karşı yerinde politikalar geliştirilmesini de engelliyor.

Fotoğraf: Kaan Walsh
Toplumsal değişimler
Öte yandan, Türkiye'de son yıllarda giderek artan siyasi kutuplaşmaya rağmen toplumun büyük kesiminin afet ardından yaşanan ilk süreçte dayanışma içinde olması umut veriyor. Bu dayanışmanın iyileşme döneminde de kalıcı ve sistemli bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Türkiye’de böylesi bir kolektif iradenin yeşerebilmesinin önündeki en büyük engel kaderci yaklaşımlar ve bu kaderci yaklaşımın pekiştirdiği siyasi kutuplaşmalardır. İmar affı örneğinde de gördüğümüz üzere halkın sorunlarını çözmek için kuralsızlığı kural hâline getiren politikacıların uyguladığı kalkınma projeleri akılcı değil, daha çok kaderci bir bakış açısına teslim edilmiştir.
Ayrıca, afetler süregiden toplumsal değişimlerin ivmesini güçlendirebilir. İklim krizi, pandemi, ekonomik kriz gibi nedenlerle yaşanan şoklar ardından kentlerden kırsal alanlara göç etme eğilimi son yıllarda artmıştı. Depremin yıkıcı etkilerinin şimdiden birçok insanın farklı yerlere zorunlu göçüne sebep olduğunu duyuyoruz. Bunun ne kadar kalıcı olacağını şimdiden kestirmek elbette zor. Ama deprem öncesinde ortaya çıkan eğilimlerle birlikte düşündüğümüzde şehirlerin demografik yapılarında önümüzdeki dönemlerde değişiklikler görmek bizi şaşırtmamalı. Deprem sadece diğer bölgelere olan göçü değil aynı zamanda bölge içinde kentlerden kırsal alanlara olan göçü de hızlandırabilir.
Deprem ardından göçe bağlı olarak şehirlerin demografik yapısının değişimi konusundaki kaygının Antakya örneğinde daha çok dile getirildiğine şahit olduk. Antakya’da yerleşik nüfusun azalması, Suriyeli nüfusun artması bir risk olarak gazeteciler tarafından açıkça dile getirilmiş durumda. Bu ayrılıkçı söylemlerin toplumsal barışı ve toplumsal içermeyi yeniden tesis etme sürecine olumlu bir fayda sunamayacağı aşikâr. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, afetlerin yıkıcı etkileriyle mücadelede, iyileşme sürecinde toplumsal bağlar oldukça önemli rollere sahip. Depremle yıkılan kentleri yeniden ve daha sürdürebilir olarak inşa ederken kapsayıcı ve katılımcı söylemler ile politikalar geliştirmek elzem.
Örgütlenmiş bir örgütsüzlük
Bitirirken son bir soru daha soralım: Afetlere ve krizlere karşı daha dayanıklı olmak siyasi gücün merkezileşmesi ve tek bir elde toplanmasıyla mı yoksa yerel yönetimlerin ve yerel toplulukların güç kazandığı bir yapı ile mi mümkün olabilir? Deprem sonrasında gördük ki siyasi gücün merkezileşmesi ve yerel yönetimlerin izole edilmesi afet yönetiminde başarı getirmiyor. Bu çerçevede merkezileşme ve yerelleşme arasındaki gerilimlerin masaya yatırılması her zamankinden daha mühim bir gündem maddesi olarak önümüzde duruyor.
Afet sosyolojisi alanında önemli çalışmaları bulunan Thomas Drabek ABD'de yaşanan afetler ardından sivil toplumun ortaya koyduğu parçalı ve düzensiz örgütlenmeye işaret etmek için yeni bir kavram kullanıyor: “örgütlenmiş bir örgütsüzlük”. Drabek, bu kavramla ABD'deki yerinde yönetim modelinin afetlere verilen tepkilerin parçalı olmasına yol açtığına işaret ediyor. Merkezileşmenin devasa boyutlara ulaştığı Türkiye bu duruma tezat bir örnek oluşturuyor. "Örgütlenmiş bir örgütsüzlük" kavramını Türkiye'de deprem ardından afet yönetiminde yaşanan sosyal karmaşayı/düzensizliği anlatabilmek için kullanabiliriz. Afet yönetiminde devletin bizatihi kendisi koordinasyonsuzluk üreten ve bu koordinasyonsuzluğu örgütleyen bir güç aygıtına büründü. Halbuki afetlere karşı dayanıklı olabilmek ayrıştırmak ve kutuplaştırmakla değil, güvene dayalı toplumsal ilişkilerden temellenen bir kolektif eylemle mümkün olabilir.
Özetle, deprem bir toplumsal sorundur. Toplumsal sorunlara karşı yürütülen mücadelede atılacak en önemli adım "bu artık böyle gidemez" diyebilmekten ve toplumsal sorunlara karşı kapsayıcı ve katılımcı siyasi politikalar üretmekten geçer.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
NEREDE YAYIMLANDI?
Depremin ardından; toplumsal yaralarımızı nasıl sararız? Depremi bir doğa olayı olmaktan çıkaran ve bir felakete dönüştüren toplumsal faktörler neler? Yaşadığımız inanılmaz yıkım, neoliberal umursamazlığın bir sonucu değil mi?
26 Şub 2023

YAZARLAR

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.




