Unutmak Özgür Hissettirir Mi?

“Belki de kalpleri bomboş olmayan insanların yaşayabildikleri yerler vardır.”
Unutmak Özgür Hissettirir Mi?

Türkiye’de Japon Edebiyatı deyince aklımıza gelen ilk isim nedense Murakami oluyor. Oysaki son dönemlerde Yoko Tawada, Sayaka Murata ve Yoko Ogowa gibi güçlü kalemler özellikle kadını ele alış biçimleriyle fazlasıyla öne çıkıyor. Kasiyer, Mor Etekli Kadın güçlü kadın figürleriyle önerilerim arasında.

Hafıza Polisi 94’te yazılmasına rağmen 2019’da İngilizceye çevrilerek dünyaya yayılıyor. İşte tam bu noktada 90’larda yazılan bir yandan zamansız bir yandan distopik bir romanı ele almak oldukça ilginç bir noktaya evriliyor. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, her gün yeni bir şeyin unutulduğu bir adada halk hafıza polislerinin korkusuyla yaşamaktadır. Ve bu korku onları her zaman unutma eylemine götürür. Unutanlar kadar hatırlamaktan korkmayanlar da vardır, bir grup ne olursa olsun hatıralarına ve geçmişe sıkı sıkıya sahip çıkmaktadır. En büyük bilinmezlik ise bu insanlara ne olduğu…

Aslında tam bu noktada Ogowa, bireyin baskıcı rejimler karşısında istemsiz de olsa ne kadar aciz durumda bırakıldığını tüm dünyaya dokunacak kadar evrensel ve zamansız bir şekilde ele alıyor. Bir distopya olarak ele aldığımızda, yazarın geleceğe dair dokunuşlarda bulunmamış olması belki de bu romanı bu kadar etkileyici kılıyor. Hayali bir zamanda değil, sanki her an gerçekleşebilecek kadar olağan bir süreci okuyoruz. Yazar, bir söyleşisinde insanların geçmişten bu yana, dünyanın dört bir yanında tekrarladıkları bu acizliğin karşısında her zaman azınlık dediğimiz kendi çabalarıyla başa çıkamayacakları mantıksızlık ve haksızlıkların önünde duran bir topluluğun olduğunu hatırlatmak istiyor.

Bir sabah uyandığınızda kuşların varlığını unutun mesela… Bu romanda tam olarak böyle oluyor, kavramlar, eşyalar, sesler, görüntüler ve tüm bunlara dair algılarımız, bilincimiz yok oluyor. Günlük yaşantımızda önemli bir yere sahip olan birçok eşyanın anısını ve varlığını unutmak yaşamı bir yandan da oldukça anlamsız kılıyor. Bu anlamsızlık belki de yok olduğunu görüp sustuğumuz şeylere de bir gönderme, içten içe bir burukluk duygusu bence.

Belirli dönemlerde edebiyat akımlarında kırılma noktaları yaşanıyor ve etkisi uzunca bir süre tüm eserlerde gözlemlenebiliyor. 20.yüzyılla başlayan distopya çağı da bunun bir sonucu, bu kadar çevremizde olmaları belki de yaşadığımız dünyayla fazlasıyla ortak noktaya sahip olmalarıdır. Ülkelerin siyasi ve sosyal yapılarını temelden değiştiren tüm etmenler distopyaların yükselişini de doğrudan etkiliyor. Distopik romanlar da yazıldıkları dönemin siyasal, teknolojik, sosyal durumundan etkilenerek eleştirilmek istenen, çarpıtılmış gerçeği ele alırlar. Tüm eserlerin temeli bir noktada kesişir: merkezileşmiş baskıcı sistemin kontrol mekanizmaları. Geleneksel kültürün izlerini silmeye çabalayan yaptırımlar, bireylere dayatılan sosyal roller, yavaş yavaş ama derinden bir hüküm aşaması… Belki de herkes arındırılmış bir topluma ulaşma idealiyle kaleme alıyor bu distopyaları. Tektipleştirilen bireyler romanlardaki sosyal yapının başta gelen özelliklerinden biri, tabii bunun ana çıkış kaynağı gelişen otorite yapılarının toplum ve bireyler üzerindeki dönüştürücü etkisi. Bireylerin gündelik yaşantısına yapılan baskıcı bir müdahalenin doğurduğu bir kaygı havası hakim tüm distopik romanların özünde, insanı korkutan ve bir yandan da tedirgin eden bir hava... Ve en derininde ise bireyin özgürlüğünün reddi… Bir noktada dönüp dolaşıp Foucault’nun “panoptikon”una geliyoruz. Kapatıldığınız bir yerde gözetlenme hissi… günümüzde sosyal medyayla da bu hissi sıkça yaşamıyor muyuz?

Hafıza Polisi’nde de toplumun genelini bir adada unutmaya terk etmek benzer bir çağrışım yapıyor aslında. Tüm distopyalarda olduğu gibi bireylerin hayatları üzerinde ciddi kısıtlamalar var ve bu durum sosyal ilişkilerde, toplum yapılanmasında da kendini gösteriyor, bireysellik yavaş yavaş bir tabuya dönüşüyor, sistemin iradesi dışında hareket etmek bir toplumdan sapma eylemi olarak görülüp cezalandırılıyor. Bu romanda da zorunluluk özgürlüğün önündeki engel olarak karşımıza çıkıyor. Unutma zorunluluğuna karşı hatırlama özgürlüğü…

Bireyin totaliter rejimlerle olan çatışmasında en çok üzerinde durulan konu aslında bireyin öz yapısal niteliklerini yitirmesidir genelde tıpkı bu romanda da hafızalara doğrudan uygulanan unutturma ediniminde olduğu gibi. Kolektif belleğin totaliter rejim tarafından yitirildiği bir hava içinde ilerlerken istemsizce soruyoruz, neden bellek? Neden unutmak?

Çünkü unutmak ve hatırlamak bireysel yaşamımızla toplumsal hayat arasında kurulan sıkı bir bağdır, bireyin toplumla kurduğu bir ilişkidir.

Hafıza kavramının bireysel olmadığını savunan Halbwaches, bireyin hafızasıın içinde yaşadığı toplumdan bağımsız ele alınmayacağını savunurken hafızayı kurgulayan öznenin yetiştiği toplumsal ve kültürel koşulların önemine de dikkat çekerek açıklar “kolektif hafıza” kavramını.

Toplumsal olarak benimsenen kolektif hafızanın inşasında unutma ve unutturma hakimken ötekileştirilen, dışlanan gruplarda unutmak ve hatırlamak olağandır, olmalıdır. Romanda unutturmak istenenlere veya resmi belleğin yaptırımlarına karşın bir “karşı hafıza” diğer bir şekilde hatırlama kültürü yeşermektedir. Bu da tıpkı yazarın annesi veya profesör gibi olayların varlığını yaşayan, fail olarak yükünü çekmiş insanların inşa ettiği bellektir.

Bu noktada bellek çalışmalarına değinmekte fayda var çünkü bellek konusu yüzyıllardır birçok sanat dalını yakından etkilemekte. Bu romanda bellek hatırlama ve unutma eylemleriyle karşımızda ve bu eylemlerin toplumsal olması önemli bir role sahip. Unutma kültürüne karşı bir hatırlama kültürü hattında bir toplumsal hafıza inşası...

Neden bellek sorusuna bir adım daha yaklaştığımızda, belleğin her zaman politik bir yanının olduğunu da hatırlamak gerekiyor. İktidar için bellek alanının inşa edilir olması onu politik alana çekiyor ve gücü elinde bulundurmak isteyenlerin ilgilendiği bir mesele haline getiriyor. Belleği ideolojik kılan en önemli nokta hem iktidarın hedefinde olması hem de onu hedef haline getiren hatırlamayı ve unutmayı aynı yerde barındırması. Hatırlama kadar unutma da politik bir tercih aslında çünkü bir noktada resmi tarihin tanımına götürüyor bizi, yani nelerin unutulup nelerin hatırlanacağına.

Belleğin bu açıdan kimlik oluşumunda önemli bir etkisi olduğunu görüyoruz, iktidarın hafızaya müdahalesinin önemli nedenlerinden biri de bu. Toplumsal bellek herhangi bir grubun kimliğini dayandıracağı temeller çerçevesinde oluşuyor. Kimlik ve belleğin bu kadar iç içe geçmiş kavramlar olmasının en önemli nedeni ikisinin de sosyalizasyon süreci ile birlikte var olması. Her iki kavram da her ne kadar bireye özgü bir yöne sahip olsa da içinde bulunduğu toplumun özelliklerini de yansıtır.

Hem genel kabullerde hem bu romanda hatırlamak, yeniden inşa süreci olarak görülüyor. Bir kimlik inşası, bir toplum inşası bir tarih inşası… Hatırlanması gerekenleri iktidarın belirlemesi de bu noktada hatırlamayı ideolojik yapıyor. Geçmişi baskılamanın bir biçimi de hatırlama yasakları, toplumların uzun yıllardır farklı biçimler maruz kaldığı bu yasaklar; birer inkar ve baskılama şeklinde uygulanan unutturma politikaları.

İstemsiz de olsa bu kadar bellek ve unutmak üzerinde durduğumuzda 2.Dünya Savaşı sonrası yaşananlarla yazarın Japonya’nın kolektif belleğindeki boşluklara bir gönderme yapıp yapmadığını da düşünmeden geçemiyorum.

Her başlangıcın içinde bir anımsama öğesi yatmaz mı?

Paul Connerton da tarihi yeniden kurma pratiğini toplumsal belleğe bağlar. Bu sebeple devlet aygıtının yurttaşların belleğini silme yolunda sistemli biçimde kullandığı durumlar ortaya çıkmasını açıklamaya çalışır.Tüm totaliter rejimlerin izlediği yoldur bu aslında geçmişin tanıklığını yapacak kimseyi bırakmamak, tarihte yeni bir sayfa açmak.

Bellekteki her şey istemli mi orada tutuluyor? Hatırlama ve anımsama edimi bilinçli mi yoksa unutmak kadar ani mi?

Suarez-Arauz Amnezi Manifestosu’nda unutkanlığın bizi özgür kıldığını savunması bu kitapla güzel bir noktada buluşturdu beni. Eksiksiz bir belleğe sahip olsak varlığımız dayanılmaz olurdu diyor Arauz, belleği bu kadar değerli kılanın da bilinmezliklerle dolu olması olduğunu savunuyor. Gerçekten unuttukça özgürleşir miyiz?

Unutmaya karşı direnen yazmak eylemi

Hafıza Polisi’nin en önemli iki kişisi bence editör ve yazar, onların ilişkisi ve ne olursa olsun kaybolan her şeye sessizce direnen yazmak eylemi! Belleğin en eski yardımcılarından biridir yazı, aslında belleğin sahip olduklarını yedeklemekle görevlidir diyebiliriz. Çünkü yazı söz gibi zaman içinde akıp gitmiyor, daha sabitleyici bir özelliğe sahip. Belleğin bir aracı demek yanlış olmaz, tüm eylemleri unutulmaktan kurtarıyor, bu romanda olduğu gibi kayboluşa yazarak karşı çıkıyoruz öte yandan…

Edebiyat, kayıt altında tuttuklarıyla geçmişin birikimini geleceğe taşımada önemli bir rol oynuyor. Anımsama, geçmişe dair “şimdi” ile kurulan bir bağ bizim için. Ogowa, karakter seçimiyle buna çok güzel bir noktadan değiniyor. Tüm bu koşullarda kendi bilincinin içinde küçük bir odada yazmaya devam eden editör gibi..

Bülteni sonlandırmadan bir de bellek ve hatırlama eylemi üzerine buraya bir okuma listesi bırakalım:

  • Jan Assmann / Kültürel Bellek
  • Paul Connerton / Toplumlar Nasıl Anımsar?
  • Georgi Gospodinov/ Zaman Sığınağı
  • Tim Parks & Manzotti / Zihnin Ucu Bucağı
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1Kitap1Mekan1Kitap1Mekan

BÜLTEN SAYISI

Unutmak Özgür Hissettirir Mi?

“Belki de kalpleri bomboş olmayan insanların yaşayabildikleri yerler vardır.”

05 Şub 2022

Unutmak Özgür Hissettirir Mi?

YAZARLAR

1Kitap1Mekan

Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!

İLGİLİ OKUMALAR