
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Son dönemlerde yalnızlıktan toplumsal bir kriz olarak bahsediliyor. Giderek daha izole olduğumuz, yakın ve sahici bağlar kurmanın daha zor olduğu ve günümüz hız kültürüne uygun şekilde sosyal ilişkilerin de tüketim biçimleri etrafında geçici bir niteliğe büründüğü bir dönemden geçiyoruz. İnsanlığın tarihte en çok iletişim aracına sahip olduğu bu dönemde ironik şekilde yalnızlık bir sosyal kriz hâline geldi. Bu zor ve hızlı zamanların sosyal ilişkileri nasıl dönüştürdüğüne yakından bakmamız gerekiyor.
Yalnızlık 19. Yüzyıla kadar bir duygudan ziyade bir çeşit eylem biçimini ifade eden bir kelimeydi. Belirli bir sınırın geçilmesi ya da şehrin dışına doğru yolculuk gibi daha çok seyyahlara has bir tek başınalık söz konusuydu. Dini ya da mahalli olarak da bir çeşit aforoza denk geliyordu. Çeşitli eylemler sonucu belirli bir topluluğun kural ve ahlak sınırlarını aşan kişilerin bir şekilde uzaklaştırıldığı ve tanrının inayetinden mahrum kaldığı bir durumu ifade ediyordu daha çok.
Dönüşen anlamlar
Ancak 19. yüzyılla birlikte her şey dönüştü. Modernite yalnızlığın dini ve mahalli biçimlerini aldı ve onu daha dünyevi bir yabancılaşma hissi ile buluşturdu. Endüstri devrimi ve kentleşmeyle birlikte yalnızlık, mahalli ilişkilerin zoraki bağlarından kopuk ve birbirine yabancı kalabalıklar arasında dolaşmaya başladı. Bu yabancılaşma felsefe ve edebiyat başta olmak üzere birçok alana kaynak oldu.
Örneğin varoluşçuluk dönüşen dünyayla birlikte bireyin mutlak yalnızlığına odaklanıp, ya onu kutsuyor ya da bunu telafi edilecek yolları arıyordu. Romanlar kalabalıklar arasında yalnız başına gezen bu kişinin dünyasına iniyor, ondan yine yalnız bırakılmış insanlığa daha yakından bakmak istiyordu.
Yine de hızlıca bahsetmek gerekirse yalnızlık 20. yüzyılda gündelik hayatın yaygın bir parçası değildi. Her ne kadar büyük savaşlar ve krizlerin patlak verdiği bu aşırılıklar çağı zorlu olsa da insanlar yeni ortaya çıkan dünyaya dair kolektif beklentiler etrafında harekete geçiyor, çağın ruhunu toplumsal bir zeminde yaşıyorlardı. Bu dönem, günümüzdeki bireycilik merkezli kültürün ilk izlerine sahip olsa da kamusal imkânlar da sonuna kadar zorlanıyordu. Ancak atomize bireyciliğin hakim olduğu günümüzde karşılaşma ve birliktelik imkânlarının giderek daha zorlaştığını görüyoruz.
Epidemik aşama
Sosyal izolasyon ve çeşitli sebeplerden kaynaklanan yalnızlık halleri giderek bir epidemiye dönüşüyor. Örneğin, son yapılan bir araştırmaya göre ABD’de 1990 yılından bu yana üçten az yakın arkadaşı olduğunu bildiren Amerikalıların oranı iki katına çıkarak %16’dan %32’e yükselmiş. Hiç yakın arkadaşı olmadığını bildirenlerin oranı ise %3'ten %12'ye çıkmış. Bu verilerin yanında çeşitli ülkelerde sosyal izolasyona karşı yeni politikalar geliştiriliyor ve bu durum yavaş yavaş hükümetlerin problem skalasında üst sıralara çıkmaya başladı.
Uzun süredir öznellik, sınırsız rekabet ortamında tek başına mücadele vermesi gereken ve uçurumun kenarında çabalayan bir varlık olarak tahayyül ediliyor. Bir başınalık yüceltiliyor ve bu doğal bir varoluş koşulu gibi sunuluyor. Yazar Johan Hari’nin dediği gibi bu kopuş günümüzde saf bir gerçeklik olarak algılanıyor. Gerçekçi bağların yerini, fırsatlar dünyasındaki mücadeleci benlik aldığı için de yalnızlık bu mücadelenin ideal bir stratejisi olarak değerlendiriliyor.
Biricik benliğin etrafında
Ayrıca kültürel ürünlerde de kimi zaman estetize edilen yalnızlığın okşadığı “biricik benlik” gerçek dünyanın sahici karşılaşmalarını kırılganlaştırıp, sığ bir “ben ve diğerleri” anlatısını besliyor. Fakat bu anlatı biçiminin gizlediği birçok şeyin yanında yol açtığı birçok olumsuz çıktı mevcut. Yalnızlığın idealleştirildiği, insanın da bu mücadele biçiminin içine hapsedildiği koşullarda, bu durum olumsuz koşulları çok daha şiddetli bir şekilde yaşamaya sebep olabiliyor. Mücadele eksenli bir yaşamın içinde sekteye uğrayan serüven, çaresizliği derinleştirip her türlü toparlanma ihtimalini daha da zorlaştırıyor.
20. Yüzyılın her türden buluşma alanı olan kamusal alan konsepti de tüm bu süreçlerin sonunda daha fazla silikleşiyor. Kendi küçük alanlarımıza sıkışırken, başkasına bakmak ve dinlemek de zorlaşıyor. Nitekim empati yoksunluğunun açabileceği sosyal krizlerin mahiyetinden bahsetmeye gerek bile yok. İnternet ortamında iletişim kurma yetisi körelmiş, yalnızlaşmış ve bunun sonucunda kriz dönemlerindeki doğal öfkesini toplumsal olarak zararlı sonuçları olabilecek kanallara ileten birçok örnekle karşılaşıyoruz.
Hikâyenin bir başka cephesi de var. Süren enflasyon ortamında, giderek temel ihtiyaçlara sahip olma çabası etrafında şekillenen gündelik hayat, yeni karşılaşma imkânlarını daha fazla engelliyor. Basit sosyal ilişki formları nadir gerçekleşen biçimlere bürünüyorlar ve hatta bir yük olarak hissedilebiliyor. Örneğin Birleşik Krallık’ta Co-op Vakfı’nın 2000 kişi ile gerçekleştirdiği ankete göre yaşları 10-25 arasında değişen insanların büyük çoğunluğu yalnız hissediyor. Bu çoğunluğun yarısından fazlası ise parasızlığı gerekçe gösteriyor.
Bağları yeniden hatırlamak
Bu durumun Türkiye’de bir epidemiye dönüştüğünü söyleyebileceğimiz verilere henüz sahip değiliz. Ancak bize sürekli kendimize dönmemiz, kendimize bakmamız yönünde telkinler veren anlatıların giderek popülerleştiği ve psikolojinin sahasını ele geçirdiği bir düzlemde, sahici ortaklık ve bağlara hiç olmadığımız kadar ihtiyacımızın olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Özellikle mental sorunların da kolektif bir şekilde yayıldığı günümüzde, sosyal izolasyonun yıkıcı ve bir şekilde çaresizliğe sevk eden tarafını hiç olmadığı kadar ciddiye almak gerekiyor. Dolayısıyla kuvvetli bağlar kurabilmenin sınırlarını yeniden gözetmek, iyi bir başlangıç olabilir.
Kusurlarıyla birlikte ortaklık hissedebileceğimiz, kendi küçük dünyamızın sınırlarını zorlayan ve küçük beklentilerin ötesinde beraberlik duygusunu çağın bireycilik ile donatılmış baskın değerlerine rağmen sürdürmekte ısrar eden bağları korumanın gücünü yeniden keşfetmek lazım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.




