Vatandaş Müşterileşirken Ofsayttan Nasıl Çıkarız?

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Bugün hâlâ hemen her yerde, çok farklı kesimlerden gelen insanların ortak bir konusu var. Futbol! Artık çok nadir yaşadığımız bir an; insanlar aynı saatte aynı yayını izliyorlar. Hatta çok eski günlerdeki gibi TRT1’in başına geçiyorlar. İtiraf edelim bunun nostaljik bir tarafı var. Katar’da devam eden Dünya Futbol Şampiyonası bu ağır zamanlarda bir hafifleme olanağı sunuyor. Ama ahir zamanlardaki her şey gibi bu Dünya Kupasının da tadı biraz kaçık.
Bundan 12 sene önce, 2010’da FIFA’nın 2022 Dünya Kupası’nın ev sahibi olarak Katar’ı ilan etmesinden bu yana yer seçimine dair tartışmalar bitmek bilmedi. Yabancı işçilerin çalışma koşullarındaki büyük sorunlar, insan hakları ihlalleri, LGBTQ bireylere karşı ayrımcılık, içki yasakları da dahil farklı yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlük Katar’la ilgili memnuniyetsizliğin dile getirilmesinde özellikle öne çıktı. Ama bir yandan da ilk defa bir Orta Doğu ülkesinde, bir Müslüman ülkede, bir dünya kupasının yapılmasına da dikkat çekenler çok oldu. 1940’larda çoğunluğun balıkçılık ve inci avcılığıyla geçindiği küçücük yoksul bir emirlikten petrol ve doğal gazın bulunması ve işlenmeye başlanmasıyla birlikte 21. Yüzyıla girerken dünyanın kişi başına düşen geliriyle en zengin ülkelerinden biri olan Katar hakkında çok konuşuldu, konuşuluyor. 300,000 Katarlı’nın yaklaşık 3 milyon (çoğunluğunu Güney Doğu Asyalıların ve Afrikalıların oluşturduğu) yabancı işçiyle hayatını sürdürdüğü bu ülkenin son zamanlarda spora (ve özellikle futbola!) ve iletişime (Al Jazeera, beIN Sports) yaptığı yatırımların bu ilginin oluşmasında önemli katkıları oldu tabii.
Ama bu yazının derdi dünya kupasının Katar’da yapılmasının yarattığı tartışmalar değil. Bu konularla özellikle ilgileniyorsanız bir iki küçük okuma ve dinleme tavsiyemiz olabilir ancak. En başta bizim favori podcast serilerimizden Throughline’ın “Katar’ın Dünya Kupası” başlıklı bölümünü not edelim. Burada hem Katar’ın tarihine hem de bugününde futbolun önemine dair çok enteresan detayları ve oldukça zengin bir analizi bulabilirsiniz. Bu bölümün baş konuğu İngiltereli yazar James Montague özellikle Orta Doğu ülkelerinde futbolun artan popülerliği üzerine birçok kitap yazmış. Bunlar arasında When Friday Comes: Football in the War Zone (Mainstream, 2008) (Cuma Gelince: Savaş Bölgesinde Futbol) ve The Billionaires Club: The Unstoppable Rise of Football's Super-Rich Owners (Bloomsbury, 2017)(Milyarderler Kulübü: Futbolun Süper-zengin Sahiplerinin Durdurulamaz Yükselişi) bizim özellikle dikkatimizi çekti. İkinci tavsiyemiz Ankara’da yaşayan yine İngiltereli ve futbol araştırmalarıyla bildiğimiz sosyal antropolog John McManus’un son kitabı olacak: Inside Qatar: Hidden Stories from One of the Richest Nations on Earth (Icon Books) (Katar’ın İçyüzü: Yeryüzünün En Zengin Ülkelerinden Birinden Gizli Kalmış Hikâyeler). McManus’un Katar’da sayıları 2000’de 19’ken bugün 150’yi geçen otellerdeki yaşama kültürüne dair gazete yazısı da konuyla ilgili son günlerde rastladığımız okunmaya değer yazılardan. Bu arada McManus’un 2018’de yayınlanan Türkiye’de futbol ve popüler kültürle ilgili kitabının bu sene Cehennemden Öte: Türkiye Futbolunun Ruhunu Arayış (İthaki) başlığıyla Türkçeye çevrildiğini de notlarımıza ekleyelim.

Biz bu yazıda sadece futbolun değil hemen her spor branşının giderek endüstrileşmesinin ve ticarileşmesinin siyasi sonuçlarını tartışmak istiyoruz. Olimpiyatlar da dahil uluslararası büyük spor turnuvaları bugün Katar’da olduğu gibi ne zaman bu kadar şaşalı, ışıltılı, bol markalı, çok sponsorlu hale geldi? Bu süreçte kimler kaybediyor, kimler kazanıyor? Sporun giderek daha fazla ticarileşmesinin iktisadi olduğu kadar siyasi ve kültürel sonuçları üzerine düşünmek neden önemli? Giriş paragrafımızdaki TRT bahsinden devamla, TRT’de ortak yayın seyredilen günler neden bugünlerden farklı? Aradaki fark salt TRT’de artık neredeyse sadece sahibinin sesinin çıkmasında mı? İletişimiyle, diliyle, mizansenleriyle bugünün spor dünyasına bakarak tüketimin hayatımızdaki yerine dair ne söyleyebiliriz?
Almanyalı sosyolog Wolfgang Streeck’in “Citizens as Customers” (Müşteri olarak Vatandaşlar) başlıklı New Left Review makalesi bu sorulara cevap bulma yolunda oldukça isabetli bir başlangıç noktası. Bu makaledeki tezlerle örülü daha da kapsamlı bir tartışma için Streeck’in 2014’de çıkan Buying Time: The Delayed Crisis of Democratic Capitalism (Satın Alınan Zaman: Demokratik Kapitalizmin Gecikmiş Krizi, Koç Ü. Yayınları, 2016) kitabına da bakabilirsiniz.

Streeck bugünü daha iyi anlayabilmek için bize öncelikle Amerika ve Avrupa ekonomilerinin etkileyici bir şekilde büyüdüğü 1945 sonrası sosyo-ekonomik düzenin temel niteliklerini hatırlatıyor. (Birçok sosyal bilimci 1940’lar ve 1970’ler arası bu dönemi Fordizm terimiyle kavramsallaştırır.) Bu düzenin en başta gelen özelliği, maaşlar, sosyal güvenlik harcamaları ve devletin (bedava ya da çok az ücret karşılığı) sağladığı sağlık, eğitim gibi hizmetler yoluyla artan refahın işçi sınıfları ve memurlarla paylaşılmasıydı. Böylece Yirminci yüzyılın başından beri artmakta olan endüstriyel seri üretim kapasitesini tüketebilecek bir kesim oluşturuluyordu. Genişleyen orta sınıfların evlerinin kapısına birer araba yanaşıyor ve evleri o zamanlar gerçekten uzun ömürlü sıfatını hak edecek ve tamir edilebilecek şekilde tasarlanmış “dayanıklı tüketim mallarıyla”, yani buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinası, televizyon gibi ürünlerle donanıyordu. Artık temel ihtiyaç olarak görülen ve kitlesel üretim sayesinde ucuzlayan bu ürünlere kitlelerin erişimi de zamanla daha büyüdü. Bir anlamda kitle üretimi ile kitle tüketimi mutlu bir dengeye oturtulmuştu.
Bu dönemde pazar hâlâ çok açıktı ve dert satmak değil, ucuz ve etkin üretmekti. Satın aldığın ürünlerin gelmesi için sakince sıra beklenilen zamanlardı. Evine telefon bağlatmak için başvurunca beklediğin gibi, satın almak istediğin arabanın da fabrikadan gelmesini bekliyordun. Telefon servisini devlet veriyordu, arabayı özel sektör üretiyordu, ama ikisi için de sıraya giriliyordu. Bu anlamda devlet ve özel sektör birbirine benziyordu. (Streeck, Almanya’da o zamanlar telefon için de otomobil için de ortalama bekleme süresinin yaklaşık altı ay olduğunu hatırlatıyor.) Kitle üretimi adı üzerinde kitleseldi ve tüketici olarak idealindeki arabayı değil de sana sunulan standart ürünü alabiliyordun.
1970’lerde bu mutlu denge sarsılmaya başladı ve daha önce de birçok yazımızda değindiğimiz, büyük çaplı bir sosyo-ekonomik değişim yaşandı küresel ölçekte. Pazarın doyduğu ve bir anlamda tıkandığı 1970’lerde (başta 73 petrol krizi olmak üzere elbette başka dinamiklerin de katkısıyla) ve özellikle 1980 sonrasında kitle üretimi büyük ölçekli butik üretime doğru evrilmeye başladı. Şirketler ürün çeşitlenmesine gitmeye başlamışlardı. Müşterilerinin bireysel zevk ve arzularına hitap eden ürünlere daha çok para vermeye, bunu yapabilmek için de daha çok çalışmaya ve daha çok borçlanmaya hazır olduğunu görüyorlardı. Bir başka deyişle şirketler kitlesel, standart ürünlerle doymuş gibi görünen pazarın dibe doğru kazıldıkça derinleşerek genişleyebildiğini fark ettiler. 1980’lere gelindiğinde Volksagen’ın Wolfsburg fabrikalarında aynı günde üretimi tamamlanan herhangi iki araba birbirinin aynı değildi artık.
Olay sadece arabalarda, buzdolaplarında yaşanmıyordu. Parfümler, çantalar, kremler gibi lüks tüketim maddelerinin de pazara akmasıyla pazar daha da genişliyordu. Ürünlerin raf ömrü kısalırken üreticilerin hedeflerine koydukları tüketici grupları daha da daralıyordu. Streeck bu dönüşümü iki katmanda tartışıyor: ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir ekonomiden isteklerin karşılanmasına yönelik bir ekonomiye geçiş ve doygun (saturated) pazarın yerini müreffeh (affluent) bir pazarın alması. Bu yeni pazarda hâkimiyet en azından görünüşte satıcılardan alıcılara kayıyor.
İhtiyaç ve istekler arasındaki değişen dengeyi anlamak için Streeck’in Swatch saat örneği oldukça faydalı. Quartz temelli mikro işlemcilerin mekanik saat mekanizmasının yerini almasıyla saatlerin seri üretimleri ucuzlayıp kolaylaşıyor. 1970’lere kadar insanın bir, bilemedin iki saati olurdu, olabilirdi. Ama değişken ruh hallerimizi yansıtacak ve kıyafetlerimize, girdiğimiz ortamlara uyum sağlayabilecek birbirinden çok farklı saatlerimiz olsun istemez miydik? Swatch tam bunu yapıyor. İster eğlenceli ister ağırbaşlı ister şık ister gündelik her hale uygun her türlü arzuyu karşılayabilecek çeşitlilikte saatler üretiyor. Saatten otomobile, hızlı yemekten kıyafete hemen her sektörde esnek üretim modelleri ve yaygın (ve çoğunlukla küresel) dağıtım ağları üzerinde yükselen bir ekonomik modele geçtik 1980’lerde.

Öncesine kıyasla böyle bir ekonomide dümenin başına tüketiciler geçmiş gibi görünse de bu dönem aynı zamanda pazarın sosyal hayata musallat oluşunun da başlangıcı. Kendimizi artık neredeyse tamamen taktığımız saatle, giydiğimiz ayakkabıyla, içtiğimiz kahveyle ifade etmeye başladığımız zamanlar. Arabaların çeşitlenmesini adım adım şarabın çeşitlenmesi, kahvenin çeşitlenmesi takip ediyor. Yani bildik (bugün artık Türkleşen!) kahve ve azıcık da Nescafe’nin yegâne keyif içecekleri olduğu 1980’ler öncesi zamanlarla kahve çekirdeği Sumatra mı olsun Colombiya mı olsunları, üçüncü kuşak kahvecileri konuştuğumuz bugünler arasında dağlar kadar farklar oluşuyor.
Streeck ticarileşmenin derinleşmesinin ya da bizim ifademizle pazarın toplumsal hayata musallat oluşunun en iyi görülebileceği alanlardan birinin spor dünyası olduğunu belirtiyor. Streeck sporun katı disiplin, gönül vermişlik ve aşırı çalışmaya dayalı çileci değerler sistemini yücelten bir kurum olmaktan çıkıp tüketimle beslenen narsisistik değerler sistemiyle (ethos) şekillenen bir kuruma dönüştüğünü söylüyor. Mesela 1970’lere kadar Olimpiyatlar para kazanmayan “amatörlerin” (bir işi “aşk” için yapan insanların) yarıştıkları bir alandı. Çok kısa bir sürede bu amatör ruh tamamen yok oldu ve olimpiyatlar sporcuların, sponsorların, reklam endüstrisinin, basın ve yayın organlarının ve sporcuya, bedene yönelik malları üreten bilumum şirketlerin büyük paralar kazandığı devasa bir kazanç kapısına dönüştü. Streeck’in bahsettiği bu değişimin en net gözlenebildiği yerler arasında farklı dönemlerdeki olimpiyat açılış törenleri var. 1950’li, 1960’lı ve hatta 1970’li yılların olimpiyat açılış törenlerinin alçakgönüllü heyecanını, meşaleden başka bir ateşin, ışıltıların olmadığı törenleri düşünelim. Bir de bunu James Bond’un İngiltere kraliçesini açılışın yapıldığı stadyuma helikopterle indirdiği 2012 Olimpiyatları’yla karşılaştıralım. Olimpiyat açılışlarının giderek daha ışıltılı, parıltılı, tüketicinin arzularını daha da çok kışkırtıcı özelliklere büründüğü bu süreçte spor malzemeleri de giderek çeşitlendi, süslendi. Nike, Adidas gibi bir zamanlar sadece birkaç çeşit spor ayakkabısı üreten firmalar parfümden çoraba, kıyafete bin bir çeşit ürün satan devasa şirketlere dönüştü. Tabii artık şirketler/markalar da küreselleşti; ne Adidas’ın Almanlığı kaldı ne de Nike’ın Amerikanlığı. Böylece spor dünyası, pazarın hakimiyetinde yepyeni bir kılığa büründü.
Buraya kadar anlattığımız ve spor üzerinden örneklediğimiz Fordizmin krizi ve 1980 sonrası yaşanan büyük dönüşüm görece daha çok bilinen ve sosyal bilim çevrelerinde epey sık tartışılmış konulardan. Streeck’in anlatısını esas ilginç ve önemli kılan onun bu dönüşümün sosyal ilişkilere ve siyasete yansımalarına dair yürüttüğü tartışma. Artık insanları birbirine yaklaştıran, bir arada tutan unsurların başında tüketim arzusu geliyor. Başka bir deyişle, tüketim etrafında şekillenen gruplarda buluyoruz kendimizi ekseriyetle. Koşmaya, dağ yürüyüşüne, bisiklet sporuna veya kampa merak salıyoruz. Bu aktivitelerin gerektirdiği söylenen özelleşmiş ürünleri öğreniyoruz, onları ediniyoruz. Bu merakları olan arkadaş gruplarına katılıyoruz. Kahvenin biranın şarabın bin bir çeşidine merak salıyoruz, sohbetlerimizin bel kemiğini bu meraklar oluşturuyor. Seminerlere katılıyoruz, kurslar alıyoruz, gezilere çıkıyoruz. Şarap tatmayı, kahve pişirmenin püf noktalarını öğreniyoruz ve bu ilgileri olan insanlarla arkadaşlık ediyoruz. Şöyle de diyebiliriz: Tükettiklerimizle sadece kimliğimizi, benliğimizi üretip, sergilemiyoruz, tükettiklerimiz aynı zamanda kurduğumuz ilişkilerimizin de harcı oluyor. Hâl böyle olunca, satın aldığımız ürünleri değiştirebileceğimiz hız ve kolaylıkla ilişkilerimizi de değiştirebiliyoruz. Bisikletçi arkadaş grubuyla takılmaktan vazgeçip dağ yürüyüşçüsü arkadaş grubuyla takılıvermeye başlıyoruz. Kısacası, Streeck’in ‘tüketim cemaatleri’ dediği bu yeni ilişkisellikler süreklilik ve kalıcılığa dair sorunlar taşıyor. Ama bir yandan da geçicilikleriyle, esneklikleriyle, kısa ömürlülükleriyle bugünün istikrarsızlık ve güvensizlikle tanımlanan toplumsal dünyasıyla muazzam bir uyum içerisinde.
Bu değişimin bir diğer sonucunu da siyasette görüyoruz. Hizmet ve ürünlerin insanlara ulaştırılmasının iki temel yolu var diyor Streeck. Birincisinde, devlet kurumlarının aracılığıyla kamusal ve kolektif ürünler sağlanıyor ve insanlara ulaştırılıyor. İkincisinde ise pazarın ürettiği özel ve bireysel ürünler var. Kapitalizmin 1970’lerde girdiği krizden çıkmasında toplumsal hayatımızın hiç görülmedik, yaşanmadık biçimlerde ticarileşmesi büyük rol oynadı. Bu süreçte kamusal ürünlerle pazarın ürünleri ilginç bir yarışa sokuldu. Dahası bu yarış ve rekabet fikrinin oluşturduğu yeni anlam haritaları, vatandaş ile devlet arasındaki ilişkiyi ve haliyle politikanın yapısını da dönüştürdü. Bu dönemde birçok insanın kafasında devlet ve özel sektör arasındaki farklar yeni anlamlar kazanıyordu: Devlet insanların ihtiyaçlarını tepeden inme bir şekilde belirler ve dolayısıyla sunduğu hizmetleri veya ürünleri bir anlamda dayatır. Özel sektör ise insanların gerçekten ne istediğini anlayıp ona cevap verir.

Örneğin, sadece devlet televizyonunun var olduğu bir dünyadan bir sürü özel kanalın olduğu bir yayın dünyasına geçişi düşünelim. Devletin elinde televizyon etkin bir bilgilendirme ve eğitim aracı olarak ciddi, eğitici ve (hele bugünden bakınca!) kuru ve sıkıcı içeriklerle bezenmiş programlardan oluşan bir yayın akışına sahipti. Bu anlayışla şekillenen devlet televizyonları eğlenceli, renkli, hafif programların sunulduğu özel kanallarla rekabete başlayınca yarışı kaybetti. Özel kanalları ne kadar taklit etse de başarılı olmadı. Burada biz de yaşadık bu dönüşümü, Streeck’in anlattığı gibi Almanya’da yaşayanlar da. Kökler dizisini ekrana kilitlenerek izlediğimiz, sadece yılbaşı gecesinde çıkan dansözü heyecanla beklediğimiz TRT dünyasından bugün herkesin dansöz olduğu çok (ultra mega) kanallı dünyaya geçtik.

Streeck’in Almanya’daki Stadtbäder yani devlet havuzlarının akıbetiyle ilgili verdiği örnek de oldukça kafa açıcı. Savaş sonrası hemen her mahalleye bir kamusal havuz açılmış. İnsanlar yüzsün, spor yapsın, çocuklar da ille yüzmeyi öğrensin diye düşünülmüş. Devletin sunduğu bir hizmetken bu havuzlar, temiz suyunda yüzüp sporunu yapabildiğin ama fazlasını da beklememen gereken yerlermiş. 1970’lerde havuzlara ilgi azalmaya başlamış, nihayet ya kapanmış ya da özel sektöre satılmış. Özelleşmeyle beraber mahallelere yeni açılan yerlere artık Spaßbäder (eğlence havuzu) denmeye başlanmış. Zira bunlar artık sadece yüzülen yerler olmaktan çıkmış. Havuzların yanına saunalar, jakuziler, restoranlar, hatta alışveriş alanları eklenmiş. Tahmin edilebileceği gibi devletin sade yüzme havuzları eğlenceli özel sektör havuzlarıyla sokuldukları bu yarışı kaybetmişler. Eklemeye gerek var mı ama kamusal havuzlar herkesin ulaşabileceği fiyatlarda hizmet sunarken, eğlenceli olanlar ancak bu güzel ortamlara girmeye yetecek parası olanların gidebildikleri yerler haline gelmiş.

Televizyonuyla havuzuyla bu örneklerden (liberal düşüncenin savunucuları tarafından on yıllardır defaten dile getirilen) şu sonuçları çıkarmak mümkün: Tepeden inme kalıplarda sunduğu kamusal ürün ve hizmetlerin özel sektörün ürettikleriyle ve pazarladıklarıyla yarışması imkânsız. Bu “resmi” çabaların arzuları, istekleri cevaplamada yetersiz kaldığı/kalacağı aşikâr. Buraya kadar tamam belki ama devletin özel sektöre devredilemeyecek esas alanları ve sorumlulukları da bu tür yargıların etkisiyle yeniden biçimlendikçe işler iyiden iyiye karışmıyor mu? Örneğin eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi alanlarda devletin vatandaşına tüketici gibi yaklaşması kime ne fayda sağlar? Toplumun genel refahı için hayati öneme sahip bu alanların piyasa mantığıyla şekillenmesinden kimler ne kaybeder? Başka bir deyişle piyasa mantığının devlet işlerine de sirayet etmeye başlaması devletin kurumsal ve toplumsal niteliğini belirleyen birçok alanı derinden etkiliyor. Bunların başında da devlet-vatandaş ilişkisi geliyor. Streeck’e kulak verelim:
“Bir noktada devlet yöneticileri özel sektörün kamu sektörü üzerinde doğal bir üstünlüğü olduğu varsayımını kabul ediyor ve vatandaşlarının devlet bürokrasisi ile ilişkilerinde birer tüketici gibi düşünmelerini teşvik etmeye başlıyor. Aynı şekilde memurlarına da halkla ilişkilerinde hukukun, meşru kamusal otoritenin veya genel iradenin temsilcisi gibi değil de rekabetin baskısı ve müşterilerin istekleri ile şekillenen rekabetçi bir pazarda hizmet sağlayıcıları gibi davranmalarını öğretiyorlar.”
Bütün bunlar kimilerinin kulağına hoş gelen gelişmeler gibi olsa da içerisinde çok ciddi sorunlar barındırıyor, Streeck’e göre. Bizzat yararlanıcıları yani bir devletin vatandaşları tarafından ortak olarak üretilen ve başka türlü de (yani kolektif bir çabaya dayanmadıkça) üretilmesi imkânsız üç temel siyasi ürün var: toplumsal dayanışma, eşitlik temelli adalet (distributive justice) ve vatandaşlığın temelini oluşturan haklar ve sorumluluklar. Öncelikle şunu görmek gerekiyor, bu kolektif/siyasi ürünler parçalarına ayrılamazlar, bölünemezler, taksitlendirilemezler. Adalet ya vardır ya yoktur. Toplumun bir arada durmayı kabullenişi ortak ideallerin ve değerlerin üretimine bağlıdır; bu üretime dayalı toplumsallaşmanın parçalı hale gelmesi toplumsal dayanışmaya büyük zarar verir. Bireylerin siyasi ve toplumsal hayata sorunsuz katılımının yolu ancak vatandaşlık hak ve sorumluluklarının kesintisiz işlemesi sayesinde mümkün olabilir. Bütün bu ürünlerin üretiminden bizzat kullanıcıları sorumludur, başta özel sektör olmak üzere taşeron kurumlara bu sorumluluğu kaydıramazsınız. Bu ürünleri çekici hale getirmenin, insanların bunlarla ilgilenmesini sağlamanın yolu ürün çeşitlendirmesinden filan da geçmez; kaldı ki bunlar pazarın ürettiği ürünlerle aynı standartlara tabi tutulmamalıdır. Siyaset şirket mantığıyla yapılamaz. Bireylerin şahsına münhasır isteklerine göre şekillendirilmiş siyaset toplumun genel çıkarlarını yansıtamaz. Yine Streeck’den alıntılayalım: “Vatandaşlık yapısı gereği müşterilikten daha konforsuz bir durumdur ve tüketicilikle vatandaşlık eğer aynı kriterlerle yarışa zorlanırsa vatandaşlık kaybetmeye mahkûm olur.” Ya da daha yumuşak bir ifadeyle, eğer piyasa mantığını siyasete sokmaya çalışırsanız, dayanışma, adalet ve vatandaşlık alanlarında ciddi sorunlar (piyasa dilinde büyük kıtlıklar!) yaşarsınız.
Bugün Türkiye’de dahil dünyanın hemen her yerinde yaşanan toplumsal alt üst oluşların, kurumlara azalan güvenin, artan kültürel/siyasi çatışmaların arkasında yatan koşullar arasında vatandaşlık ve müşterilik arasındaki iyice geçirgenleşen sınırları düşünmek önemli. Bir yandan da bunlar elbette çok zor konular, hiçbirisi için hazır formüllerimiz yok. Ne devletin ne piyasanın tahakkümüne girmeden eşitlikçi ve dayanışmacı bir toplumsallaşmasının yolunu nasıl aramalı? Bu yazı çerçevesinde bu yolda en azından neyi yapmamız gerektiğini kestirebiliriz sanki… Katar’daki dünya kupası ve sporun derinleşen ticarileşmesi derken siyasetin daralan alanında bulduk kendimizi. Burası ofsayta düştüğümüze yer aslında, ofsayttan çıkmak gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ahir zamanlardaki her şey gibi bu Dünya Kupasının da tadı biraz kaçık.
04 Ara 2022

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



