Tramvayın Kurtuluş Caddesi’ne sapacağı yer
Mehmet Selahattin, 9 Kasım 1929
“Hiç dolaşıyorum!”
Bilmem dikkat ettiniz mi bu sözü dillere pelesenk edenler pek çok. Mesela Beyoğlu caddesinde kolunuza ansızın biri girer de “Ee, ne yapıyorsun bakalım?” diye sorsa vereceğiniz cevap şudur: “Hiç dolaşıyorum!”
Öyle ya sadece ip mi dolaşır? İnsan dolaşmaz mı sanki! Bu cuma günü ben de erkenden dolaşmaya çıkmıştım. Ama nasıl dolaşma? Hani şurası senin burası benim yok mu, işte o tarz bir şey. Evvela şöyle bir tramvaya atlayıp Fatih’e kadar gittim. Aman meğerse şu Fatih denen yer cuma günleri ne kadar can sıkıcı, manasız bir yer oluyormuş! Adeta sokaklarda cinler cirit oynuyor! Anlaşılan semt semt topu birden şehrin başka bir köşesine göç etmiş! Hakları da var. Haftanın biricik tatil gününü mahalle kahvesinde mi geçirsinler! Elbette gezip tozacaklar.
Laf lafı açar derler. Şu gezmek iyi ama tozmak ne oluyor? Yaz olsa hadi tozlanmak manasına gelir diyelim. Fakat biz bunu yaz kış kullanırız. Her neyse biz bahsimize gelelim. Fatih’i dediğim gibi pek fena ve esnetici bulunca yüz geri ettim. Nereye mi? Nereye olacak, bu sefer tam karşı tarafa.
***
Hah şöyle! Gördünüz mü? Bayağı içim ferahladı. Dünyada ne kadar cici bici şey varsa hep burada. Şu Beyoğlu’nun pahası bulunmaz vesselam! Manav dükkanlarından aldığınız yemişlerinde bile başka lezzet bulursunuz. Manzara gözlerinizin önünde mütemadiyen değişir durur. Rüzgar gibi giden otomobillerin içinde öyle mahluklar görürsünüz ki sanki bu toprağın kızları değildirler. Her birini bulutlu bir perde arkasından seyreder gibi insanlığın fevkine çıkıp gökten inmiş şeyler sanırsınız. Bu, hayalinizin bir şaşırtması da olsa Beyoğlu caddesinde kendiyle meşgul olacak kadar bile vakit bulamayışı insana pek hoş gelir. Hemen her adımda bir eski dost ile karşılaşır yahut bir yenisiyle tanışırsınız. Beyoğlu bütün İstanbulluların birbirlerini kolaylıkla buldukları yerdir. Anadolu’nun uzak bir kasabasından gelmiş bir adam mesela Kariye Camisi’ni, hatta Ayasofya’daki Yerebatan’ı görmemiş, Topkapı Sarayı Müzesi’ni gezmemiş olabilir. Fakat Beyoğlu’nu… Orasını daha geldiği günün akşamı mutlaka ziyaret etmiştir.
***
Tramvayın Kurtuluş caddesine sapacağı yer, yani şu kondüktörün “Hamam!” diye bağırdığı yerin önü cuma günleri adeta omuz omuza sökmeyecek bir hal alıyormuş meğerse. Köşedeki gazinonun avlusuna iskemleleri atıp nargile içenler arasına ben de karıştım. Tramvayların makas değiştirirken çıkardığı gıcırtı, satıcıların üst perdeden feryadı, otomobillerin “var vart”ı, motosikletlerin mitralyöz ateşine benzeyen çatırtısı arasında kimi kolunda birer nazenin, kimi bir muşmula, kimi kucağında bir çocuk, kimi de sadece elinde bir bastonla kafile kafile bütün Beyoğlu’nun önünden geçiyor.
Bunlar nereden gelip nereye gidiyorlar? Derhal hatırlatalım, aralarında bir yerden gelip diğer bir yere gidenler yok. Sadece ortada dönenler var! Aynı simaları birkaç dakika sonra bu sefer aksi istikametten gelirken görüyorum. Ya o köpekli madamlar… İçlerinde tam manasıyla kokona olanlar da var ama çoğu ter ü taze şeyler. Ellerinde birer zincir adeta şeker gibi bir yürüyüşle, arada dili bir karış dışarıda gelen köpeklerine: “Pist, Marki! Elado vire!” yahut “Fifi, Fifi venez içi!” gibi emirler vererek ilerlemeleri herhalde gözleri hırpalayacak bir manzara teşkil etmiyor. Yalnız o kedi derisinden kürk giyip de kurumlarında geçilmeyen eski Tatavla yeni Kurtuluş dilberlerinin kırıtması hiç çekilmiyor.
Bu arada baş parmaklarına varıncaya kadar her parmağına bir değil birkaç yüzük takıp yapma bebek gibi süslenmiş yosmalar görüyorum. Takmış takıştırmışlar ama gören göz kılavuz istemez, yakıştıramamışlar! Sonra o dil hercümerci nedir? Ermenice Rumcaya, Yahudice Rusçaya karışıp Türkçenin sesini elbirliğiyle boğmaya kalkışmalarına ne demeli? Gerçekte aşırılığı sevmem, her şeye kolayca fitillenmem ama bu karmakarışık lehçenin kopardığı ahenksiz vaveylaya da doğrusu sinirlenmemek elden gelmiyor. Dünyanın hiçbir yerinde bizim memleketteki kadar karışık dil inanmam ki konuşulmuş olsun.
***
Sözlü filmler çıktığı günden beri tanıdıklardan birini görmek istedim mi sinemaya gidiyorum. (…..) sinemasının 2.30 matinesinde şarkılı filmi seyrederken baktım daha ön sırada bir değil birkaç aşina:
- Vay, buradasın ha!
- Buradayım zahir!
Birisi dedi ki:
- Aman bekle de beraber çıkalım.
- Nereye?
- Birkaç bira içeriz.
Gafiller bizim günümüzü ve gecemizi istediğimiz gibi tasarrufa hakkımız var sanıyorlar! Dedim ki:
- Ben gelemem.
- Sen bilirsin. Biz senin şerefine birkaç kadeh fazla içeriz.
Onlar kendi hesaplarına ve benim sadece şerefime içedursunlar ben de size bu satırları hazırlamak üzere filmi yarıda bırakıp dönüyorum.
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair çok zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Tatavla'dan Kurtuluş'a, İstanbul-Prag hattı, rüzgar gibi geçen otomobiller, kürkü için çalınan kediler
30 Kas 2021

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


