Yastayım, Hiç Kimse Bilmiyor

Kabul Var Ama Ne Eksik?
Yastayım, Hiç Kimse Bilmiyor

Eskiden yas tutmak dendiğinde, ölüm gelirdi sadece akıllara. Bir kişinin kaybı, yasa sürüklerdi sevdiklerini. Artık psikoloji ile uğraşmayanlarımız dahi biliyoruz ki, günümüzde yas sadece ölüme dair değil.

Her insan yaşamın doğal akışın içinde bir çok kayıp tehdidi ve kayıpla karşılaşmaktadır. Kayıp sadece ölüm olarak düşünülmemektedir. Sevilen birinin kaybı, yakın bir ilişkinin sona ermesi, organ kaybı, iş kaybı ve vatan, bağımsızlık, bir ideal gibi düşünsel-soyut bazı değerlerin kaybı örnek verilebilir.” demiş, akademisyen Anjelika Huseyinzade Şimşek, Richard Gross tarafından yazılan ‘Yası Anlamak – Giriş’ kitabına ilişkin makalesinde.

Yas belki de, farkında olsak da olmasak da, yaşamlarımızda karşılaşmış olduğumuz kayıplara ilişkin olarak verdiğimiz tepki oluverdi. Sadece bireysel yaşamlarımızdan çıkıp, mahallesel,  şehirsel, ülkesel ve evrensel kayıplara karşı içimizde kıpraşan ve kaynayan bir şeyler var. Bu kayıpların bizi getirdiği yer o derin yas süreci olabilir miydi? Evrensel bir kayıp süreci, bireysel yas süreçlerimizin önüne geçebilir miydi?

İsviçreli psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross’un sonradan çok popüler olan teorisine göre, yasın beş evresinin; inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme süreçleri olduğu, yaşanılan üzücü olaylarda insanların bu aşamalardan geçtiği varsayılıyor. Uzmanlık alanım olmadığından, bunları kendi algı merceğimden, yalın bir şekilde sunmaya çalışacağım. 

İnkar evresi, kayıp haberini aldıktan sonra başlayan bir evre. Ya da üzücü haberle ilk karşılaşılan an ve devamı. Bu evrede, durumu kabullenmeme, reddetme gibi durumlar görülebiliyor. Bu evrenin yaşanması için bile, bir nebze farkındalıkta olmak gerekiyor sanırım, yoksa zaten haberi bile algılayamaz halde olmak söz konusu. Yani zihin durumun farkında, ama bir şekilde kendi savunma mekanizmalarını çalıştırarak normal yaşantısına devam etmek istiyor. 

İkinci evrede kızgınlık, yani öfke süreci başlıyor. Bir olay var, bu olay hoşuma gitmedi, beni üzdü, kırdı, vs. Bu noktada öfkeleniyorum, kızmaya başlıyorum. Bireysel ölçekte bu öfke, gözlemlediğim kadarıyla; ölüm halinde kusurlu gördüklerimize karşı; sevilen birinin hayatımızdan uzaklaşması halinde, uzaklaşma tercihini yapan kişiye karşı veya kendi kararlarımızla yaşadığımız kayıplar halinde kendimize karşı olabiliyor. Yeni yeni aşina olduğumuz ve elimizde olmayan evrensel ölçekteki olaylar nezdinde de sorumlu olduğunu düşündüklerimize karşı yönelebiliyor öfkemiz.

Bir sonraki evre, ihtimalleri düşünme, pazarlık aşaması olarak nitelendirilmiş. Bu noktada artık olayın gerçekliğini kabul ediyoruz. Kızgınlığımızla da barışıyoruz ve ihtimalleri düşünmeye başlıyoruz. Şöyle olsaydı böyle olurdu…Bu yapılsaydı, sonuç farklı olurdu… Bunlar ve benzerleri zihnimizde dönüp durmaya başlıyor. Yaşanan olaylar zihnimizde dönüyor da dönüyor, sürekli perdede farklı senaryo oynuyor. Zannediyorum bunu pek çoğumuz hayatımızın herhangi bir aşamasında fark etmişizdir. Sürekli düşündükçe ve farklı ihtimalleri göz önünde bulundurdukça bir sonraki aşama olan depresyona doğru hızlı bir ilerleme başlıyor. 

Depresyon aşaması, artık yorgun düştüğümüz aşama gibi. Burada mutlaka ağır bir depresyon halini ifade ettiğimizi düşünmüyorum ama sürecin bu evresi de tanıdık geliyor. Yorgunluk, ağlama, derin üzüntü ve uyku bozulmaları...Tüm bunların üzerine de doğal olarak enerji kaybı ve hayata karşı isteksizlik. 

Son olarak kabullenme evresi geliyor. Her şeyin bir sonu olduğu gibi, yas sürecinin de bir nihai noktası mevcut. Kabullenme evresinde artık mevcut duruma alışma hali başlıyor, normal hayat akışına uyum sağlanıyor. Halen üzgün hissetmek, kaybedilen kişiye ya da düzene özlem duymak mümkün bu evrede. Ancak bu artık günlük yaşantımızı etkilemiyor ve her ne olduysa, o durumun altından kalkabileceğimizin farkına varıyoruz.

Tüm bu evrelerin her birinin eşit sürelerde yaşanacağı gibi bir iddia yok. Herkes için her evre de söz konusu olmayabilir, ancak yas sürecine dair genel çerçeve bu şekilde. 

Yas ve Yas Tutmak” adlı kitabı yazan David Kessler, tüm bu bahsettiğimiz evrelerin koronavirüs salgını sürecine de uygulanabileceğini söylüyordu. Kendisinin Harvard Business Review dergisine verdiği mülakat bu anlamda, halen içinde olduğumuz bu kriz dönemine bir anlam bulmaya çalışanlar için önemli bir kaynak olarak görülüyor. Bu mülakatta Kessel bu evreleri pandemi sürecinde şu şekilde uygulamış:

"Çok erken dile getirdiğimiz bir inkar mevcut: Bu virüs bizi etkilemeyecek. Öfke var: Evde kalmamı ve aktivitelerimi elimden alıyorsun. Pazarlık var: Tamam, iki hafta sosyal mesafe koyarsam her şey daha iyi olacak, değil mi? Üzüntü var: Bunun ne zaman biteceğini bilmiyorum. Ve sonunda kabul var. Bu gerçek bir durum; Nasıl devam edeceğimi bulmalıyım.

Tahmin edilebileceği gibi güç, kabullenmede yatıyor. Kontrolü kabullenmede bulabileceğimizi düşünüyoruz. Ellerimi yıkayabilirim. Güvenli bir sosyal mesafeyi koruyabilirim. Sanal ortamda nasıl çalışılacağını öğrenebilirim.”

Ben kendi düzenime baktığımda, şu an artık her şeyi normalleştirmiş ve kabullenmiş olsam da, benzer evrelerden geçtiğimi fark ediyorum. Bu süreçte yoga pratiğime ve meditasyonuma güvenmenin beni kabullenme anlamında çokça desteklediğini de söylemekten memnuniyet duyuyorum. Hatta pandemi süreci öncesi yaşamış olduğum farklı bir kaybın yasına ilişkin bazı evrelerle de üst üste gelen yas evreleri olduğunu idrak edebiliyorum. Bu da beni, yas evrelerinin iç içe geçebileceğini anlamaya yöneltiyor. 

Şimdilerdeyse, bu evrensel uzun süreli ziyaretçimiz koronovirüs yasının da ötesine geçtiğimizi algılamaya başladığımız bir dönemdeyiz ve hayatımıza bir de ekolojik yas giriverdi. Bu çok yeni bir kavram değil elbette. Türkiye özelinde, üst üste gelen deprem, sel, yangın, göç gibi olaylar birbiri ardına gündeme düşerek, zaten sarsılmış dengeleri iyice altüst etti. Ekolojik yas süreçlerini uzmanlar değerlendirmeye devam ediyorlar. 

Benim şu kısa sürede yaşadıklarımıza dair gözlemimden geriye kalanlar ise bir inkar, öfke, ihtimaller değerlendirmesi ve üzüntü yığını. Az çok hepimiz bunları yaptık, yapıyoruz. Bunun üzerine bir de, kolektif anlamda üzüntü verici olayın içine ne kadar dahil olunup, ne kadar olunmadığına ilişkin ortaya çıkarılan ikincil bir öfke evresi oluştuğunu da hayret ve merakla izliyorum. En çok ben üzüldüm, hayır en çok ben öfkelendim, hayır hayır en çok ben araştırdım ve önlem aldım, yardım yaptım gibi, birimizi diğerimizden daha ileriye götürmeyecek ve götürmeyeceğini anladığımızda da kendi ruhumuzu yorduğumuzla kalacağımız lüzumsuz hareketler bütünü takıldı gözüme. Gerçekten ne yapmaya çalışıyoruz ve neye hizmet ediyor tüm bu ağzımızdan çıkanlar diye sormak istiyorum. Kendi yas sürecimizi bir an önce tamamlayıp kabul evresine geçmeye mi? 

The New York Times yazarlarından Richard Schiffman’ın Ekolojik Yasın Beş Evresi başlıklı bir makalesinde beni çok etkileyen bir kısım var, sizlerle de paylaşmak istedim:

Titanik filmini hatırlıyor musun? Büyük bir sarsıntı oldu ve tekne buzdağına çarptığında ışıklar bir anlığına söndü. Ancak birkaç dakika sonra geminin balo salonundaki kusursuz giyimli yolcular soğukkanlılıklarını toparladılar ve dans etmeye devam ettiler.

Biz de o yolcular gibiyiz. Hala dans ediyoruz. Ekosistemin ve endüstriyel ekonomimizin gemisi hala yüzüyor. Denizin makine dairesine döküldüğü su hattının altındaki devasa yarığı henüz görmüyoruz. Ama kendini kandırma. Hala büyük ölçüde su seviyesinin altında ve görüş alanı dışındaysa, hasar onarılamaz.” 

Nasıl hissettiniz? Titanik filmi tam ergen yaşlarıma denk geldiği için defalarca izlediğimden, bende bu sahnenin oldukça yeri var. Gerçekten de tüm bu delilikler içinde hayatımıza devam ediyoruz, elimizden gelen şeyleri yapmaya çalışarak, bir şey yapmadığını düşündüklerimize (varsaydıklarımıza) öfkelenerek ilerlemeye çalışıyoruz. Peki ne yapalım, neyi değiştirelim ya da dönüştürelim? Bunların önemli sorular olduğunun farkındayım. İnanıyorum ki, her kayıp, her acı bizlerin kendimizi değiştirmek ve geliştirmek için bir fırsat sunuyor. 

Schiffman’a dönelim tekrar. Makalesinin devamında şöyle diyor: 

Günün sonunda yeni teknolojiler, yasalar ve hatta daha sürdürülebilir yaşam biçimleri tarafından kurtarılmayacağız. Yaklaşan fırtınayı atlatmayı başarırsak, bunun nedeni içimizde daha süptil ama daha da güçlü bir şeyin dönüşmüş olmasıdır. Bu daha süptil şeye “bilinç” diyebilirdik, ancak bu onu çok entelektüel gösterir; ona "ruh" diyebilirdik ki bu da kulağa ruhsal ve uhrevi gibi gelebilirdi. "Kalp" kelimesini zaten kullandık ama bahsettiğimiz şeyin ham duygu veya duygusallıkla pek ilgisi yok.

Belki de bunu ifade etmenin daha iyi bir yolu, değişmesi gereken bu şeye “hikayemizi” demek olabilir. Kim olduğumuz, dünyanın ne olduğu ve ona nasıl ayrılmaz bir şekilde bağlı olduğumuz hakkında farklı bir hikaye bulmamız gerekiyor. İnsanların doğaya hükmetmek, dünyanın canlı bedeninden mümkün olan maksimum ekonomik kazancı elde etmek için burada olduğumuzu söyleyemeyiz artık. Para biriktirmekten ve en yeni yüksek teknolojiden tamamen farklı bir başarı ölçüsüne ihtiyacımız var. Hepsinden önemlisi, yeni bir mutluluk anlayışına ve ona nasıl ulaşılacağına ihtiyacımız var.

Hikayemiz değiştiğinde, değerlerimiz değiştiğinde, yeryüzünde daha hafif yaşamaya başlarız. Daha hafif yaşadığımızda, dünya yavaş yavaş toparlanmaya başlar. Bu yeni hikayeye nasıl ulaşacağımızdan emin değilim. Ancak eski hikayenin işe yaramadığını kabul etmek gerekli ilk adımdır.

Nasıl geliyor kulağa hikayemizi değiştirmek? Daha hafif yaşamak? Ne dersiniz? Olur mu? Belki de kabul etmemiz gereken bu yaşananların gerçekliğinden ziyade, mevcut hikayemizin gerçekdışılığı olabilir mi? 

Sevdiklerinin zamansız ve erken ölümlerinden dolayı hayatı kısa olarak değerlendiren Cemal Süreya’nın “Yeni Yaprak” dergisinde 1989 Ocak ayında yayımlanan “Kısa” şiiriyle bitirelim: 

Hayat kısa, 

Kuşlar uçuyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İçimdeki Dünyaİçimdeki Dünya

BÜLTEN SAYISI

AĞUSTOS ' 2

Biliyorum, kolay değil yaşamak!

25 Ağu 2021

AĞUSTOS ' 2

YAZARLAR

İçimdeki Dünya

İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR