Yakın Geçmiş: Türkiye'nin Yeni Siyaseti

Öcalan’ın Yargılanması
Ecevit, seçimde sağladığı zaferi Öcalan’ın cezalandırılması ile taçlandırmak istiyor, PKK’nın bu şekilde de pasifize olacağına inanıyordu. Bu şekilde MHP lideri Devlet Bahçeli, ANAP lideri Mesut Yılmaz ve DSP lideri Ecevit’ten oluşan koalisyon Öcalan’ın yargılanması için süreci hızlandırma kararı aldı. Tüm Türkiye aylardır İmralı Cezaevi’ni izliyor, Öcalan’ın yargılanmasını heyecanla bekliyordu.
İmralı adası Öcalan’ın hapsedilmesi için özellikle tercih edilmiş, adanın yerleşim bölgelerine uzaklığı sayesinde Öcalan’ın linç edilmeyeceği düşünülmüştü. PKK liderinin yargılanması görevi ise Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesine (DGM) verilmişti. 18 Nisan günü sonuçlanan 1999 seçimlerinin ardından gündem tekrar Öcalan’a kaymış, bu atmosferde de duruşmanın başlangıç tarihi olarak 31 Mayıs 1999 günü belirlenmişti. Ülkenin dört bir yanında Öcalan’ın idamını bekleyen gruplar sokaklara dökülmüş, gergin bir bekleyiş Mayıs ayının sonuna kadar devam etmişti.
31 Mayıs günü geldiğinde ise herkes duruşma sonucunun kesin olduğuna inanıyor, vatandaşlar “idam” cezasının ne zaman duyurulacağını merak ediyorlardı. Bu atmosfer içerisinde kararın verildiği 29 Haziran 1999 tarihine kadar ülke heyecanlı bir şekilde TRT ve Anadolu Ajansı kaynaklarından haber bekledi. Beklenen karar açıklandığında ise ortalık karışmış, idam cezasının nasıl ve ne zaman verileceği tartışma konusu olmuştu. Öcalan’ın avukatları ölüm cezası ile sonuçlanmayacak bir madde üzerinden tekrar yargı talebinde bulunmuş, fakat Yargıtay idam cezasını onayarak bu yolun önünü kapamıştı. Kararın ertesinde ise yine aynı avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuş, AİHM de kararın adil olmasığı gerekçesi ile bozulmasını talep etmişti. Fakat Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri AİHM’in kararını taraflı bulduğunu ve kabul edilemez olduğunu ifade ederek bu yolu da kapatmıştı.
Bu olaylar neticesinde Öcalan belli olmayan bir tarihte idam edilmek üzere İmralı Cezaevi’ndeki kalışına başlamış, idam kararını duyan gruplar ise kısa sürecek bir zafer duygusuna kapılmıştı. Öcalan’ın idamı kesinleşmeyecek ve idam kararından mutluluk duyan vatandaşlar bu durumu hükümetin yetersizliği olarak yorumlayacaktı. 29 Haziran günü zaferlerini perçinleyen DSP-MHP-ANAP ittifakı cezanın yerine getirilmemesiyle gelecek seçimde halkın terazisine konacaklardı.

Yeni Yüzler
1999 seçimlerinden önce yaşanan 28 Şubat dönemi Türkiye’nin siyasi tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. 1995 seçimlerinde sandıktan birinci çıkan aşırı sağ Refah Partisi (RP) kapatılmış, RP’nin devamı olarak kurulan Fazilet Partisi (FP) ise yine RP gibi laik düzene tehdit oluşturduğu gerekçesiyle soruşturma altına alınmıştı. Geçmiş yıllarda RP lideri Erbakan’ın partisi yine kapatılmış fakat Erbakan siyasete yeniden atılmak için fırsat bulabilmişti. Öte yandan 2000’li yıllar Erbakan’ın siyasete daha güçlü geri dönüşüne değil, farklı bir grubun yükselmesine sebep olacaktı.
Erbakan “Milli Görüş” adı verilen aşırı sağ bir ideolojinin kurucusu idi. Erbakan’ın liderlik ettiği partiler milli görüşe uygun şekilde muhafazakar bir yapıda siyaset üretiyor, bu sebeple de ülkedeki laik kesimle sık sık tartışmaya giriyorlardı. RP’nin kapatılmasından önce ise parti içerisinde yeni bir grup filizlenmeye başlamıştı. Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği bu gruba “Yenilikçiler” deniyor, öncül kuşaklarından daha liberal bir çizgide siyaset yapmayı öneriyorlardı. Doksanlı yıllar içerisinde yavaş yavaş gücünü toplayan bu grup 1994-1998 yılları arasında Erdoğan’ı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı yapmayı dahi başarmışlardı.
Siyaset meydanında popülerliği her geçen gün artan Erdoğan RP’nin devamı olan FP’de de bu başarısını sürdürdü. Erdoğan diğer belediye başkanlarına kıyasla daha aktif bir siyaset yürütüyor, sık sık farklı illerde mitingler düzenliyordu. Erdoğan’ın nüfuzu kendisinden daha deneyimli olan eski RP’lileri aşıyor, Erdoğan siyasi yasağı bulunan Erbakan’dan ayrılmaya başlıyordu. FP’li Erdoğan 1997 senesinde Siirt ilinde miting kararı almış, bu miting sırasında da Ziya Gökalp’in “Asker Duası” adlı şiirinin değiştirilmiş bir versiyonunu okudu. Okunan dörtlük 28 Şubat havasını tekrardan estirmiş, Erdoğan hakkında soruşturma açılmasına sebep olmuştu. 1997 yılında okunan o dörtlük ise aşağıdaki gibiydi:
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, mü'minler asker
Bu ilâhi ordu dinimi bekler
Allahu Ekber, Allahu Ekber.”
Refah Partisinin kapatılmasına liderlik eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, bu olayın kayıtlarını Anayasa Mahkemesine ileterek Erdoğan’ın yargılanmasına giden yolu açmış, yükselişe geçmiş bir kariyerin hasar almasını sağlamıştı. Olayı takiben Erdoğan, “halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” iddiasıyla suçlu bulunmuştu. Erdoğan’ın duruşmadaki tutumu sebebiyle cezası indirilmiş fakat silinmemişti. Ayrıca aktif görevde bulunduğu belediye başkanlığını bırakmak durumunda kalmış, 26 Mart 1999 tarihinden 24 Temmuz 1999 tarihine kadar Pınarhisar Cezaevinde hükümlü olarak kalmıştı.
Erdoğan hükmünü tamamlayıp siyasete tekrar girdiği sırada ise Fazilet Partisi de kapatılma aşamasında bulunuyor, Erbakan’ın siyasal mirası çöküyordu. 2001 yılına gelindiğinde ise FP, RP ile aynı sebepten ötürü kapatılmış; ülkedeki sağ görüşlü seçmenler partisiz kalmıştı. Bu durumdan istifade eden eski FP üyeleri yeni parti çalışmalarına başlamış, fakat kapanan partinin içindeki gruplaşmalar sebebiyle bu çalışmalar iki yeni parti doğurmuştu. Bunlardan ilki Erbakan geleneğine sadık hareket eden milli görüşçülerin kurduğu Saadet Partisi (SAADET) idi. İkincisi ise başlarını Erdoğan ve Abdullah Gül’ün çektiği yenilikçiler grubunun kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) idi. SAADET Milli Selamet Partisi (MSP), RP ve FP geleneğinin bir devamı niteliğinde sağ görüşlü muhafazakar bir partiydi. Öte taraftan AK Parti ise neredeyse tamamen yeni yüzlerden oluşan daha liberal bir parti imajı çiziyordu.
AK Parti’nin siyasi spektrumda değerlendirmesi 2001 yılı içerisinde merkez sağda bulunuyor, parti laikliğe karşı daha yumuşak bir tutum sergileyeceğini iddia ediyordu. Parti lideri Erdoğan AK Parti’nin karakter odaklı bir parti olmadığını, ilkelere dayalı yenilikçi bir parti olduğunu halka duyuruyordu. Erdoğan hem hükümette bulunan hem de muhalefette bulunan siyasilerin yaşlandıklarını ifade ediyor, siyasete yeni kan gerektiğini kitlelere haykırıyordu. AK Parti her geçen gün büyüyor, içerisinden ayrıldığı Erbakan yanlılarını gölgede bırakıyordu.
Tüm bunlara ek olarak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 2000 yılı itibariyle görev süresini doldurmuş bulunuyordu. Yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Meclis, Ahmet Necdet Sezer’in göreve uygun olduğuna hükmetmişti. Sezer bu şekilde Türkiye siyasi tarihinde öncesinde Anayasa Mahkemesi başkanlığı yapmış biri olarak hem yürütmenin hem de yargının en üst kademesinde bulunan ilk isim olmuştu.
2002 Genel Seçimleri ve Yeni Jenerasyon Siyaset
Takvimler 2002 yılını gösterdiğinde ise DSP-MHP-ANAP koalisyonu ülkeyi bir krizin içerisinde yönetmeye uğraşıyordu. Önceki sene “11 Eylül” saldırısı gerçekleşmiş, Batı ülkeleri ABD önderliğinde terörle küresel bir mücadeleye girişmişti. Bu mücadele özellikle Türkiye ve çevre ülkelerinde çok ses getirmiş, bölgedeki karışıklıklar körüklenmişti. Tam da bu günlerde koalisyon hükümetinin lideri başbakan Ecevit rahatsızlanmış, bu durum da erken seçim tartışmalarını beraberinde getirmişti.
Koalisyon ortağı Bahçeli’nin yaptığı erken seçim çağrısı ile birlikte bu teklif Meclis gündemine hızla yol almış ve Meclisten büyük bir destekle geçmişti. Ülke yine bir erken seçime doğru ilerlemekteydi. Yapılacak olan seçim yine %10 barajının geçerli olduğu d’Hondt sistemi ile yapılacaktı. Seçimlerin başlangıç tarihi 7 Ağustos 2002 günü olarak belirlenmiş, fakat sandıklar ancak 3 Kasım tarihinde gümrüklerdeki oy verme işleminin tamamlanmasıyla açılabilmişti.
Aralarında yeni partilerin de bulunduğu 18 siyasi parti seçime girebilmiş, fakat Yüksek Seçim Kurulu partilerin hazırladığı listelerdeki 60 ismin seçime katılmasına izin vermemişti. Bu isimler hem sağ hem sol partiler içerisinde bulunuyor, YSK sorunlu bulduğu kişilerin Mecliste söz sahibi olmasını istemiyordu. Bu 60 isme ek olaraksa dönemin en popüler partisinin genel başkanı Erdoğan da siyasi yasaklardan ötürü seçimlere katılamıyordu.
Sandıklar açıldığında ise Türkiye çok partili sisteme geçtiği yıl olan 1946’dan beri görmediği bir sonuca tanıklık ediyordu. Daha bir yıl öncesinde kurulan AK Parti tüm beklentileri aşmış ve toplam oyun %34,28’ini alarak sandıktan birinci çıkmıştı. AK Parti’yi Deniz Baykal’ın Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) takip etmiş ve oyların %19,39’unu almıştı. Bu seçimin ilginç noktasıysa %10’luk barajı geçen partilerin sadece AK Parti ve CHP’den ibaret olmasıydı. Meclisin iki partiye dağıtılması daha önce sadece 1946-1950 döneminde yaşanmış, CHP ve Demokrat Parti bu aralıkta tüm sandalyeleri paylaşmışlardı. 2002’deki dağılımda ise AK Parti 363 vekil ile Meclis yolunu tutmuş, CHP ise 178 vekil ile tek muhalefet olarak AK Parti’yi takip etmişti. Bu durum seçimde kullanılan oyların %46,33’ünün Meclise girememesini göstermişti.
Doksanlı yılların en popüler siyasileri ise büyük bir hezimet yaşamış, 2002 seçimleri eski siyasileri adeta silmişti. 1999-2002 arası ülkeyi yöneten DSP-ANAP-MHP koalisyonu seçmen tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmıştı. Ecevit’in DSP’si %21’e yakın oy kaybı yaşayarak sadece %1,22 oy alabilmişti. Kıbrıs Fatihi’nin siyaset hayatı seçmen nezdinde son bulmuş, merkez sol seçmenleri ise CHP’ye kaybedilmişti. ANAP lideri Yılmaz ise Ecevit gibi yenilgiye uğramış %8 civarında oy kaybederek %5,13 oy alabilmişti. Koalisyonun son partneri MHP ise oylarınında %9,62’lik bir düşüş yaşamış ve %8,36 oy alarak baraj altında kalmıştı. Bahçeli ne kadar hezimete uğramış olsa da partisini baraj yakınında tutabilmişti.
Sandıktan üçüncü sırada çıkan parti ise Doğru Yol Partisi (DYP) idi. Çiller’in partisi %2,47 oy kaybı yaşayarak %9,54 oy almış, çok küçük bir fark ile Meclis dışında kalmıştı. DYP kurmayları şaşkın ve sinirliydi. Bu beklenmeyen mağlubiyet baraj altında kalan büyük partilerin hepsinde olduğu gibi çatlaklara sebep olacaktı. Merkezin sağından seçime katılan son büyük parti ise SAADET idi. Erbakan etkisinde ve Recai Kutay liderliğindeki parti inanılmaz bir mağlubiyet yaşamış, kendilerinden ayrılan bir grubun iktidarı mutlak çoğunlukla ele geçirmesini izlemişlerdi. Seçim sonuçları bakımından ise durum SAADET için daha da beterdi. Parti toplam oyun sadece %2,49’unu almış, seçmenlerinin neredeyse hepsini AK Parti’ye kaptırmışlardı. Erbakan bu şekilde siyaset meydanından öğrencisi tarafından silinmeye başlanmıştı.
Seçime küçük sol partilerle işbirliğine girerek hazırlanan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ise oylarını yükselterek %6,22 seviyesine ulaşmış, fakat barajın altında kalmıştı. DEHAP kuruluşu ve amaçları itibariyle Kürt vatandaşların temsil edilmesi geleneğinin bir parçasıydı. Siyasi spektrumun solunda kalan partinin oylarını yükseltmesi Meclise girmelerine yetmemiş, parti istediği temsili sağlayamamıştı. Bir diğer sol parti içinse seçim sonuçları daha kötü durumdaydı. Türkiye Komünist Partisi (TKP) oyların sadece %0,19’unu alabilmiş, seçime giren partiler arasında en alt sırada sandıktan çıkmıştı. Fakat TKP’nin seçime katılabilmesi bile Türkiye siyaseti için önemliydi. Türkiye tarihinde ilk defa isminde “komünist” kelimesinin geçtiği bir partiyi seçimlerde aktif görmüştü.
Seçimin bir diğer ayağı ise muhafazakar olmayan liberal çizgideki partilerdi. Liderliğini Cem Uzan’ın yaptığı Genç Parti (GENÇPARTİ), hiçbir siyasi geleneğe uymamasına rağmen toplam oyun %7,25’ini alarak büyük bir başarıya imza atmıştı. Meclise girememesine rağmen GENÇPARTİ, bir geçmiş sunmadan fazla sayıda seçmeni kendi saflarına çekebilmişti. Bu çizgide bulunan bir diğer parti ise Besim Tibuk’un liderliğini yaptığı Liberal Demokrat Parti (LDP) idi. Klasik liberal görüşü savunan bu merkez partisi seçimlerde çok bir başarı sağlayamasa da aldığı %0,28’lik oy Türkiye’de çok varolamamış bu görüşlerin de temsil edilmeye çalışıldığını kanıtlıyordu.
Seçimlerden zaferle ayrılan AK Parti, Meclis içerisinde mutlak bir çoğunluğa sahip olmuştu. Bu çoğunluk gelecek yıllarda kendilerine yasama ve yürütme süreçlerini kendi istekleri doğrultusunda kontrol edebilmelerini sağlayacaktı. Seçim sonucunda ise siyasi yasağı bulunmasından ötürü partinin genel başkanı Erdoğan hükümet kurma görevini alamamış, bu görev partinin genel başkan yardımcısı olan Abdullah Gül’e verilmişti.

AK Parti’nin İlk Dönemi
AK Parti iktidarı devraldığında ise ortada garipsenecek bir durum söz konusuydu. Hükümetin başı resmiyette Gül iken AK Parti’nin genel başkanı Erdoğan bir devlet statüsüne sahip olmadan diğer devlet başkanlarıyla görüşüyordu. Bu durum sıkça diğer partiler tarafından eleştiriliyor, Erdoğan’ın vekil bile olmamasına rağmen ülkeyi yönettiği söyleniyordu.
Bu atmosfer Siirt ilindeki seçimlerin düzgün yapılmaması sebebiyle iptal edilmesiyle yeni bir anlam kazandı. 2003 yılında tekrarlanacak Siirt seçimlerinde Erdoğan vekil seçilebilirse başbakanlık koltuğuna oturabilecek, hükümetin başındaki duruşu resmileşecekti. Bu imkanın sağlanması içinse yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor, dolayısıyla da Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması gerekiyordu. Yapılan görüşmeler sonucunda CHP AK Parti’ye destek verme karma almış, bu sekilde Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılması süreci hızlanmıştı.
9 Mart 2003 tarihinde yapılan Siirt seçimlerinde Erdoğan aday gösterilebilmiş, sandıklar tekrar açıldığında ise Siirt bölgesinden çıkacak 3 vekilin hepsi AK Parti tarafından kazanılmıştı. Bu koşulların sağlanmasıyla da Başbakan Gül istifasını Cumhurbaşkanı Sezer’e sunmuş, Erdoğan hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. AK Parti artık tam anlamıyla iktidarın tek sahibi olmuş, fazlaca eleştirilen hükümetteki iki başlı durum çözümlenmişti.
İlk yıllarında imajlarını “muhafazakar demokrat” olarak lanse eden parti, öncülleri olan Erbakancı partilerden daha ılımlı bir duruş sergiliyor, önceki hatalardan öğrenerek daha az ölçüde agresif çağrılarda bulunuyordu. Erdoğan’ın seçim öncesi iddialarının aksine parti her geçen gün daha karakter odaklı hale geliyor, Erdoğan’ın popülaritesi partiyi sürekli canlı tutuyordu.
AK Parti’nin ilk iktidar deneyimi önceki koalisyon hükümetlerinden efektiflik bazında ayrılıyor, tek başına iktidar olabilen parti Meclisteki çoğunluğu sayesinde bürokraside hızlı ilerlemeler kaydedebiliyordu. Ayrıca AK Parti bu dönem içerisinde gerçekleşen 2004 yerel seçimlerinde inanılmaz bir başarıya imza atmış 1750 belediyenin başkanlığını kazanmıştı. AK Parti’nin bu başarısı seçmenlerin artık koalisyondan yana olmadığını gösteriyor, uniterleşen partilerin daha başarılı olacağı bir döneme girilidğini kanıtlıyordu.
AK Parti hükümeti 2007 yılına kadar süren dönem içerisinde İMF borçlarının ödenmesi için uğraşmış, küresel çapta piyasaların rahatlaması ile birlikte Türkiye’nin de rahatlamaya başlaması seçmenleri sevindirmişti. AK Parti aşırı sağ bir gelenekten gelmesine rağmen bu ideolojiden daha ılımlı politakalar izlemişti.
2007 Krizi ve E-Muhtıra
2007 yılı yaklaştığında Cumhurbaşkanı Sezer’in görev süresi de bitiyordu. Bu durum içerisinde yerine geçecek kişinin kararı Mecliste tartışmalar yaratmış, AK Parti ve CHP arasında gerginliğin tırmanmasına sebebiyet vermişti. Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tura 361 vekil katılmış, oyların 357’sini Abdullah Gül almıştı. CHP vekilleri bu turun toplantı yeter sayısı olan 367 vekil ile yapılmadığı gerekçesi ile iptal edilmesi gerektiğini iddia etmiş, yasal süreçte iddiacıları haklı çıkarmıştı.
Yasal sürecin başladığı akşam ise beklenmedik bir olay yaşanmış, TSK resmi sitesi üzerinden bir açıklama metni yayınlanmıştı. Ordu tekrardan siyasete dahil olmuş, internet siteleri aracılığıyla seçilecek cumhurbaşkanının laik düzene sözde değil özde bağlı olmasını talep etmişti. Bu metin halkın genelinde muhtıra olarak yorumlanmıştı. AK Parti hükümeti ise ordunun bu olası müdahalesine karşı geri adım atmadan devam edecekleri açıklamasını yapmıştı.
Bu atmosfer AK Parti hükümetini Anayasal değişiklikler yapmaya itmiş, ordunun Cumhurbaşkanlığı makamına müdahil olamaması için çalışmalar başlatılmıştı. Seçimin ilk turunda yaşanan “367 problemi” de bu düzenlemelerle değiştirilmek isteniyordu. AK Parti hazırladığı teklife göre genel seçimler artık beş yılda bir değil dört yılda bir yapılacaktı. Toplantı yeter sayısı konusunda ise 367 kuralından tüm işlemler için geçerli olacak üçte bir çoğunluk kuralına geçiş sağlanacak, cumhurbaşkanları da artık Meclis tarafından değil halk tarafından iki turlu olacak şekilde seçilecekti. Bu yasal düzenleme ayrıca cumhurbaşkanlarının görev sürelerini 7 yıldan 5 yıla indirecek fakat iki dönem seçilmelerinin de önünü açacaktı.
Bu değişim paketi Meclise geldiğinde AK Parti’nin mutlak çoğunluğu sayesinde hızlıca onaylandı ve imzalanması için görev süresi dolmasına rağmen yerine birisi getirilemeyen Sezer’e gönderildi. Sezer paketi direkt olarak veto etmiş, paketin rejime zarar verebileceğini ifade etmişti. Meclise geri dönen paket tekrar onaylanarak Cumhurbaşkanı Sezer’e tekrar gönderilmiş, fakat Sezer’in ikinci bir veto yetkisine sahip olmadığı için Sezer paketi “Halk Oylamasına” götürme kararı almıştı. Sezer ayrıca paketin iptali için de Anayasa Mahkemesine başvurmuş fakat yargı AK Parti iktidarını haklı bularak paketin oylanmasına onay vermişti.
Tüm bunlar yaşanırken ise AK Parti iktidarı erken seçimlerin yapılacağını duyurmuş, YSK ile yapılan görüşmeler neticesinde de Temmuz ayı işaret edilmişti. Erdoğan ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yeni Meclis ile birlikte yapılacağını duyurmuştu. 2007 yılı ardı arkası kesilmeyen siyasi krizlere sahne olacaktı. Temmuz ayında erken seçim, sonrasında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve en sonunda ekim ayında da anayasa paketi oylanacaktı.
2007 Genel Seçimleri
22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacak seçimlerin öncesinde çok fazla faktör değişmişti. Bir dönemin büyük partileri olan ANAP ve DYP liderlerinin istifaları ile çatlamış ve güçsüzleşmişlerdi. ANAP bir takım değişimler geçirerek partisini yeniden formasyona sokmuş ve kısaltmasını da ANAVATAN olarak değiştirmişti. Fakat ANAVATAN YSK kuralları gereğince listelerini zamanında hazırlayamamış ve seçimlere katılamamıştı.
Öte yandan DYP ise büyük bir çöküş yaşamış, 2007 senesi geldiğinde Demokrat Merkez Partisi (DTP) ile birleşme kararı alarak yasal varlığını sonlandırmıştı. AK Parti’nin hızlı yükselişi Türkiye siyasetindeki dengeleri yerşnden oynatmıştı.
22 Temmuz günü oylar verilip, sandıklar açıldığında ise AK Parti yine birinci sırada çıkmış, iktidarı tek başına ele geçirmişti. AK Parti oylarını %12 civarında yükselterek %46,58 oy almıştı. İkinci parti olarak yine CHP gelmiş ve Baykal toplam %20,88 oy almıştı. Bu seçimde Bahçeli liderliğindeki MHP de barajı geçerek Meclise girebilmiş, toplam %14,27 oy almıştı. Üçüncü bir partinin Meclise girmesi ile birlikte hem AK Parti hem CHP oylarını artırmalarına rağmen sandalye kaybetmişlerdi. Bu durum barajı geçen partilere Meclisteki sandalyeler dolana kadar vekillik dağıtılması sebebiyle yaşanmış, MHP’nin Meclise girmesiyle 2002 yılındaki düzen bozulmuştu. Sırasıyla AK Parti 341, CHP 112 ve MHP 71 vekil ile Meclise girmişlerdi.
Barajın altında kalan partiler arasında ise baraj sınırına yaklaşabilen hiçbir parti olmamış, seçmenler oylarını barajı geçeceği daha kesin olan partilerden yana kullanmışlardı. Bu sonuçlar üzerinden AK Parti tekrardan tek başına iktidar koltuğuna oturmuş, Meclis hızlıca Cumhurbaşkanlığı seçimi hazırlıklarına girişmişti.
AK Parti’nin önerdiği ve halk tarafından oylanacak olan değişiklik paketi daha yürürlüğe girmekten uzak olduğu için yapılacak oylama Meclis tarafından gerçekleştirilecek ve eski kurallar baz alınarak yapılacaktı. Bu şekilde Ağustos ayına gelindiğinde oylamalar başlamış üçüncü tura kadar Gül yeterli oy sayısını alamamıştı. CHP üyeleri yapılan oylamayı protesto ediyor, AK Parti ise Gül’ün seçimi için baskıyı arttırıyordu. Bu koşullar altında MHP ile AK Parti arasında bir anlaşma sağlandı ve kurallar gereği üçüncü turda yeter sayısının 367 değil 276 olacağı oylamalar başladı. Bu turda Gül 339 oy alarak Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş ve akabinde görevine başlamıştı.

2007 yılının son siyasal krizi olan halk oylaması Ekim 2007 tarihinde yapılacaktı. Takvimler 21 Ekim’i gösterdiğinde halk oylaması başladı ve sonuçlar aynı gün açıklandı. AK Parti’nin desteklediği “evet” kanadı %68,95 oy ile kazanmış ve önerilenler düzenleme paketi kabul edilmişti. Bu paketin yasalaşmasıyla da Abdullah Gül Meclis tarafından seçilen son cumhurbaşkanı olarak tarihe geçecekti.
Kapanış
AK Parti iktidarı kurulduğu yılın hemen ardından iktidarı devralarak Türkiye siyasetinin akışını değiştirmiş, 2007 seçimlerinde de zaferini tazelemişti. Fakat AK Parti iktidarı yavaş yavaş muhafazakar kimliğini daha ileri koymaya başlamış, bu durum da ülkedeki güç sahibi laik kesimi harekete geçirmişti. Bu ortam içerisinde AK Parti tek başına iktidar olduğu dönemde kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. AK Parti’nin iktidarda olduğu süre boyunca geçirdiği değişimi inceleyeceğimiz gelecek sayımızı okumayı unutmayın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayıda siyasete atılan yeni yüzlerin yükselişini izleyecek, yıllar sonra bir partinin iktidara tek başına yükselişine tanık olacağız.
30 Ağu 2022

YAZARLAR

Arda Sirkeci
Editor-in-Chief at CDR

Parlamento
TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!
İLGİLİ OKUMALAR



