Yakın Geçmiş: Protesto

Seçimin Ertesi
2011 Genel Seçimleri tamamlandığında AK PARTİ sandıktan tekrar iktidar olarak çıkmış, 2002’den beri oturduğu iktidar koltuğunu sağlamlaştırmıştı. Hem AK PARTİ hem Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) oylarını küçük miktarlarda arttırabilmiş, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ise oylarında düşüş yaşamıştı. Bu partilere ek olarak Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku da Meclise bağımsız olarak vekil çıkarabilmiş ve Meclisteki taraf sayısını dörde çıkarmıştı. Daha parçalanmış bir Meclis içerisinde AK PARTİ ağırlığını koruyabilmiş ve yasama gücünü paylaşmak zorunda kalmamıştı.
Seçimlerin akabinde yaşanan “2011 yemin krizi” ise siyaset meydanını tekrardan germiş, yasama yılına tam olarak başlanmasını önlemişti. Hem CHP’den hem Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) destekli Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekillerinden bazıları tutuklu oldukları için Meclise gelememiş ve vekil olarak seçilmelerine rağmen işlerine başlayamamışlardı.Bu durumda iki grup da boykot kararı alarak yemin törenine katılmama kararı almış, bu düğüm önce CHP’nin anlaşma sağlayıp Temmuz ayında yemin etmesi ile çözülmeye başlanmıştı. Yasama yılının başladığı 1 Ekim tarihinde BDP’li vekiller de yeminlerini etmiş, boykotlarını tutuklu olan vekillerinin katılım sağlayamamasına rağmen halk istediği için bitirdiklerini duyurmuşlardı.
Ankara’da bu karışık ortam hakim iken ülkenin sınır komşusu olan Suriye’de ise ülke kaosa sürükleniyordu. İnsan hakları ihlalleri ve yolsuzluklara karşı başlayan gösteriler halktan büyük ilgi görmüştü. Eylemlere katılan kişi sayısının her gün artmasıyla iktidar huzursuzlanmaya başlamış ve gösterileri kanla bastırmak için harekete geçmişti. İktidarı protesto eden grupların üzerlerine ateş açılması ve orantısız güç kullanımının inanılması güç seviyelere ulaşması ülkeyi Temmuz 2011 itibariyle iç savaşa sürükleyecekti.
Davalar

Mecliste yaşanan yemin krizinin başlıca sebeplerinden birisi de Balyoz ve Ergenekon gibi darbe iddiaları üzerine açılan soruşturmalardı. Muhalefete göre iktidar yargı üzerindeki gücünü kullanarak ülke tarihinde her zaman siyasi bir aktör olarak kalan orduyu pasifize ediyor, davaları siyasilere de bağlayarak güncel rakiplerini de zayıflatıyordu.
Dava süreci devam ediyor, yargılanan askeri personel haklarındaki suç iddialarının bir kumpas olduğunu ifade ediyorlardı. Aralarında vekiller, akademisyenler, emekli askerler ve gazetecilerin olduğu 65 kişi tutuklu olarak yargılanıyor, geriye kalan pek çok askeri personelde kararın çıkmasını bekliyordu. Bu atmosfer içerisinde TSK içerisinde büyük bir sarsıntı yaşanacaktı.
1 Ağustos 2011 tarihinde yapılacak olan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) öncesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay YAŞ’tan hemen önce emekliliklerini istediklerini açıkladılar. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner silahlı kuvvetlerin yapılan soruşturmalarla sürekli gündemde tutularak ordunun prestijine zarar verildiğini ifade etmiş, görevini altında çalışan personelleri koruyamadığı için bırakmak istediğini de eklemiştir.
Bu koşullar altında Genelkurmay Başkanlığına getirilebilecek tek uygun aday olan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel Kara acilen göreve getirilmişti. Kara bu atama ile Kuvvetleri Komutanlığına ve Genelkurmay Başkan Vekilliği'ne getirilmişti. Yaşanan bu olaylar muhalefet tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş, yargının “Ak Partili” hale gelmesinin ülkeyi her yönden sarstığı yönünde açıklamalar yapılmıştı. Olayın askeriye için önemi ise daha büyük bir sarsıntıyı işaret ediyordu. TSK içerisinde üst kademelerde bulunan personeller bu soruşturmalar ekseninde görevlerinden ayrılmak durumunda kalıyor, ordu içerisinde farklı ideolojilerin sesi yükselmeye başlıyordu.
Gelecek yıllarda ülkeyi tekrardan kaosa sürükleyecek bu gelişmeler, 2011 yılı içerisinde askeriye içerisindeki birlikteliğe zarar veriyor; ordunun siyasi bir aktör olabilmesi ihtimalini de engelliyordu. Ordunun siyaset sahnesinde pasifize edilmesi ülkenin bir kısmı için 12 Eylül Darbesi’nin intikamı olarak görülüyor ve takdir ediliyordu. Fakat orduya daha yakın hisseden vatandaşlar da yaşananları ülkenin temel sütunlarından birinin yıkılması olarak yorumluyorlardı.
Bu yaşananlara ek olarak ülkenin Güneydoğu ve Doğu illerindeki çatışmaların devam etmesi ülkede sürekli tartışılan bir konu olarak kaydedilmişti. Suriye’de yaşanan iç savaşşın şiddetini arttırması da Türkiye’nin bu bölge üzerinde politika üretmesi için baskı sağlayan bir faktör olmuş, sınır ötesi operasyonların yapılması ülke gündemine gelmişti. İktidarda olan ideolojinin sınır komşusu olarak etnik bir Kürt yönetimi istememesi de bu operasyonların oluşumuna katkı sağlayacaktı.
Gezi Parkı Direnişi

Takvimler 2013 yılını gösterdiğinde Türkiye, tamamiyle polarize olmuş bir ülke statüsüne gelmişti. Muhalefet ve iktidar arasında büyük oy geçişleri olmayacağı tahmin ediliyor, AK PARTİ'nin iktidarını koruyarak bir denge oluşturduğu farklı mecralarca tartışılıyordu. Bu atmosfer içerisinde iktidarın çatısı altında bulunmayan pek çok kesim rahatsızlıklarını dile getiriyor fakat bu rahatsızlıklar statükonun bozulmasına sebep olamıyordu.
AK PARTİ hükümeti her geçen gün daha güvende hareket ediyor, koalisyonların yapıldığı dönemlerdeki hükümetlerden daha cesur hamlelerde bulunabiliyordu. Bu hamlelerin bir tanesi de Taksim Meydanı’nda bulunan Gezi Parkı’nın imar izni olmadan yıkılıp yerine Topçu Kışlası’nın inşa edilmesi idi. 27 Mayıs 2013 günü iş makinaları Gezi Parkı’na giriş yapmış ve yıkıma başlamıştı. Bu olayın haberi hızlı bir şekilde sosyal medya platformları üzerinden yayılmış ve Taksim Dayanışma Grubu üyeleri hızla olay yerine gelerek yıkım çalışmalarını durdurmuştu. 27 Mayıs günü içerisinde yaşanan bu olaylar Türkiye tarihine “Gezi Direnişi” olarak geçecek protestoların başlangıcı olacaktı.
İş makinalarının meydana girmesinin ardından oluşmaya başlayan direniş her geçen gün daha fazla vatandaşın katılımıyla büyümeye ve farklı illere sıçramaya başlayacaktı. 28 Mayıs günü itibariyle siyasiler de direnişe katılmak için harekete geçti, BDP’li Sırrı Süreyya Önder alana ilk giriş yapan isimlerdendi. Direniş öğeleri Gezi Parkı’nı gece gündüz koruyabilmek adına çadırlar kurmaya ve nöbet tutmaya başlamışlardı. Bu gelişmelerin ışığında 29 Mayıs sabahında polis kuvvetleri alana giriş yaptı ve protestoculara karşı orantısız güç kullanımına başladı. Bu müdahalelerin sertliği hem vatandaşlarca hem uluslararası arenada tartışılmış, müdahalelerin orantısızlığı daha fazla aktivisti direniş saflarına çekmişti.
Olaylar devam ederken Başbakan Erdoğan da sık sık açıklamalarda bulunuyor, Gezi Parkı üzerine yapılan planın her halükarda gerçekleştirileceği sinyalini veriyordu. Direnişe katılan grupların bu şekilde anlaşmaya uzak bırakılması tarafların daha fazla polarize olması için zemin yaratıyordu.
Polis kuvvetleri her gün sayıları artan protestoculara karşı daha sert tutum alıyor, müdahalelerin bilançosu sürekli artıyordu. 2 Haziran tarihinde Türk Tabipler Birliği’nin açıkladığı rapora göre yapılan protestolarda İstanbul ve Ankara illerinde binden fazla yaralı bulunuyordu. Rapor ayrıca bu yaralanmaların sebebinin polislerin vatandaşları direkt hedef alması ve kalıcı sağlık problemlerine neden olabilecek ekipmanların aşırı kullanımı olduğunu ifade ediyordu.
Hükümet kanadından gelen sert bakış Gezi Parkı Direnişi’ni her geçen gün hükümet karşıtı kesimlerin bir araya geldiği bir platform olmaya doğru itiyordu. Vatandaşlar görüşleri ne olursa olsun farklı şehirlerde toplanıyor ve hükümetin politikalarından rahatsızlıklarını seslendiriyorlardı. Farklı grupların bir araya gelmesinin en büyük örneklerinden birisi ise ideolojik sebeplerden ötürü iyi ilişkilere sahip olmayan grupların olaylar sırasında birbirlerini kollaması olarak kaydedilmişti. Örneğin “Anti-Kapitalist Müslümanlar” grubu ibadetlerini yerine getirirken direnişin diğer parçalarının grubu saldıralara karşı çember kurarak korumasıydı.
Direnişe destek sadece aktivistlerden gelmemiş, ülkenin genelinde direnişe karşı sempati artış göstermeye başlamıştı. Meydanları dolduran vatandaşlar haricinde milyonlarca vatandaş evlerinden “tencere-tava” çalarak direnişe desteklerini duyurmuşlardı. Bu uygulama hükümet tarafından eleştirildikçe olayların devamında günlük olarak uygulanan bir protestoya dönüşmüştü.
Bu atmosfer içerisinde taraflar mücadeleye devam ediyor, polis şiddetini arttırıyordu. Başbakan Erdoğan sert bir politika sürdürüyor, %50’yi zor tuttuğunu söyleyerek meydanların kendi destekçileri ile de doldurabileceğini ifade ediyordu. Bu tutum hem ülkenin içerisinde bulunduğu politik bölünmüşlüğü ortaya koyuyor, hem de Başbakan’ın bu bölünmüşlüğü kullanabileceğini kanıtlıyordu. Her geçen gün ile birlikte olayların şiddeti artıyordu.
Haziran ayı içerisinde devam eden olaylarda ise iç basında sessizlik uzun süre devam etmiş, seslerini duyuramayan protestocular basın organlarına karşı rahatsızlıklarını ifade etmişlerdi. Olaylar devam ederken protestocuların oluşturduğu çatı ise giderek genişliyordu. Sivil Toplum Kuruluşları, muhalefet partilerden vekiller ve vatandaşlardan oluşan kalabalığa sürekli yeni katılımlar oluyordu. Özellikle ayrılıkçı grupların katılımı olayların akışını değiştirmiş, hükümetin hiddetini arttırmıştı. Protestocular “çapulcu, anarşist ve terörist” olmak ile suçlanıyor, hükümetin yanlısı vatandaşlar da olaylara polis yanında katılmaya başlıyorlardı. Türkiye herkesin gözleri önünde kaosa sürükleniyordu.
Haziran ayının sonuna gelinirken ise olayların sonu ufukta gözüküyordu. Protestocular kendi içlerinde tartışıyor, fikir ayrılıkları direnişin devamı için engeller teşkil etmeye başlıyordu. Bunun ötesinde ise hükümetin uyguladığı orantısız güç direniş öğelerini her geçen gün zorluyor, eksiltiyor ve yaralıyordu. 23 Haziran tarihinde güvenlik güçleri protestocuları meydanlardan atmış ve eylemlerin en aktif dönemini sonlandırmıştı. Bu sırada polisin orantısız güç kullanımını protesto etmek isteyen vatandaşlar ise Antalya’dan İstanbul’a doğru “Adalet Yürüyüşü’nü” başlatmışlardı. tamamı yürüyerek yapılan bu protesto 20 Temmuz’da başlamış, 20 Ağustos tarihinde polisin protestocuları engellemesiyle sona ermişti.
Gezi Parkı Direnişi en canlı günlerini geride bıraktığında olayların bilançosu ise içler acısı bir durumu işaret ediyordu. Olayların sonunda aralarında kalıcı yaralarında bulunduğu binlerce yaralı vardı. Olayların yaşandığı bölgelerde büyük çapta tahribat yaşanmıştı. Ülke ekonomisi olaylardan kötü etkilenmiş, toplum içerisinde ise net bölünmeler yaşanmıştı. Fakat en can alıcı nokta olarak protestolar sırasında 8 sivil (Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif ve Elif Çermik) ve 2 polis (polis komiseri Mustafa Sarı ve polis memuru Ahmet Küçüktağ) hayatını kaybetmişti.
Protestolar sırasında pek çok “insanlık dışı” olay yaşanmış, yaralanan ve hayatını kaybeden vatandaşlar ihmallerle ve kötü niyetle zarar görmüştü. Gezi Parkı Direnişi ayrıca AK PARTİ hükümetinin karşılaştığı en büyük protesto olarak kaydedilmiş, hükümetin takındığı sert tavır ve başvurduğu orantısız güç uluslararası arenada sıkça tartışılmıştı. Erdoğan yurtdışından gelen eleştirileri kabul etmemiş, olayların dış güçler sebebiyle alevlendiğini iddia etmişti. Olayların ertesinde ise iktidar artık daha otoriter bir profil çizeceğini kanıtlamış, ılımlı siyasetten neredeyse tamamen uzaklaşmıştı.
Gezi Parkı Direnişini takip eden yıllarda protestoları desteklediği gerekçesiyle şahıslar, kurumlar ve şirketler sorgu altına alınmış ve yargılamalar da devam etmişti.
İktidarın Çalkantılı Yılları

AK PARTİ hükümeti Gezi Parkı Direnişi sonrasında yaralarını sarmaya çalışıyor, kullandıkları sert politikaların maliyetini karşılamak için atılımlarda bulunuyordu. Partinin gündeminde ayrıca gelecek sene yapılacak olan yerel seçimler de bulunuyor, yaşanan olayların oy kaybı ile sonuçlanmaması adına planlar yapılıyordu. Bu planlamaların ilki daha Gezi Direnişi bitmeden önce yapılmaya başlanmıştı. Milli İradeye Saygı adı altında gerçekleştirilen mitingler hem protesto esnasında partinin tabanıyla olan ilişkinin ölçülmesi olarak yapılmış, hem de iktidarın protestoculara verdiği “%50’yi zor tutuyoruz” gözdağının kanıtı olarak sunulmuştu. AK PARTİ zaman kaybetmeden sahip olduğu popüler desteğin devamı için çalışmalarına devam ediyordu.
Bu günler içerisinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin de yakında dolacağından bahsediliyor, iktidarın yine Gül’ü mü tercih edeceği yoksa başka bir aday mı çıkaracağı tartışılıyordu. Parti ayrıca kuruluşundan beri destek aldığı Fethullah Gülen Cemaati ile sıkıntılar yaşıyor, dershanelere getirilecek düzenlemelerin bu tartışmaları alevlendirdiği iddia ediliyordu. Dershaneler üzerine yaşanan tartışmalar 2 vekilin (Hakan Şükür ve İdris Bal) istifa etmesiyle sonuçlanmış, AK PARTİ içerisinde de tartışmalar yaşandığının sinyalini vermişti.
2013 yılı sona ererken ise AK PARTİ iktidarı yolsuzluk iddiaları ile sallanmış, tüm gündem bu yönde akmaya başlamıştı. Hükümet yaşananların seçimleri etkilemesinden korkuyor, bu sebeple yolsuzluk iddialarının hızla çözümlenmesini istiyordu. Günümüzde 17-25 Aralık olarak hatırladığımız bu dönem AK PARTİ içerisinde bir bölünme olduğunu kanıtlayacak ve iktidarın kirli çamaşırlarını kamuya açacaktı.
Süreç aralarında dört bakanın, üç bakan çocuğunun da olduğu siyasilerin ve iş insanlarının yolsuzluk yaptığı iddiaları ile gündeme gelmişti. Yapılan ihbarlar üzerine harekete geçen Cumhuriyet Savcısı Celal Kara, şüphelilerin ev ve işyerlerinde arama yapılması talimatı vermişti. Bu gelişme üzerine Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alınmış İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar bakanlık görevlerinden istifa etmişlerdi.
Bayraktar istifasını açıklarken Başbakan Erdoğan’ın da yolsuzlukların içinde olduğunu, onun imzası olmadan söz konusu projelerin gerçekleşmeyeceğini ifade ederek Başbakanı istifaya çağırmıştı. Başbakan ise yolsuzluk iddiaları üzerine soruşturmanın Gülen Cemaati tarafından başlatıldığını ifade etmiş, hükümete karşı gerçekleştirilen bu operasyonun “paralel devlet” tarafından yapıldığını iddia etmişti.
17-25 Aralık süreci içerisinde suçlanan isimler arasında bahsedilen bakanlar haricinde Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Süleyman Aslan da bulunuyordu. Yapılan soruşturma neticesinde “Rüşvet, Yolsuzluk, Kara Para Aklama, İhaleye Fesat Karıştırma, Evrakta Sahtecilik” suçları ile suçlanan örgütün başında Rıza Sarraf olduğu iddia edilmiş ve hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı.
Bu sırada soruşturmayı yürütenler tarafından Başbakan Erdoğan’ın oğlu olan Bilal Erdoğan da şüpheli olarak ifadeye çağrılmış, fakat bu talep Emniyet Müdürlüğünce reddedilmişti. Bu gelişme sonrasında yeni atanan İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın Bilal Erdoğan’ın evi çevresine bir tim yerleştirerek tutuklanma ihtimaline karşı önlem aldığı iddia edilmişti.
Görevlerinden alınan veya istifa ettirilen vekillerin yargılanma durumu ise gündemde uzuns üre tartışılmış, konu üzerinde çalışma yapılması için Mecliste bir komisyon kurulmuştu. Komisyon 7 ay süren çalışmalarının ardından oylama yapmış ve komisyon içerisinde çoğunlukta olan AK PARTİ vekillerinin olumsuz oy vermesiyle yolsuzlukla suçlanan eski bakanların Yüce Divan’a gönderilmesi reddedilmişti.
2014 Yerel Seçimleri

Takvimler 2014 yılını gösterdiğinde AK PARTİ hükümeti geçirdiği zor yılın ardından yerel seçimlere gitmeye hazırlanıyordu. Muhalefet kanadında ise daha umutlu bir hava esiyordu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli, yaşanan son olayların iktidarı zayıflattığını düşünerek, yapılacak seçimlerin sonucunda gücünü kaybetmiş bir AK PARTİ bulacaklarını düşünüyorlardı.
Bu seçimde öncekinde olduğu gibi Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu illerde BDP belediye başkanlıkları için hazırlamıştı. Son seçimlerden bu yana ise yeni bir parti siyasete katılmıştı. Halkların Demokratik Partisi (HDP) 2012 yılında kurulmuştu ve siyasi spektrumda solda kalıyordu. HDP azınlık haklarını savunacağını ifade ediyor, ezilen herkesin temsil edilebileceğini halka duyuruyordu. Parti ülke tarafından “başka bir kürt partisi” olarak yorumlanmıştı. HDP’ de 2014 yerel seçimlerine katılacağını ilan etmiş ve seçim hazırlıklarına başlamıştı.
30 Mart 2014 tarihi geldiğinde ise oy verme işlemleri başlamış, gün boyunca devam etmişti. Oy sayım işlemleri devam ederken ise bir elektrik kesintisi yaşanmış, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız yaşanan kesintinin trafoya kedi girmesi sebebiyle yaşandığını ifade etmişti. Yaşanan kesinti tartışmalara sebep olmuş ve seçimin geçerliliği üzerine de eleştiriler gelmişti.
Yapılan eleştiriler üzerine Yıldız: "Gezi Parkı'nda ağaçların ve yeşilliğin arkasına sığınan bir kısım insanlar bugünde elektrik ve devrilen direklerin arkasına sığınmaktadırlar. Bunu son derece yanlış buluyorum. İtiraz edilen bölgelerde muhalefet partileri kazandı. Seçimde kendilerini başarılı göremeyenlerin elektrik direklerinin arkasına saklanma ihtiyacını zaman zaman dersini yapamayan öğrencilerin durumuna benzetiyorum" açıklamasında bulumuştu. Bu açıklama muhalefetten tepki çekmiş ve yaşanan kesintinin açıklaması muhalif vatandaşlar tarafından kabul edilmemişti.
Bu olayların ardından sandıklar açıldığında ise AK PARTİ yine sandıktan galip bir şekilde ayrılmıştı. AKP ülke çapında verilen oyların %42.87’sini alarak oylarını da yükseltmişti. Sandıktan ikinci parti olarak CHP çıkmış ve oylarında %3.26’lık bir artış ile toplam oyların %26.34’ünü almıştı. Üçüncü parti olarak MHP çıkmış ve oy oranını %17.82 seviyesine taşımıştı. BDP ise %4.16 oy alarak dördüncü sıraya yerleşmişti. İlk dördü takiben ise SAADET (Saadet Partisi) %2.56 oy almış, HDP’de %2.01 oy almıştı.
Seçimin sonuçlarına göre AK PARTİ beklenenin aksine bir çöküş yaşamamış hatta statükoyu korumayı başarmıştı. Erdoğan liderliğindeki hükümet ülkedeki belediyelerin büyük bir çoğunluğunu kazanarak yerini koruyabilmişti. Muhalefet partilerin hepsi oylarını yükseltmiş de olsa bu kazanımlar AK PARTİ iktidarını sarsacak ölçüde başarılı olmamış, muhalefetin beklentileri karşılanamamıştı.
2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi

2014 Yerel Seçimlerinden sonra tüm partilerin gündeminde Ağustos ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanı Seçimleri bulunuyordu. Türkiye tarihinde ilk defa halk oylamasına başvurarak bir Cumhurbaşkanı seçecekti. Ülkenin gündemi hemen bu gelecek önemli seçimle alakalı haberler ve tartışmalarla dolmuştu.
10 Ağustos 2014 günü olarak belirlenen seçimin ilk turu için herkes heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Seçim ilk turda sonuçlanmazsa ise ikinci tur için 24 Ağustos tarihi seçilmişti. Seçimlerle alakalı ilk tartışma Cumhurbaşkanı Gül’ün ikinci kez aday olup olmayacağı yönündeydi. Gül anayasa değişikliği öncesinde belirlenen 7 yıllık görev süresini doldurmaya hazırlanıyordu. Oysa ki değişen sistemle birlikte Cumhurbaşkanlığı görevi 5 yıl ile sınırlandırılmış ve her adaya 2 defa bu görevi alma imkanı tanımıştı. Gül’ün yeniden aday olması halinde toplam 12 yıl görev yapacak olması tartışmalara sebep olmuş, fakat Anayasa Mahkemesi Gül’ün adaylığının yasal olduğunu ilan etmişti.
Ülke Gül’ün adaylığını konuşurken AK PARTİ sıralarında farklı bir aday tartışılıyordu. Partinin kuruluşundan beri genel başkan olan ve 2003 yılından beri de Başbakanlık yapan Erdoğan Cumhurbaşkanlığı için adaylığını duyurmaya hazırlanıyordu. Bu hazırlık 1 Temmuz tarihine kadar sürmüş, Erdoğan’ın adaylığı ancak bu tarihte resmi olarak duyurulmuştu.
Muhalefet cephesinde ise farklı hesaplar yapılıyor, AK PARTİ’nin iktidarının sarsılması için planlamalar yapılıyordu. Son seçimlerin ardından CHP ve MHP Cumhurbaşkanlığı için çatı bir aday bulmayı değerlendirmiş, bu yönde ilerlemeye karar vermişlerdi. 16 Haziran tarihinde CHP lideri Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Bahçeli birlikte düzenledikler basın toplantısında Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çatı adayları olduğunu açıklamışlardı. İhsanoğlu 2004-2014 yılları arasında İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliği yapmış bir akademisyen olarak göze çarpıyordu. CHP-MHP ittifakı İhsanoğlu adaylığı sayesinde muhafazakar çevrelerden oy alacağını, dolayısıyla da Erdoğan’ın tabanından oy çalacağını düşünüyordu.
Bu süreç içerisinde yerini güçlendiren HDP ise çatı adaya destek vermeyeceklerini ilan etmişlerdi. HDP 30 Haziran tarihinde düzenlediği basın toplantısında seçim için adaylarının Selahattin Demirtaş olduğunu duyurmuşlardı. Demirtaş gittikçe yaşlanan siyasiler arasında genç bir sima olarak göze çarpıyor, çözüm sürecindeki aktif rolüyle de etkileyici bir profil çiziyordu.
10 Ağustos tarihine kadar propaganda çalışmaları devam etmiş ve ülkede hali hazırda kendini gösteren bölünmüşlük sosyal medya platfromları üzerinde yapılan tartışmalarla tekrar kendini göstermişti. Seçim hazırlıkları sırasında Başbakan Erdoğan’ın diğer adaylardan daha uzun süre boyunca devlet kanalı olan TRT’de ekrana çıkması diğer adaylar tarafından eleştirilmiş, adaletsizlik yapıldığı ifade edilmişti.
Seçim günü sandıklar açıldığında ise AK PARTİ ilk turda istediğini alabilmiş, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanını kendi sıralarından çıkarabilmişti. Recep Tayyip Erdoğan ilk turda toplam oyun %51.79’unu alarak kazanmıştı.
Çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu %38.44 oy almış, HDP’li Selahattin Demirtaş ise %9.76 oy alarak üçüncü sırada kalmıştı. Erdoğan’ın büyük bir farkla aldığı oy ikinci turun yapılmasını engellemişti. Erdoğan bu şekilde Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı olarak görevine başlayacak ve AK PARTİ liderliğini de bırakacaktı.
Erdoğan’dan boşalan koltuğun doldurulması için yapılan AK PARTİ 1. Olağanüstü Kongresi ise yeni liderin eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu olduğunu halka duyuracak, iktidarda yeni bir dönem başlayacaktı.
Kapanış
2015 senesi başlarken Türkiye yeni bir döneme giriş yapıyordu. Erdoğan artık başbakan değil, Cumhurbaşkanı olmuştu. AK PARTİ’nin yeni lideri Davutoğlu ise seçim hazırlığına başlamış, fakat iç karışıklıklar bu hazırlığın sekteye uğramasına sebep olmuştu. 2015-2016 dönemini inceleyeceğimiz gelecek sayıyı okumayı unutmayın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayıda iktidarın ılımlı siyasetten uzaklaşmaya başlamasını inceleyecek, ülke tarihinin ilk halk oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın görev başına gelişine tanık olacağız.
13 Eyl 2022

YAZARLAR

Arda Sirkeci
Editor-in-Chief at CDR

Parlamento
TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!
İLGİLİ OKUMALAR



