Yakın Geçmiş: Milenyumun Son On Yılı

Bu sayıda günümüze bir adım daha yaklaşarak 90’lar Türkiye’sinin atmosferine tanık olacağız.
Yakın Geçmiş: Milenyumun Son On Yılı

Özal ANAP’a Veda Ediyor

12 Eylül Askeri Müdahalesi gerçekleştiğinde Türkiye, yıllardır siyasete yön veren ünlü simalarını kaybetmiş, siyaset meydanı 1983 yılında sivillere bırakıldığında yeni yüzler lider koltuklarını doldurmuşlardı. Hızla yükselen bu siyasilerin en ön planda olanı ise Anavatan Partisi (ANAP) lideri Turgut Özal idi. Özal 1983 yılında yapılan seçimlerden zaferle ayrılmış, ANAP lideri siyaset arenasındaki başarısını 87 seçimlerinde yenileyerek 1989 yılına kadar Başbakan olarak görev yapmıştı. 1989 yılında ise Cumhurbaşkanlığı görevine seçilerek devlet başkanı olarak aktif hizmete başlamıştı.

Özal, Çankaya Köşkü’nde yerini alırken ise kurucusu ve genel başkanı olduğu ANAP’a veda etmek durumunda kalmıştı. Bu durum iktidar partisi içerisinde bir güç vakumu oluşturmuş Özal’ın bıraktığı boşluğa Yıldırım Akbulut getirilmişti. 1989 yılındaki bu ani gelişmeler ülkeyi sarstığı gibi iktidar partisini de sarsmış, Akbulut liderlik koltuğunda oturduğu partiden muhalif sesler işitmeye başlamıştı. Bu sesler gün geçtikçe artmış, takvimler 1991 yılının Haziran ayını gösterdiğinde ise zirveye ulaşmıştı. Akbulut zaferle ayrılacağını düşündüğü ANAP genel kongresinden yenilgi ile ayrılmıştı. ANAP yeni lideri olarak Mesut Yılmaz’ı seçmiş, kendi hükümetini parti içi tartışmalar ile düşürmüştü.

15-16 Haziran 1991 sürecinden parti lideri ve yeni başbakan olarak çıkan Yılmaz ise ANAP’ın kaybettiği popülerliği toparlayabilmek adına çalışmalara girişmişti. Yılmaz 1992 yılında yapılacak seçimleri erkene alarak iktidarda olmanın faydalarıyla seçime girmeye karar vermiş, bu karar da ilgili mecralarca onanmıştı. 1980’li yılların mutlak iktidarı ANAP gelecek seçimi şansa bırakmak istememişti. Yılmaz bu kararı alırken hem 1992 yılına kadar ekonomik sıkıntılarından derinleşmesinden korkmuş hem de hızla artış gösteren terör eylemleriyle kendi iktidarını yıpratmadan seçime gitmek istemişti. 

İç Çalkantılar

Ankara iktidar üzerinden çalkalanırken ülke içerisinde silahlı bir grup her geçen gün daha aktif hale geliyordu. Abdullah Öcalan liderliğinde bir araya gelmiş ekstrem sol görüşlü Kürt milliyetçilerinden oluşan bu grup Türkiye siyasi tarihine “PKK” olarak yazılacaktı. 1978 yılında gerçekleştirdiği kongre itibariyle kuruluşunu duyuran bu grup dönem koşullarında Genelkurmay tarafından tehlikeli bulunmuş, PKK’nın faaliyetleri bölücülük ile ilişkilendirilmişti. 1978-80 arası dönemde daha çok şehir içlerinde diğer sol örgütlerle çatışan bu grup da 12 Eylül ile birlikte pasifize edilmiş, Öcalan ve PKK’nın lider kadrosu sınır dışına kaçmıştı. Geride kalan PKK militanları ise ordu tarafından tutuklanmış ve cezaevlerine gönderilmişlerdi. 1984 yılı itibariyle ordunun siyasetten adım adım çekilmesi PKK’nın yavaşça ülkeye geri dönmesine de imkan sağlamıştı. Cezaevlerinde işkenceye tabi tutulan militanlar ilan edilen aflarla dağlara geri dönmüş, her geçen yılla birlikte PKK ülkede aktifleşebilmek için hazırlanmaya başlamıştı.

Özal’ın hükümetin başı olduğu yıllarda etkisini hissettirmeye başlayan PKK yıllar geçtikçe eyleme geçmek için daha hazır hale geliyordu. Takvimler 1991 yılını gösterdiğinde ise PKK artık silahlı eylemlerine iyice yüklenmeye başlamış, devletin ülke üzerinde sahip olduğu güç tekeline terör saldırılarıyla tehdit oluşturmaya başlamıştı. Bu yıl itibariyle PKK, 90’lı yılların ana aktörlerinden biri olarak rol oynamaya başlamış, ülkenin günümüzde dahi çözüme yaklaşamadığı “Kürt Sorununu” gözler önüne sermişti.

91 Seçimleri

Vatandaşlar bir yandan yine ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor, bir yandan da PKK ile yaşanan kanlı mücadele içerisinde korku dolu günler geçiriyordu. Bu atmosferde Türkiye tekrardan kendisini sandık başında bulmuştu. Oy pusulaları Meclise girmek isteyen altı partiden oluşuyor, seçim %10’luk bir barajı öngörüyordu. Sandıklardan çıkacak sonuçlara göre Meclis 450 sandalyesini dolduracaktı.

Oyların kullanılmasının ardından sandıklar açıldığında ise Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi (DYP) birinci sırada Meclise girecekti. DYP toplam oyların %27,03’ünü almış, 178 vekil çıkarmıştı. Demirel her ne kadar birinci sırada gelmekten mutluluk duymuş olsa da seçim sonuçları DYP’yi kendi başına iktidar yapmaya yetmemişti.

DYP’yi Yılmaz liderliğindeki ANAP takip etmiş ve toplam oyun %24,01’ini almıştı. Yılmaz seçimleri erkene alarak bir kumar oynamış ve belki de daha fazla oy kaybından partisini kurtarmıştı. ANAP aldığı oylarla Meclise 115 vekil göndermeye hak kazanmıştı. Bu iki merkez-sağ partiyi ise solun en büyük temsilcisi olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) takip etmişti. SHP lideri Erdal İnönü %20,75 oy alarak 88 vekil çıkarmıştı. 

Sandıktan dördüncü sırada ise Refah Partisi (RP) çıkmıştı. Necmettin Erbakan liderliğindeki bu ekstrem sağ parti oylarını neredeyse ikiye katlayarak %16,87 oy almış, Meclisten 62 sandalye almıştı. RP’yi Bülent Ecevit’in Demokratik Sol Partisi (DSP) takip etmiş ve DSP %10,74 oy alarak barajı zorlayarak geçebilmişti. Ecevit aldığı oylar sayesinde sadece 7 vekil çıkarabilmişti. Sandıktan çıkan sonuçlar neticesinde ise bir parti baraj altında kalarak Meclis dışı bırakılmıştı. Bu parti Doğu Perinçek liderliğindeki Sosyalist Parti (SP) idi. SP aşırı solda yer alan bir parti olmasıyla birlikte kendisini seçmenlere tam anlamıyla duyuramamış ve %0,44 oy oranıyla 1991 seçimlerinden yenik ayrılmıştı. Bu yenilgi 1 yıl sonrasında partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla SP’nin tek seçim tecrübesi olarak tarihe geçecekti. 

Sonuçlar her parti için SP için olduğu kadar yıkıcı değildi. Sandıktan birinci sırada çıkan DYP ile üçüncü sırada çıkan SHP arasında koalisyon görüşmeleri başlamış, ANAP karşıtlığı bu iki partiyi bir araya getirmişti. Ayrıca pusulada bulunan altı siyasi partinin beşinin Meclise girdiği bu seçimde Meclis kapılarından geçildiğinde sekiz parti ile karşılaşılmıştı. %10’luk seçim barajı sebebiyle seçime kendi partileriyle katılamayan Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP), Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ve Halkın Emek Partisi (HEP) farklı partilerin seçim listelerinden sürece dahil olmuş, bu şekilde de seçim sonrası Meclise girebilmeye hak kazanmışlardı. 

Özal’ın Son Yılları

Ülke 91 seçimlerine gitmeden önce hem TSK-PKK çatışmaları hızla sıklaşıyor, dış siyasette ise alevlenen I. Körfez Savaşı Türkiye’nin dış ilişkilerini gerginliğe sürüklüyordu. Cumhurbaşkanı Özal, Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’in hem Türkiye’ye hem de dünyanın geri kalanına karşı büyük bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor, yaptığı açıklamalarda ise bunu sık sık belirtiyordu. 

Seçimlerden sonra ise yeni kurulmuş Demirel-İnönü ittifakı daha fazla problemle karşı karşıya kalmıştı. Ülkedeki muhafazakar ve milliyetçi çevreler popülerlik kazanmaya başlamış, hatta bazı bölgelerde sokak çatışmaları tekrardan Türkiye’nin gündemine gelmeye başlamıştı. Bu atmosferde Cumhurbaşkanı Özal 5 ülkeyi kapsayacak olan Türkistan gezisine çıkma kararı almış, başlangıç tarihini de 5 Nisan 1993 olarak belirlemişti. 12 gün süren gezinin ardından ise Özal aniden hayatını kaybetmiş, Türkiye devlet başkanı için yas tutmaya başlamıştı.

Bu ani olayın sonucunda ise ülke önceki halinden daha büyük bir krize sürüklenmeye başlamıştı. Ülkenin her yanında gerginlik havada hissediliyor, her gün yeni bir çatışma haberi gündeme düşüyordu. Nihayet 16 Mayıs 1993 tarihinde Mecliste yapılan oylamanın 3. turunda DYP lideri Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olarak seçilebilmişti. Bu seçimden Demirel’in zaferle ayrılmasında DYP-SHP koalisyonunun büyük bir katkısı olmuş, DYP liderliğine de Haziran ayında yapılan genel kongrede Tansu Çiller seçilmişti. Türkiye bu sayede ilk kadın başbakanını karşılamış bulunmaktaydı. 

Çiller’in hükümete katılmasıyla oluşan Çiller-İnönü ittifakı ise Temmuz ayında felaketi yaşayacaktı. Takvimler 2 Temmuz 1993 tarihini gösterdiğinde Sivas ilinde kıyamet yaşanıyordu. Günün başlangıcında Pir Sultan Abdal Şenlikleri için şehre gelmiş olan sanatçılar, düşünürler ve akademisyenler yerli halkın kendilerine tepki göstermesi sebebiyle Madımak Otelinde rehin durumda kalmışlardı. Aziz Nesin, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin gibi entelektüellerin aralarında bulunduğu bu rehin grup yardım çağrılarında bulunmuş, onları sıkıştırmış olan ekstrem muhafazakar gruplar ise otel ve çevresini ateşe vermeye başlamışlardı. Yaşanan bu acı olaylar sırasında güvenlik kuvvetlerinin olaya hızla dahil olmaması sebebiyle saldırganlar işkencelerine devam edebilmişlerdi. Köşeye sıkışmış olan vatandaşlar ise ellerinden bir şey gelmeyerek kurtarılmayı beklemiş, fakat kurtarma teşebbüsü efektif bir şekilde yapılmamıştı. Dolayısıyla 2 Temmuz 1993 tarihinde Türkiye’nin aydınlarından 35’i yanarak can vermiş, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu diğer 51 kişi ise ağır yaralarla canlarını zor kurtarabilmişlerdi. 

Sivas Katliamı olarak hatırlanan bu acı olay ülkenin tarihine bir felaket olarak yazılmış, olayların sonrasında hükümetten gelen açıklamalar ise yaşananları ağırlaştırmıştı. Başbakan Çiller “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.” ifadesiyle yaşanan felaketi hor görmüştü. Sivas ilini elinde bulunduran RP lideri Erbakan ise “Olaylar, Sivas'a girmiş bir ekibin halkı tahrik etmesinin sonucudur.” diyerek hayatını kaybeden vatandaşları suçlu göstermişti. Yaşanan hezimetin sonrasında yürütülen soruşturma neticesinde 33 sanık idam cezasına çarptırılmış, fakat idam cezasının kaldırılmasıyla bu sanıkların cezaları müebbet hapse çevrilmişti.

Sivas Katliamı’nın yaşanmasından 3 gün sonra ise ülke tekrardan felaket haberi ile uyanmış, bu sefer katliam haberi Erzincan’dan gelmişti. Başbağlar köyü PKK tarafından basılmış ve ateşe verilmişti. PKK  bölgede yaşayan 33 sivili infaz etmişti. Bu olaydan neredeyse 2 ay öncesinde PKK 33 silahsız askeri öldürmüş, Başbağlar Katliamı haberinin de gelmesiyle TSK topyekün bir saldırı hazırlığına geçmişti. 1993 senesi ardı arkası kesilmeyen felaketlerle ülkenin tarihinde kara bir leke olarak kalacak, 90’ların ilk yarısı çatışma ve katliam haberleriyle ülkeyi hezimete sürükleyecekti.

Sivas Katliamı bu iktidar sırasında ülkedeki Alevi vatandaşlara karşı yapılan saldırıların tek örneği olmamış, 1995 yılının Mart ayında Alevi nefreti İstanbul’a sıçramıştı. 12 Mart günü Gazi Mahallesi’nde Alevilerin oturduğu bir kahvehane kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğramış, 1 vatandaş hayatını kaybetmiş onlarcası da yaralanmıştı. Bu olayın sonrasında saldırıya uğrayan Alevi vatandaşların güvenlik güçlerini imkanları olduğu halde müdahale etmedikleri gerekçesiyle protesto etmeleri felaketi büyütmüştü. Polis kuvvetleri protestocuların dağılmaması üzerine kalabalığa ateş açmış ve bir diğer vatandaş daha hayatını bu olayda kaybetmişti. Ertesi gün protestoların büyümesiyle birlikte güvenlik güçleri de daha ciddi hazırlıklarla alana giriş yapmış, yaşanan gerginlik kısa sürede çatışmaya evrilmişti. Protestoların İstanbul’da Ümraniye’ye ve Ankara’da Kızılay’a sıçraması sonucu çatışmalar artmış, 15 Mart günü ordunun dahil olmasıyla sessizleşen protestolar sonucunda onlarca vatandaş hayatlarını kaybetmişti. 

Olayı takip eden yargı sürecinde protestocuları öldürmekle suçlanan polislerin herhangi bir ceza almaması halihazırda gergin olan Alevi-Devlet ilişkilerine inanılmaz ölçüde zarar vermişti. Bu acı günler sonucunda yüzleri aşan yaralı ve onlarca ölüm cezasız kalmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da Türkiye suçlu bulunarak tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

95 Seçimleri

DYP-SHP koalisyonu felaketlerle dolu bir gündemle birlikte kendi içerisinde de çatlamaya başlamış, halihazırda ideolojik olarak çatışmaları olan bu iki parti iktidarı paylaşmakta zorlanmıştı. Bu kriz durumu takvimler ilerledikçe daha da derinleşmiş, SHP’nin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile birleşme kararı ile de zirveye ulaşmıştı. Şubat 1995 itibariyle DYP-CHP koalisyonu haline gelen iktidarda Çiller’in yeni ortağı CHP’nin başına gelen Deniz Baykal olmuştu. Bu ortaklık hızla çatlamaya başlamış, 20 Eylül 1995 tarihinde Başbakan Çiller Demirel’e istifa mektubunu vererek hükümeti düşürmüştü. 

DYP’nin azınlık hükümeti kurma denemeleri güvenoyu alamamış ve CHP-DYP koalisyonu ülkeyi Aralık ayında yapılacak erken seçime kadar yönetmek için tekrar bir araya gelmişti. Ülke yine karşıt görüşlerle bir araya gelmiş bir koalisyonun çöküşünü yıllar içerisinde izlemişti. 

Ülke yeniden seçimlere gitmeye hazırlanırken seçim sistemi yine bir takım değişiklikler geçirmiş, seçmen yaşı 20 yaştan 18 yaşa düşürülmüştü. Ayrıca Meclisteki sandalye sayısı da 550’ye çıkarılmıştı. Bu koşullar içerisinde ülke 24 Aralık 1995 tarihinde sandık başına gitmek için uyanacaktı.

Bu seçimde yeni partilere ek olarak 12 Eylül sonrasında kapatılmış partiler de bulunuyordu. CHP ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) 1995 seçimlerinden önce formasyonlarını tamamlamış bir şekilde siyasete geri dönmüşlerdi. Özellikle MHP kuruluşunun ardından seçmenlerden rağbet görmeye başlamış, kapatılmadan önceki döneminden daha popüler bir şekilde seçime girmişti. CHP ise Baykal önderliğinde hem eski seçmenlerine seslenmiş, hem de bünyesine kattığı SHP seçmenini cebinde bulundurduğunu düşünerek seçime hazırlanmıştı. Geri dönüş yapan bu köklü partilere ek olarak Halkın Demokratik Partisi (HADEP) de seçime umutla hazırlanmıştı. HADEP ülkenin her yanında hissedilen “Kürt Sorununa” cevap olarak doğmuş bir parti idi. HADEP siyasi spektrumda solda yer alıyor ve Kürt halkının daha fazla otonomi sahibi olmasını hedefliyordu. 

Sandıklar açıldığında ise seçime umutla yaklaşan partilerin çoğu büyük bir şokla karşılaşmış, ülkedeki ideolojik dengenin sağ görüşlere kanalize olduğu sandıkta da kanıtlanmıştı. Birinci parti olarak Erbakan’ın RP’si %21,38 oy alarak 158 vekil çıkarmıştı. İkinci sırada ise yine ANAP gelmişti. Yılmaz’ın partisi yine kan kaybetmiş fakat yerini %19,65 oy ve 132 vekil ile korumuştu. Üçüncü sırada bulunan DYP ise aldığı %19,18 oy ile üçüncülüğe oturmuş, fakat çıkardığı 135 vekil ile ANAP’ı sandalye bakımından geride bırakmıştı. 

Ecevit’in DSP’si dördüncü sıraya yerleşmiş ve %14,64 oy almıştı. Ecevit bu şekilde Meclise 76 vekil gönderebilmişti. Barajı geçerek Meclise girmeye hak kazanan son parti ise Baykal'ın CHP’si idi. CHP, SHP ile birleşmesi üzerinden kazanacağı seçmenleri kazanamamış, barajı da küçük bir farkla geçmişti. Baykal aldığı %10,71 oy ile Meclise 49 vekil gönderebilmişti.

Meclisteki sandalyeler tamamlandığında ise hem MHP hem de HADEP Meclis dışı kalmıştı. MHP oy oranını katıldığı en son seçimden beri yükselterek %8,18 seviyesine çıkarmıştı. HADEP ise %4,17 oy alarak iradesini Meclise taşıyamamıştı. Sandıktan çıkan sonuçlara bakıldığında ise aşırı sağda bulunan RP ve MHP’nin oylarının toplam oyun neredeyse %30’unu alması ülkede şok etkisi yaratmıştı. Aşırı sağın yanı sıra merkez sağda bulunan DYP ve ANAP toplam oyun %38,83’üne talip olmuştu. 1995 seçimleri Türkiye’nin hiç olmadığı kadar sağa çekildiği bir seçim olarak tarihe geçmişti. 

28 Şubat Dönemi

95 seçimlerinin sonuçları hiçbir partinin tek başına iktidar olmasına izin vermemiş, partileri koalisyon kurmaya itmişti. Bu ortamda DYP lideri Çiller ve ANAP lideri Yılmaz bir araya gelmiş ve koalisyon için çalışmalara başlamışlardı.

Bu olası koalisyon Meclise taşındığında ise bir kriz durumu ortaya çıkmış, DYP-ANAP ikilisi Meclisten güvenoyu alamamıştı. Bu sürecin ardından Erbakan çareyi daha az oya sahip olmasına rağmen daha çok vekili olan DYP’de bulmuş, Çiller’e koalisyon teklifi götürmüştü. Çiller’in Başbakan yardımcısı olacağı bu teklif kabul edilince süreç tekrardan Meclise taşınmış, fakat bu sefer koalisyon güvenoyu alarak Meclis tarafından onanmıştı. Her ne kadar hükümetin kurulması sağlanmış olsa da ülkedeki bazı siyasi aktörler aşırı sağ partilerin güce yükselmesinden hoşnut değillerdi. Bu rahatsızlık hali en çok orduda hissedilmekteydi. 

1996 yılında kurulan REFAHYOL hükümeti yönetimi güvenoyu alamayan DYP-ANAP hükümetinden devralmış, kendi politikalarını üretmeye başlamıştı. Erbakan muhalefet sıralarında bulunurken yaptığı şeriat yanlısı açıklamalar, kendisinin Başbakan görevine başlamasıyla artmış, pek çok hükümet görevlisi de doğrudan laiklik karşıtı açıklamalarda bulunmuştu. 

Bu süreç REFAHYOL hükümeti sırasında her geçen gün etkisini artırıyor, ülke ilk defa iktidarda bir parti tarafından şeriat yanlısı olmaya davet ediliyordu. Merkezde ve merkezin solunda bulunan partiler ülkenin gidişatından büyük endişe duyuyor hatta bu gerginlik Cumhurbaşkanı Demirel’i bile aksiyon almaya itiyordu. Demirel ordunun tekrar darbe teşebbüsünden bulunmasından korkarak Başbakan Erbakan’a bir uyarı mektubu göndermiş, Erbakan’dan laik düzene sadık kalınmasını istemişti. Bu talep ardından ülkedeki atmosferin dizginlenememesi üzerine Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantı alma kararı verdi. 

28 Şubat 1997 tarihinde yapılan MGK toplantısında ordu temsilcileri Başbakanı ağır bir şekilde eleştirdi. MGK üyeleri tarafından laikliğin ülkedeki düzen için gerekli olduğu vurgusu yapılırken, şeriat talebi üzerinden ortaya çıkan krizle mücadele kararları alındı. MGK REFAHYOL hükümetinden net taleplerde bulundu. Bu talepler şu şekildeydi:

  • 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli.

  • Kur'an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.

  • Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.

  • Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.

  • Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.

  • İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.

  • Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı.

  • Kurban derileri derneklere verilmemeli.

  • Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.

Bu talepler hükümet tarafından kabul edilip imzalanmadı. Fakat bu tutum ordunun hiddetini daha da arttırdı. MGK Genel Sekreterliğinin taleplerin karşılanmadığı durumda yaptırımların olacağı açıklaması ülkenin her yanında gerginlik ve korku yaratmış, yeni bir darbe ihtimali her kesimi etkilemişti. Bu şartlar altında önce koalisyon ortağı Çiller taleplerin karşılanacağı açıklamasını yapmış, Erbakan köşeye sıkışmıştı. Erbakan ordunun iradesine karşı koymak için diğer partilerden destek aramış, fakat bu destek elde edememişti. Erbakan’ın talepleri imzalamayı reddettiği her an yeni bir aktör MGK tarafına katılmaya başlamıştı. Durumun ağırlığının farkına varan Başbakan 5 Mart günü pes ederek imza atma kararı almış, MGK’nın taleplerine diz çökmüştü. 

Bu yenilginin ardından ise Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş Erbakan liderliğindeki Refah Partisine ülkeyi iç savaşa sürüklediği ve laik düzeni yıkma girişiminde bulunduğu gerekçesiyle dava açmıştı. Dava süresince Yargıtay ve Genelkurmay birlikte çalışmış, Genelkurmay Refah Partisi’nin aşırı sağ politikalarıyla savaşmak için gerekirse silah kullanacağını açıklamıştı. Bu açıklama şok etkisi yaratarak koalisyon ortağı DYP’yi bölmeye başlamış, partiden istifa haberleri gündeme gelmişti. 

Bu süreç 18 Haziran 1997 tarihinde Erbakan’ın Başbakanlık görevinden istifası ile sona ermiş ve Erbakan’a 5 yıllık bir siyaset yasağı getirilmişti. RP ise yargılanma süreci ardından kapatılmış fakat kapatılmasından hemen öncesinde İsmail Alptekin önderliğinde bir grup RP çizgisinde Fazilet Partisini (FP) kurmuştu. Yargıtay Başsavcısı Savaş FP’nin de kapatılması gerektiğine dair açıklama yapıp bu amaç üzerine çalışmaya başlamış, fakat FP’nin Recai Kutan liderliğinde sonraki seçimlere katılmasına engel olamamıştı. Hükümetin düşmesinin ardından Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini DYP lideri Çiller’i es geçerek ANAP lideri Yılmaz’a vermişti. Yılmaz ise MGK’nin taleplerine uygun hareket etmek amacıyla yeni hükümet kurmak için merkez sol temsilcilerine başvurmuştu. 

Yılmaz yanına Ecevit’in DSP’sini ve Demokrat Türkiye Partisini alarak bir koalisyon oluşturmaya girişmiş, bu çabası CHP lideri Baykal tarafından koalisyon dışından desteklenmişti. Baykal ve Yılmaz 2000 yılında yapılacak olan genel seçimleri erkene alarak 1999 yılında yapılacak olan yerel seçimlerle birleştirme kararı almış, bu karar Mecliste ezici bir çoğunlukla da onanmıştı. Siyasi tarihe ANASOL-D hükümeti olarak geçen bu hükümet, Türk Ticaret Bankasının özelleştirme sürecinde yolsuzluk yapıldığı iddiası ile çatlamaya başlamıştı. 1998 yılının Haziran ayında ise CHP’nin koalisyona dışardan olan desteğini kesmesi ile bu hükümet düşmüş yerine hükümeti kurması için ise Ecevit görevlendirilmişti. 

Ecevit hükümeti kurma görevini aldıktan sonra ilk denemesinde bir koalisyon oluşturamamış dolayısıyla da görevi Demirel’e iade etmişti. Cumhurbaşkanı Demirel’in tekrardan Ecevit’e bu görevi vermesiyle de Ecevit tekrardan hükümet kurmak amacıyla arayışa çıkmış, çareyi de azınlık hükümetinde bulmuştu. Bu hükümet 1999 yapılacak seçimlere kadar ülkeyi idare edecekti. 

1999: Bir Çağın Bitişi

1999 yılının başlamasıyla ülke heyecanlı bir gündemle karşı karşıya kalmıştı. Birbiri ardına yıkılan koalisyonlar son bulmuş, ülke Ecevit’e seçimlere kadar yönetimini teslim etmişti. Bu sıradaysa son 10 yıl süresince çatışmaların sürdüğü TSK-PKK savaşından hükümet iyi haberler almaya başlamıştı. 

PKK lideri Öcalan’ın Yunanistan’da olduğu ve buradan Yunan İstihbarat Teşkilatı tarafından Kenya’nın Nairobi şehrine götüleceği Türkiye tarafından öğrenilmiş, Öcalan’ın yakalanması için çalışmalar başlatılmıştı. Öcalan bu lokasyondan Hollanda’ya kaçmak amacıyla harekete geçmiş fakat bu süreç içerisinde Kenya’ya gelen silahlı kuvvetler tarafından yakalanarak Türkiye’ye getirilmişti. PKK liderinin yakalanması hem ülke içerisindeki çatışmaları bir durgunluğa getirmiş hem de DSP lideri Ecevit’in popülerliğini inanılmaz bir seviyede arttırmıştı. Bu yeni haber ile birlikte Ecevit Nisan ayında yapılacak seçimlere emin adımlarla ilerleyecekti.

Takvimler 18 Nisan 1999’u gösterdiğinde ise Türkiye milenyumun son seçimine başlıyordu. Bu seçim ülke tarihinde en çok partinin katıldığı seçim olarak kaydedilecek fakat %10 barajını seçime katılan 20 partiden sadece 5’i aşabilecekti. Sandıklar açıldığında ise sandıktan birinci sırada Ecevit’in DSP’si çıkacaktı. Ecevit Öcalan’ın yakalanmasıyla popülerliğini arttırmış ve bu başarı partisinin toplam oyun %22,19’unu almasını sağlamıştı. Ecevit bu şekilde Meclise 136 vekil ile girmeye hak kazanmıştı. 

1999 seçimlerinden büyük bir başarıyla çıkan tek parti DSP değildi. MHP’nin yeni lideri Devlet Bahçeli oyların %17,98’ini alarak ikinci parti olmuş ve oylarını ikiye katlamıştı. Bahçeli bu şekilde Mecliste 129 sandalye kazanmıştı. Seçimlerde oylarını yükselten partiler sadece DSP ve MHP olmuş diğer partiler ise inanılmaz bir kan kaybına uğramıştı.

RP’nin devamı olan FP, üçüncü parti olarak toplam oyun %15,41’ini almış ve 111 vekil çıkarmıştı. ANAP ise sandıktan dördüncü parti olarak çıkmış ve o güne dek aldığı en düşük oy oranı olan %13,22 ile 86 vekil çıkarmaya hak kazanmıştı. Barajı aşarak Meclise giren son parti ise Çiller’in DYP’si olmuş, %12,01 oy alan DYP Meclise 85 vekil gönderebilmişti. 

Seçimdeki en ağır yenilgiyi ise CHP yaşamış, Baykal oy kaybederek %8,71 seviyesine gerilemiş dolayısıyla da Meclis dışı kalmıştı. Bu şekilde CHP açık kaldığı süre boyunca ilk defa Meclis dışında kalmış, siyasi tarihindeki en büyük hezimeti bu seçimde yaşamıştı. Önceki seçimde Meclis dışında kalan HADEP ise oylarını arttırmış fakat bu artış %0,58 seviyesinde bir artış olmuştu. Toplam oyunu %4,75 seviyesine çıkartan HADEP bu şekilde yine Meclis dışında kalmıştı.

Seçimin sonucunda ise Ecevit tekrardan hükümeti kurma görevini almış ve koalisyon arayışına girişmişti. Bu arayış MHP ve ANAP’ın katılımıyla son bulmuş, Ecevit 2000 yılına girmeye hazırlanan ülkeyi DSP-MHP-ANAP koalisyonu ile yönetmek için Başbakanlık görevine getirilmişti. 

Kapanış

Dünya 2000 yılına girmeye hazırlanırken, Türkiye 90’lı yılların yaralarını yine bir koalisyon hükümeti ile sarmaya çalışıyordu. 2000’li yıllar ülke için çok fazla değişikliği beraberinde getirecek ve yeni isimler siyaset arenasına giriş yapacaktı. Ülke bir taraftan da PKK liderinin yargılanmasını heyecanla bekliyordu. Türkiye’nin bu yeni çağa nasıl ayak uyduracağını inceleyeceğimiz sonraki sayımızı okumayı unutmayın.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

ParlamentoParlamento

BÜLTEN SAYISI

Yakın Geçmiş: Milenyumun Son On Yılı

Bu sayıda günümüze bir adım daha yaklaşarak 90’lar Türkiye’sinin atmosferine tanık olacağız.

23 Ağu 2022

Yakın Geçmiş: Milenyumun Son On Yılı

YAZARLAR

Arda Sirkeci

Editor-in-Chief at CDR

Parlamento

TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!

İLGİLİ OKUMALAR